Ayın kitap önerileri arasında Peyami Safa’dan “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”, Samuel Beckett’ten “Godot’yu Beklerken” ve Jack London’dan “Beyaz Diş” de var.

kitap önerileri

Ergun Kocabıyık – Aynadaki Narkissos

Murat Gülsoy’un önerdiği kitaplardan biri olan ‘’Aynadaki Narkissos’’, yüz ve uzuvlarını hem gerçek hem de sembolik anlamlarıyla irdelerken bu bağlamda ayna, benlik, rüya, tasavvuf ve aşk gibi konulara da değiniyor. Akademik bir kitap olmasına rağmen kolay okunuyor çünkü hem çok akıcı hem de merak uyandırıcı. Bunların yanı sıra yazar, çeşitli resim ve fotoğraflarla anlatımını güçlendirmiş. Her gün kaç kere aynaya, kaç kere birbirimizin yüzüne bakıyoruz ama elbette bunları düşünmüyoruz hatta yazılan birçok şey aklımızın ucundan dahi geçmemiştir. Tam da bu yüzden çok ilgi çekici, okuyanı etkileyen, çok özgün bir kitap olduğunu düşünüyorum.

Michel Foucault – Doğruyu Söylemek

Kitapta, adından da anlaşıldığı gibi, doğruyu söylemek ve doğruyu söyleyen üzerine edebi ve felsefi düşünceler paylaşılıyor. Bu sözcüklerin kullanımında zaman içerisindeki değişimi de çok ilgi çekici. Zira özellikle eski devirlerde bu sözcükler üzerine çok düşünülüp, çok yazılmış. Foucault’nun doğruyu söylemek ve doğruyu söyleyen kişinin özelliklerini nasıl betimlediğini kabaca yazmam gerekirse; ona göre, doğruyu söylemek kendinden mevkice yüksel ve güçlü birine canı pahasına da olsa, hiçbir kaygı gütmeden doğruyu dile getirebilmektir. Dolayısıyla doğruyu söyleyen kişi, cesur olmakla birlikte konuşmaktaki amacı ancak ve ancak doğruyu göstermek olmalıdır. Daha ne demeli?

Ayfer Tunç – Mağara Arkadaşları

Kitap, Ayfer Tunç’un sekiz öyküsünden oluşuyor. Bu öyküler birbirinden bağımsız olsa da hepsinin ortak paydası yalnızlık. Genel olarak baktığımda kitabı çok beğendiğimi söyleyemem ama öyküleri şöyle bir tek tek aklımdan geçirdiğimde bazısını çok beğenirken, bazısını hiç sevemedim. Sekiz öykünün içinde en beğendiğim ise ‘’Ses Tutsağı’’ydı. Bana göre Ayfer Tunç’un hiçbir öykü kitabı, ‘’Taş Kağıt Makas’’ın ve içindeki öykülerin önüne geçemiyor. Oradakiler bir başkaydı…

Romain Gary – Cennetin Kökleri

Romanın kahramanı Morel, iki yılını toplama kampında geçirirken, yaşadığı ve gördüğü insanlık dışı olaylara filleri hayal ederek dayanabilmiştir. Bu yüzden de savaş bittikten sonra Afrika’ya giderek, onlara olan borcunu ödemek için fillerin korunması adına imza toplamaya başlar. Gazetecilerden papazlara, fil avcılarından diplomatlara herkesin kapısını aşındırıyor, mücadelesinden hiçbir zaman vazgeçmiyor. Önsöz’de de denildiği gibi Morel adeta bir Don Quiote bu kitapta… Gary’nin diğer kitaplarında olduğu gibi trajikomik diyaloglar ve hüzün öne çıkıyor. Çok dokunaklı, çok hüzünlü ve şaşırtıcı derecede aydınlatıcı bir kitaptı. Fildişinden yapılmış birkaç obje hayatımızda olmasa da yaşarız yani… Hem de daha huzurlu…

Murat Gülsoy – Bu Filmin Kötü Adamı Benim

Murat Gülsoy’un üç anlatıcılı ve iki bölümden oluşan kitabı ‘’Yunus Nadi Edebiyat Ödülü’’ne sahip. Önder ve Defne genç bir çifttir. İstanbul’daki hayatlarını bırakıp Datça’ya taşınırlar. Önder kitap yazmaya karar verip daha bireysel bir hayat sürmeye başlar ancak Defne bu durumdan rahatsızdır zira onun isteği daha renkli bir yaşamdır. Önder’in mutsuz evliliğini kurtarma çabaları, kitabını yazarken sürekli karşısına çıkan babası ve kitabını yazma kaygısı… Romanın bazı yerlerinde Önder’in yazdığı kitaptan alıntılar da paylaşılıyor. ‘’Bu Filmin Kötü Adamı Benim’’in çok katmanlı bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Kitabı akıcı buldum ama çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Teknik ve kullanılan yöntemler, katmanlar arasındaki yumuşak geçişler ve okurken kitaptan kopmuyor olmam önemliydi tabii.

Soren Kierkegaard – Tanrıya İhtiyaç Duymak

Kierkegaard bu kitabında, Tanrı, din, inanç ve davranışlar hakkında fikirlerini paylaşıyor. Kitap beş ana başlıktan oluşuyor. Bunlar; Tanrı’nın Davası Yoktur, Hakikat ve İçe Dönüklüğün Tutkusu, Sevginin İşleri, Kaygı ve Çilenin Müjdesi, Hristiyan Çarpışmaları. Kitapta yazılanlar elbette Hristiyan Dini bağlamında ancak sadece inanç olarak da okunup, düşünülecek fikirler mevcut. Kitaptaki çoğu şey zaten bilinen, çoğu insanın düşünüp irdelediği şeyler olsa da bir felsefecinin cümlelerinden okumak daha etkileyici hatta kalıcı olabiliyor. Öte yandan bir felsefe kitabı olması dolayısıyla eleştirilir kısımlar da var tabii. ‘’Tekerrür’’deki zorlanmadan sonra ‘’Tanrı’ya İhtiyaç Duymak’’ı keyifle ve kolayca okuduğumu söylemekten de büyük mutluluk duyduğumu belirtmek isterim.

Peyami Safa – Dokuzuncu Hariciye Koğuşu

Romanlarında ruhsal betimlemelerle öne çıkan Peyami Safa, bu kez de bacağındaki hastalıktan mustarip, annesiyle birlikte fakir bir hayat yaşayan on beş yaşındaki çocuğun hikayesini anlatıyor. İyileşmesi için sakin bir hayat yaşaması gerekirken, bir de paşanın kızına aşık olması duygularını allak bullak eder. Gencecik yaşında hissettiği duygular ve bunalımları, yazar tarafından etkileyici bir biçimde anlatılıyor. Yazarın en beğendiğim kitabı olmasa da elimden bırakmadan okudum. Anlatımın akıcı olmasının yanı sıra uzun zamandır Türk Klasikleri’nden okumadığım için de hoşuma gitti sanıyorum. Keşke 15-20 sene evvel okusaymışım.

Jack London – Beyaz Diş

London bu sefer de, doğduğu mağaradan çıkıp hayata atılan ve hayatta kalmak için çetin şartlarla mücadele eden Beyaz Diş’in hikayesini anlatıyor. Vahşi hayat, dostluk ve yaşam savaşının konu edildiği kitap harikaydı ama ben yine ve maalesef 15-20 sene kadar rötarlı okudum! Yazar, bir kurdun yaşadıklarını o kadar güzel anlatmış, evcilleşme sürecine o kadar güzel değinmiş ki, herhalde daha vakitli okusaydım sadece beğenmez, hikayedeki her satırı bire bir yaşardım.

Ayşe Topbaş – Hoşçakal Ortadoğu

Kudüs’ten Amman’a, Halep’ten Beyrut’a, İsfahan’dan Muskat’a uzanan ve Yemen’deki Hadramut Vadisi’nde son bulan, fotoğraflarla bezenmiş keyifli bir gezi kitabı ‘’Hoşçakal Ortadoğu’’…  Yazar, sadece gezip gördüğü yerleri değil, o yerlerin ona çağrıştırdıklarını da satırlara dökmüş, son kısımda ise çektiği fotoğrafları okuyucusuyla paylaşmış. Kitaptaki hemen her yer gitmek, görmek istediğim yerlerdi ancak son yıllardaki durumlar göz önüne alınınca oraları bir süre daha kitaplardan okuyup, fotoğraflarına bakıp, belgesellerde izleyeceğiz, maalesef…

Ömür Uzel – Tarihe Geçen Savunmalar

Adından da anlaşılacağı gibi kitapta, tarihe geçen on beş savunma bulunmakta. Bu savunmaların sahiplerinden bazıları; Sokrates, Fidel Castro, Deniz Gezmiş, Aliya İzzetbegoviç, Aziz Nesin ve Sabahattin Ali… Farklı dönemlerde yaşamış, farklı ideolojilerdeki bu insanların savunmalarını okumak elbette etkileyiciydi. Hayatları hakkında bir karar verilecekken dahi vakur bir edayla davalarını savunmaları nasıl etkileyici olmasın ki! Okurken hikaye gibi geliyor ama gerçek işte…

Voltaire – Candide

Leibniz, yaşadığımız dünya için: ’’Mümkün dünyaların en iyisi.’’ Deyince, Voltaire dayanamamış ve iflah olmaz saflığıyla okuyucuyu kırıp geçiren Candide adında iyi niyetli gencin yaşadıklarını ironik bir dille kaleme almış. Kitap neredeyse her satırında bir mesaj ya da bir eleştiri taşıyor. Candide’in başına gelenlerin ise ardı arkası kesilmiyor. Ne var ki her şeye rağmen iyimserliğini yitirmiyor kahramanımız. Voltarie kitabında, yaşadığı dönemdeki fikirleri, kiliseyi, dogmatizmi, kurumları ve ülkesini kimi zaman inceden kimi zaman da aleni bir şekilde hicvediyor. İyimserlik bir hastalık mıdır?

Mine Söğüt – Gergedan

‘’Deli Kadın Hikayeleri’’nin izinden gidiyormuş, çizimler harikaymış, öyküler çok sarsıcıymış, kitap aforizmalarla doluymuş, cümleler tokat gibi çarpıyormuş vs vs… Mine Söğüt tarzını da yaratıcılığını da çok beğendiğim bir yazar. Ancak ‘’Gergedan’’ adlı kitapta, ‘’Deli Kadın Hikayeleri’’nde hissettiklerimin zerresini hissetmedim; Bahadır Baruter’in çizimlerini enfes buldum; etkileyici öyküler vardı ama sarsıcı olduklarını düşünmüyorum. Bu kitaptan bağımsız olarak, aforizmalardan gına geldi artık! Tokat gibi çarpmadı cümleler ama düşündürdü, evet… Çok reklamı yapıldı, çok konuşuldu ve tartışıldı. Hemen hemen tüm kitaplarını okuyan biri olarak, kesinlikle yazarın en iyi kitabı değil.

Hubert Mingarelli – A Meal In Winter

I. Dünya Savaşı zamanında, Polonya kırsalında kaçak Yahudileri arayan üç Alman askeri, odunların arasında saklanan genç bir adam bulur. Hava çok soğuk olduğu için hemen kampa dönmek yerine, geceyi yakındaki metruk evde geçirmeye karar verirler. Mingarelli’nin kısa romanında geceyi birlikte geçiren bu dört adam arasındaki diyaloglar, anlatıcının genç Yahudi ile ilgili gözlem ve düşüncelerini okuyoruz. ‘’Niçin savaşıyor, neden birbirimizi öldürüyoruz? Hepimiz insan değil miyiz? O da bizim gibi değil mi?’’ gibi sorular dönüp durur anlatıcın kafasında… Nitekim II. Dünya Savaşı’nın anlatıldığı hemen hemen tüm romanlarda benzer sorularla karşılaşmak mümkün. Fakat savaşlar bitmiyor…

Oğuz Atay – Korkuyu Beklerken

Birkaç sene evvel Atay’ın tüm kitaplarını okudum fakat bazı anlar onun yazdıklarını ve yazılarındaki duyguları o kadar özlüyorum ki hemen kütüphaneme gidip rast gele bir kitabını seçip bir kez daha okumaya başlıyorum. Yazarın ‘’Korkuyu Beklerken’’ adlı öykü kitabını işte böyle zamanlardan birinde seçtim. Kitabı daha önce okuduğum ve bahsettiğim için anlatmayacağım ama bu seferki okumamda etkilendiğim öyküleri yazabilirim: Beyaz Mantolu Adam, Unutulan, Korkuyu Beklerken ve Babama Mektup… Birkaç sene evvel, bir Oğuz Atay furyası almış başını gitmişti. O dönem popülizm rüzgarında savrulup gidecek, kitapları harcanacak diye endişelenmiştim açıkçası. Allah’tan bize neyi, nasıl yapacağımızı anlatan o kitaplar çoğaldı ve insanlar onları okumaya ve konuşmaya başladılar. Oğuz Atay da kurtuldu, en azından şimdilik…

Nihad Siris – Sessizlik ve Gürültü

Fethi Şiyn, baskı nedeniyle düşüncelerini istediği gibi yazamadığı gibi kendinden istenileni de yazmayan bir gazetecidir. Bir sabah, Lider’in iktidara gelişinin yirminci yıl kutlamalarına uyanır ve kendini sokağa atar. Çılgınca bağıran kalabalığın arasında insanları inceler, attıkları sloganları dinler… İktidarın ve iktidara yakın kişilerin hesap ve planları, Lider’i alkışlayan halkın kendi aralarındaki konuşmaları ve bunun gibi birçok şey Fethi Şiyn’in monologları yoluyla okuyucuya ulaşıyor. Suriyeli yazar  Siris’in 2004 yılında yazdığı kitabı daha dağıtıma çıkmadan yasaklanmış ancak Beyrut, Lübnan, Ürdün ve daha sonra diğer ülkelerde yayımlanmış. Okumaya değer, dikkat çekici bir kitap olduğunu düşünüyorum.

Samuel Beckett – Godot’yu Beklerken

‘’Godot’yu Beklerken’’, Beckett’in okuduğum ilk kitabıydı. Okudum okumasına ama anladığımı, kavradığımı ve maalesef okuduklarımı hissedebildiğimi yazamayacağım. Sonrasında ‘’Mutlu Günler’’ ve ‘’Murphy’’ adlı kitapları okudum ve anlayıp, keyif aldığımı da hissedince Godot’yu bir kez daha beklemeye karar verdim. Bu seferki okuma diğerinden farklıydı tabii… Bazı kitapların bir vakti, bir zamanı olduğunu bir kez daha gördüm, böylece. Çok çok güzeldi…

Seyyid Kütub – İslam ve Kapitalizm Çatışması

Kitabın adından da anlaşıldığı gibi yazar, İslam Dini ve kapitalizm arasındaki çatışma ve çelişkileri kaleme alarak okuyucusunu düşündürmeye çalışmakta. Mülkiyet ve servet dağılımındaki bozukluklar, maaş dengesizliği, sermayenin haksız şekilde tekelleşmesi ve tabakalaşma gibi konuları irdeleyen yazar kapitalizmi eleştiriyor ama sosyalizme de sıcak bakmıyor. Adaleti, İslam Dini’nin hakkıyla uygulandığı bir yönetimde bulmanın mümkün olduğunu açık bir şekilde, birçok yerde ifade ediyor. Herkesin ilgisini çekecek bir kitap olmayabilir ama meraklılar için kolay okunduğunu söyleyebilrim.

Marc Chagall – Hayatım

Rus asıllı Fransız ressam Marc Chagall’ın otobiyografisini okuduktan sonra eserlerini gözlemlemek ve incelemek daha anlamlı oluyor, şüphesiz. Çocukken yaşadığı olayları ve gördüğü mekanları tualine yansıtan bir ressam o. Fakir bir ailede doğup büyüdükten sonra Paris’e gitmiş, burada çeşitli ressamlardan etkilenerek yeni resim arayışlarına girmiş. Azimli bir adammış. Eserleri günümüze dek gelmese, bu kadar ünlü olmasaydı zaten kendisinden haberim olmazdı ve belki böyle ne yetenekler hiç bilinmeden göçüp gidiyor dünyadan… Yine de yazmadan edemiyorum; Chagall iyi ki babasının sözünü dinleyip de birinin yanında çırak olarak çalışmamış.

Kjersti Skomsvold – 33

K., akciğer nakli bekleyen, aksi halde hayatı sona erecek bir öğretmendir. 33. yaş gününde öğrencilerinin yaptığı şakayla ölümle bir kez daha yüzleşir. İntihar eden sevgilisi Ferdinand’ı düşünür, yazarlık yapan Samuel’den çocuk sahibi olmayı hayal eder, o çocuğa bakıp bakamayacağını bilemeden… Melankolik bir havanın hakim olduğu kitap monolog şeklinde yazılmış. K.’nin hayata, ölüme, aşka, anneliğe ve hatıralarına dair düşündüklerini okurken aklıma Fallaci’nin ‘’Doğmamış Çocuğa Mektup’’ adlı kitabı geldi. Ne var ki o kitabı ilgiyle okumuş olmama rağmen ‘’33’’ü beğendiğimi yazamayacağım. Kitapla bütünleşemediğim gibi, anlatıcının duygularıyla hem hal de olamadım ve dolayısıyla sıkıldım.

Yu Hua – Kanını Satan Adam

Xu Sanguan, babasının ölümü ve annesinin onu terk etmesinden ardından, dedesi ve amcasıyla büyür. Para kazanmak için bir fabrikada çalışmaya başlar. Bir gün, iki arkadaşının kanını satmak için hastaneye gittiğini görür ve o da aralarına katılır. Kanını satan Xu Sanguan, aldığı parayla evlenmeye karar verir. Yıllar geçer, üç oğlu olur. Bir yandan kıtlık yılları baş gösterip Xu Sanguan kanını satarken bir yandan ailevi olaylar, gizli gerçekler ve karışıklar sürüp gitmektedir. Kitabın reklamı sosyal medyada o kadar yapıldı ki okumaya başladığımda neyle karşılaşacağımla ilgili onlarca düşünce vardı kafamda. Akıcı bir kitap, güzel bir çeviri, ilginç olmasa da sürükleyici bir kurgusu var kitabın ama yine de çok abartıldığını düşünüyorum, açıkçası.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN