Yaza girmeden, belki tatilde okuyacaklarınızı planlarken size fikir vermesi açısından, bu kez de İngiliz edebiyat klasiklerini yorumlamak istedim.

İngiltere tarihine kısa bir bakışa, aşağıdaki ilgili kitapların dönemleri olan 1500’lü yıllardan başlıyorum. 1509 ve 1547 yılları arasında tahtta VIII. Henry var. İlginç bir karakter kendisi; birkaç defa evlenmiş, hatta ilk karısından boşanmasına izin vermediği için Katolik Kilisesi’ni reddetmiş ve onun döneminde Anglosakson kilisesi kurulmuştur. Belki hatırlarsınız, seneler önce Boleyn Kızı kitapları çok meşhurdu, filmleri de yapılmıştı. İşte o Anne Boleyn, VIII. Henry’nin eşlerinden biriydi. Anne Boleyn ve Henry’nin kızları Elizabeth ise, 1558-1603 yılları arasında ülkeyi yönetmiş ve o dönem ticaret çok gelişmiştir. Denizaşırı şirketler kurularak, korsanlarla iş birliği halinde birçok İspanyol gemisinin mallarına el konulduğu da söylenir. Elizabeth bir Protestandı ve Anglikanizm onun zamanında resmi din oldu. İspanya’daki Protestan başkaldırılarını desteklemesi, denizlerde yarıştığı İspanya ile arasını iyice bozmuştur ve İngiliz adalarını işgal için gelen İspanya’nın yenilmez armadasını yenmesi, döneminin en büyük başarısı kabul edilmiştir. Denizlerdeki bu hakimiyet, 17. yüzyılda Kuzey Amerika’da koloniler kurulmasına da yardımcı olmuştur.

16.yy’ın sonlarında yaşamış olan en ünlü İngiliz yazar kimdir peki; tabii ki Shakespeare!

William Shakespeare, Romeo ve Juliet: Dünya genelinde en çok bilinen aşk hikayesi olsa gerek Romeo ve Juliet’in trajedisi. Birbirine düşman, kan davalı iki aile olan Capuletler ve Montagueler’in çocukları olan bu iki genç, birbirlerine aşık olurlar ve iyi kalpli bir rahip tarafından gizlice evlendirilirler. Ancak aileler arasındaki problemler bitmez, bir kavgada Romeo, Juliet’in kuzenini öldürür ve şehirden kaçmak zorunda kalır, o sıralarda ailesi Juliet’i başka biri ile evlendirmek ister, iyi kalpli Rahip Lawrence tekrar devreye girer ve bir oyunla aileyi oyalamak üzere plan kurar. Ancak bu iyi niyetli plan, aksaklıklar, zamanlama hataları ve yanlış anlaşmalar sonucu felakete dönüşür ve iki genç hayatını kaybeder. Bu son üzerine aileler dize gelir ve barışarak kan davasını bitirme kararı alırlar.

Bundan yıllar sonra da birçok aşk hikayesi bu temadan esinlenir, Türk filmlerinde de benzer nice arka plan görürüz nitekim. Konusu, derinliği öyle hayranlık uyandırıcı değildir ama ne de olsa Shakespeare’dir yazarı, üslubu, şiirselliği fark yaratır.

 

William Shakespeare, Kral LearBir diğer tiyatro eseri olan Kral Lear ise bana çocuk masallarını hatırlattı. Okuyana ders vermek ister gibi, yalancılığı, yapmacıklığı kötüler, iyi kalpliliğin ve sadakatin değerini anlatır. İyiler çok iyi, kötüler çok kötüdür, arası yoktur bu sebeple de çok basittir vermek istediği mesaj. Ama masalların aksine iyi sonla bitmez, iyiler de kötüler de kaybeder sonunda.

Kralın 3 kızı vardır ve ülkesinin yönetimini onlara bırakmak ister, toprakları bölüşmek için de her birinden kendisini ne kadar sevdiklerini duymak ister (Hangi baba böyle bir şey yapar ki?). Büyük kızları türlü süslü laflar eder, en küçük kız ise basit cümlelerle dürüstçe sevgisini dile getirir. Baba, bu yalınlıktan hoşlanmaz ve onu mirasından men eder, kızcağız da onu çulsuz bir şekilde kabul eden Fransa kralı ile evlenir. Ülkeyi aralarında bölüşen iki büyük kardeş, kocalarıyla beraber ülkeyi yönetmeye başlarlar, bir süre sonra da babalarını umursamaz, onu itip kakarlar (Buralarda ‘hayattayken gücünüzü dağıtmayın, saygıdan olmayın’ mesajları verilir bol bol). Bir süre sonra Kral Lear’e sadık adamları ve küçük kızı bu duruma son vermeye ve ülkeyi tekrar ele geçirmeye karar verirler. Türlü çatışmalar ve ölümlerle, sonunda bir kazanan çıkmaz.

Gelelim tekrar tarihi olaylara…

İngiltere tarihindeki en önemli olaylardan biri de, 1648 yılındaki İngiliz Devrimi’dir. Bu olayın sebepleri ve içeriği nedir, kısaca bahsedeyim: Sömürgecilik ve kapitalizm yükselince, burjuva güçlendi ve feodal aristokrasi zayıflamaya başladı. Bir nevi Protestan olan Püritenler de o dönemlerde güçlenmeye başladı. Daha sade bir din anlayışı benimseyen Püritenlere göre, piskoposluk kurumu çok gereksizdi. İskoçya, bu anlayışı benimseyerek Anglikan piskoposları kovdu, isyan çıkardı. Bir süre sonra ayrılmak için İrlanda’da da isyanlar çıkmaya başladı. Böylece hem dini hem siyasi çatışmalar baş gösterdi. Bu arada İngiltere’de de Parlamento ve Kral arasında güç savaşı vardı; kral aristokratlar tarafından destekleniyordu ki çoğunluğu da Anglikandı, Parlamento ise çoğunluğu Püriten olan burjuvalar tarafından. Parlamento, kralın yetkisini azaltmanın yeterli olduğunu düşünürken, askerler daha da ileri giderek monarşiyi yıkmanın peşindelerdi. O dönemler başarılı bir asker olan Cromwell de sivrilmeye başlamıştı. Devrim sonucu, I. Charles idam edildi, askerler Parlamento cephesinde de farklı fikirleri olanları temizlemeye başladı, 1651’de de Cromwell hem başkomutan hem de devletin başı yapıldı. Ancak onun ölümünden sonra bu devrim kalıcı olamadı ve ülke karıştı, 1660 yılında Stuart ailesinden, idam edilen Charles’ın oğlu ülkeye geri gelerek monarşiyi tekrar kurdu.

1700’lerin başında İskoçya krallığı ile İngiltere birleşerek Büyük Britanya’yı oluşturdu, 1800 gibi de İrlanda onlara katıldı (1900’lerde ise tam tersi çözülme ve bağımsızlaşma hareketleri yaşanacaktı, bunlara koloniler de dahidi.)

1800’lerin başına geldiğimizde, daha önce defalarca bahsettiğim Napolyon savaşları tabii ki İngilizleri de etkiledi ve Waterloo’da Napolyon’un yenilmesindeki en büyük katkılardan biri de İngiliz ordusundan geldi.

Şimdi tekrar dönem yazarlarına dönelim…

Mary Shelley, Frankenstein:Hemen hemen her yerde romanla ilgili ilk söylenen şeyleri ben de atlamayayım. Mary Shelley, bu kitabı yazdığında 19 yaşlarındadır ve Frankenstein ismi roman kahramanı olan canavara değil, onun yaratıcısı genç bilim adamına aittir.

Dr. Frankenstein, bilime tutkulu, kimyaya meraklı genç bir adamdır. “Yaratmak”, gerçek anlamda cansız olanı diriltmek gibi bir takıntısı oluşur, bu uğurda senelerce okur, araştırır ve çalışmaya başlar. Büyük bir tutkuyla bu uğurda çalışırken, bunun tehlikeli bir amaç olduğunun da farkındadır, en yakınlarına bile bundan bahsetmez. Mezarlardan ve laboratuvarlardan malzemeler toplar, kendi eseri olan iri yarı adamı oluşturur ve bir gün deneyleri sonuç verir, adam canlanır. Bunu başardığı anda büyük bir korkuya kapılır, yarattığı adamın çirkin görüntüsü karşısında dehşet ve tiksintiye kapılır ve hemen oradan kaçar. Saatler sonra döndüğünde canavar gitmiştir ve Frankenstein rahat bir nefes alır, ancak bundan sonraki aylarını da hep tedirginlik içinde geçirir.

Yıllar sonra canavar karşısına çıkar ve bir hesaplaşma başlar, dirildiği andan itibaren yaşadıklarını tek tek anlatır. Hayatta kalma çabasını, insanların ona yaptıkları zulümleri, konuşmayı ve okumayı öğrenişini, yavaş yavaş farkındalığının artışını ve kendini, yaratıcısını, neden böyle bir hayata mahkum edildiğini sorgulayışını ve çektiği acıları… Vurguladığı bir şey vardır, “Ben iyi niyetliydim, ancak insanlar bana önyargılı davranıp öldürmeye çalıştılar, kalbimi kırdılar ve sen benim yaratıcım, benim babam olarak beni yalnız bıraktın, sorumluluğunu yerine getirmedin, şimdi bana bir eş yaratmak zorundasın.” Canavardan korkup tiksinmesine rağmen, ona bir şeyler borçlu olup olmadığını sorgular uzun uzadıya bilim adamı, vicdanı bir türlü rahat etmez. Bir yandan canavara karşı cılız bir acıma ve sorumluluk duyar, öte yandan dünyaya böyle bir ifriti salmış olmaktan ötürü kaygı duyar. Sonunda teklifini kesin bir dille reddeder. Bundan sonra ikisinin arasındaki intikam ve kovalamaca yarışı başlar. Canavar, Dr. Frankenstein’i gittiği her ülkede takip eder, bütün sevdiklerini tek tek katleder; doktor da canavarın peşine düşerek onu öldürmeye ant içer.

İnsan, “yaratma” yükünün altından kalkabilir mi, “yarattığı” her şeyi sevebilir ve onunla baş edebilir mi soruları kitap boyunca işlenir. “Eserinden memnun olmayınca kaçabilir, ancak onun vicdani yükünden hiçbir zaman kurtulamazsınız.” mesajı verilir bana kalırsa. Yaklaşık 200 yıl kadar önce yazılmış ilk bilimkurgu denemesi olabilecek bu kitabın üslubu oldukça basittir ancak, günümüz teknolojisinin bizi nerelere götürebileceği, hangi yükler altına sokabileceğini bile düşünebiliriz buradan yola çıkarak. Bir yandan da, insan doğuştan masum mudur, yoksa bencil ve kötü niyetli olarak hayata başlayabilir mi gibi çok bilinen bir felsefi tartışmayı da içerdiği söylenebilir.

 

Charles Dickens, İki Şehrin Hikayesi: Bu roman, Fransız İhtilali sonrasında, Paris ve Londra arasında geçen bir kurtarılma hikayesini anlatır.

Doktor Manette, Bastille Zindanı’ndan kurtarılmış, yıllar sonra kızı ile bir araya gelerek Londra’da yeni bir hayat kurmuştur. Yaşadığı psikolojik travmalar onda büyük izler bırakmış olmasına rağmen, sevgi dolu ailelerinde huzur içinde yaşarlar. Bu arada kızı Lucie, bir Fransız soylusu olan Charles’a aşık olur ve evlenirler. Bu huzur, yıllar sonra Charles’ın Paris’e bir arkadaşını kurtarmak için gitmesiyle bozulur. Dönem, Fransız İhtilali sonrasındaki terör dönemine denk geldiğinden, çok tanınan soylu bir ailenin oğlu olan Charles Darney de tutuklanır. Doktor Manette, ihtilalcilerin saygı duyduğu bir kişi olduğundan devreye girmeye çalışır, bir yere kadar etkili de olur ancak türlü iftiralarla suçlamalar derinleşir. En sonunda Charles, kahramanca bir plan ile ülkeden kaçırılır ve aile yeniden Londra’nın dingin yaşantısında birleşir.

Hem bir karşılıklı aşk hem de bir platonik aşk barındırır. Bir yandan da Charles Dickens’in en iyi romanlarından biri kabul edilir, tarihi anlatır. Devrimi, iyi yanları ve amacından sapan kötü yanlarıyla anlatır. Aristokratları eleştirir ancak gücü eline geçiren ezilmişlerin de kötüleşebileceğini gösterir. Giyotinin moda oluşunu göze sokar, ancak bu karmaşanın sonradan gelecek iyi günlerin habercisi, belki de gerekliliği olduğunu da anlatır alttan alta.

 

İngiliz tarihinden bahsederken, yakın dönem tarihindeki en ünlü kraliçeden bahsetmeden olmaz; I. Viktorya! 1837-1901 yılları arasında tahtta kalan Viktorya’nın dönemi, ülkedeki ilerleme, endüstrileşme, zenginleşme ve demiryolları ile karakterizedir. İstikrarlı ve güçlü yönetim, kıta Avrupa’sındaki çalkantılardan ülkeyi korumayı başarmış, dengeyi sağlayan güç olarak anılmasına sebep olmuştur. Ancak bu dönem, bir yandan da aşırı tutucu, tabuların olduğu ve yasakların getirildiği, insanların gerim gerim gerildiği dönem olarak da bilinir. Kadınlar üzerindeki baskı özellikle cinsellik üzerinden tanımlanıyordu ve kadın bacağına benzetilen piyano bacaklarının bile örtülmesi, gelinen boyutu en iyi anlatan örneklerden biriydi. (!)

 

Charles Dickens, Büyük Umutlar: Birçok filme konu olan, Charles Dickens’in en ünlü eserlerinden olan 450 sayfalık bu roman, Viktorya Dönemi İngiltere’sinde geçer. Sınıf farkları çok belirgindir, toplumsal çatışmalar hemen göze çarpar. Ülke gelişmekteyken, herkes bu dalgayla beraber sınıf atlamanın hayallerini kurar.

Pip takma isimli küçük bir çocuğun kasabasında başlayan olaylar, çocuğun büyümesi ve hayatının farklı evrelere geçmesiyle Londra’ya taşınır. Pip, ablası tarafından büyütülürken sürekli itilip kakılır, Joe eniştesi tarafından ise dostluk ve saf sevgiyle korunur. Hayatı, bir gece mezarlıkta dolaşırken kaçan bir pranga mahkumuyla karşılaşması sonucu değişir. Mahkum ondan yiyecek ister, Pip korkudan yardım etmekten başka çare göremez, durumu da kimseye anlatamaz ancak uzun bir süre yanlış bir şey yapmış olmanın vicdan azabını içinde taşır. Derken bir gün, zengin ve yalnız bir kadının onu eğlendirmesi için evine davet edildiğini öğrenir, Miss Havisham’la bu şekilde tanışır. Kadın, yıllar önce düğününde terk edilmiş, bunu hiçbir zaman atlatamamış, solmuş gelinliğiyle tüm gününü evinde geçiren melankolik ve yarı kaçık zengin bir kadındır. Birkaç yıl boyunca bu eve girip çıkan Pip, orda Havisham’ın evlat edindiği, kendi yaşındaki güzel Estelle’e aşık olur, ancak soğuk ve acımasız kız çocuğundan hiçbir zaman karşılık göremez. Sonra Pip’in hayatına tekrar ve yeni bir umut doğar; biri onun tüm masraflarını ve koruyuculuğunu üstlenerek Londra’ya göndermek istemektedir, okuyup bir “beyefendi” olacak, bambaşka bir hayata kavuşacaktır. Londra’da geçirdiği yıllarda değişecek, insanların yapmacık saygısını da kazanacaktır. Yıllar sonra ise koruyucusunun kimliğini öğrendiğinde büyük bir hayal kırıklığına uğrayacak, kasabasından hiç çıkmamış olmayı dileyecektir.

Roman, bir sınıf atlama umudu romanı olduğu gibi, altta bir aşk hikayesi de barındırır ama Pip ve Estelle aşkı beni pek ikna edememiştir doğrusu. Çok yüzeysel ve zorlamadır sanki, doğal gelmez. Oysa Pip ve Herbert dostluğu insanın içini ısıtır, öyle bir arkadaşa sahip olmanın lüksünü düşündürür. Joe’nun saf halleri, Pip’in ondan utanması ve hissettirmesi insanın yüreğini burkar; o ilişkinin gerçekliği de kendi akrabalarını düşündürür. Bir de Wemmick gibi yan karakterler vardır ki, bunlar da Dickens’in ustalığını gösterir bana göre. Ana hikayeden bağımsız kendi orijinallikleriyle tat katarlar, bir yandan da kilit noktalarda olay örgüsünü beslerler. Sonunda, bir-iki kez rastladığımız karakterlerin bile birbirleriyle olan bağlantıları ortaya çıkar, merak-aksiyon beklentisi de doyurulmuş olur. (Bana göre biraz fazla kaçmıştır, herkes birbirinin annesi, eski sevgilisi, babası çıkmasaydı da yeterince ilgi çekici olurdu.)

Dickens, bu romanında da İki Şehrin Hikayesi’nde olduğu gibi aksiyonu, merak unsurunu, karışık ve sonunda birbirine bağlanan olaylar kurgusunu bol bol kullanmıştır. Ama bana kalırsa aslında şunu demek istemiştir: “her birinizin kocaman umutları ve hayattan beklentileri var biliyorum, hepiniz etrafınızdaki insanlarla kendinizi karşılaştırıp onlardan ve bugün olduğunuzdan daha iyi bir yerde olmayı umuyorsunuz, şans zaman zaman sizin yanınızda olsa da, aslında günün sonunda durduğunuz yerden çok da uzaklaşamayacaksınız.”. Biraz karamsardır bana göre. Sadece Pip’in hayatı değil, ablasının, Miss Havisham’ın, Estelle’in, pranga mahkumunun… Yani daha hırslı olanların sonu hep kötü olmuştur (Estelle ile Pip’in sonu bile hüzünlüdür bana göre.). Ancak yine de şöyle pozitif bir mesaj vardır; “işler istediğiniz gibi gitmese de, en azından bu yolculukta kendinizle yüzleşir, tanır ve kişiliğinizi geliştirirsiniz; daha iyi bir insan olursunuz.” Başından beri zaten iyi birey olan, elindekiyle yetinen, kendi ile barışık kişiler olan Joe, Biddy ve Herbert gibi karakterlerin sonlarının daha mutlu oluşu bile tesadüf değildir bence.

 

Rus Edebiyatı klasiklerinden öneriler almak için buraya, Fransız Edebiyatı klasiklarinden öneriler almak için buraya tıklayınız.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN