Rus Edebiyatı ve dönem tarihinden sonra, en az onun kadar önemli olan Fransız Edebiyatı’na eğilmeye karar verdim. Yaklaşık 3 ay kadar sürdü bu eserleri okuyup, dönem tarihi ile ilgili genel bilgileri derlemek. Daha önce yaptığım gibi daha anlaşılır olduğunu düşündüğümden biraz tarih, biraz kitap şeklinde anlatımıma devam edeceğim. Ancak özellikle tarihle ilgili bir şeyi tekrarlamak istiyorum; çok temel ve çok yüzeysel olarak dönemle ilgili bilgi veriyorum, tabii ki hiçbir tarihi olay bu kadar basit ve yalın ya da tek taraflı değil. Amacım, bir eseri okuyup anlamaya çalışırken dönemin dinamikleri hakkında da fikir sahibi olabilmek.

Buyurun o zaman…

Fransa’da 1500’lü yıllarda kralın merkezî yönetimi ile yerel yönetimler arasında üstünlük savaşı vardı. Krallığın para ihtiyacı sebebiyle bazı devlet görevleri satılıyor, böylece profesyonel bürokrasi oluşuyordu. Diğer taraftan krallar, kiliseyi egemenlikleri altına almaya başlamıştı. Ancak yine aynı dönemlerde, ülkede Martin Luther’in kitapları okunuyor ve 1530’larda John Calvin’in görüşleri yaygınlaşıyordu. 1562-1598 arası, Protestan ve Katolikler arasındaki iç savaş dönemi oldu ve bu kargaşa 1598’deki Nantes Buyruğu ile sona erdi. Nantes buyruğunun amacı milli birliğin sağlanmasıydı, bu sebeple Calvinci Protestanlara önemli haklar da verildi.

Avrupa genelindeyse Katolik ve Protestan savaşları 1618-1648 yılları arasında alevlenmişti. 30 Yıl Savaşları olarak adlandırılan bu çatışma döneminde Katolik Fransa Protestanları desteklemişti. Kimsenin beklemediği bu hamle, sonraki dönemde siyasete yön verecek olan “raison d’etat” politikasının başlangıcı kabul edilebilir. Dönemin başbakanı Cardinal Richelieu, dini ikinci plana atarak, ülke çıkar ve önceliklerini her şeyin önünde tutması gerektiğine karar vermişti. Bu savaşlar esnasında, Almanya’nın güçlenmesini önlemenin en mantıklı yolu da Protestanları desteklemekti. Richelieu’nun bu öngörüsü tutmuş, savaş sonunda imzalanan Westphalia antlaşmasıyla, net bir kazanan olmamakla beraber Almanya yüzlerce ufak beyliğe bölünmüş, Fransa ise kıtanın en güçlü devleti haline gelmişti.

Burada tarihe ufak bir ara vererek, eserlerinde döneme çok değinmemelerine rağmen yine de o düşüncelerden etkilenmiş olan 16. ve 17. yüzyıl yazarlarından bahsetmenin zamanıdır diye düşünüyorum.

 

Montaigne, Denemeler:

Ortaokul ve lise dönemlerinde zorunlu olarak okutulması vesilesiyle hepimizin en hakim olduğu Fransız eseri olduğunu tahmin ediyorum :) Tabii o zamanlar öyle üstten üstten, “okudum” demiş olmak için gerçekleştirdiğim eylemi, şimdilerde derin derin düşünerek ve sorgulayarak yapınca bambaşka bir etkisi oldu. Özet olarak bir şeyler anlatmak mümkün değil ama belki sizinle en çok etkilendiğim birkaç önermeyi/ fikri paylaşabilirim diye düşündüm.

“Bu adamlar öyle sanıyorlar ki insanın kendi üzerinde durması, kendinden hoşlanması, hep kendisiyle uğraşması kendine fazla düşkün olması demektir. Oysa ki aşırı benciller, kendilerini pek üstünkörü bilenler, kendilerinden önce işlerine bakanlardır.” – Kitap 2, Bölüm 6

“Akıllı bir insanın, hayatını düşüncesiz bir sürünün oyuna bırakması akıl karı mıdır? Cicero der ki: ‘Ayrı ayrı bakınca değer vermediğimiz kimselere, bir araya geldikleri zaman değer vermekten daha büyük budalalık olur mu?’ Her zaman aklımızın ardı sıra gidelim, halkın takdiri de canı isterse ardımızdan gelsin.” – Kitap 2, Bölüm 16 (Burada halkın kılavuzluğunun anlamsızlığından bahseder (!))

“Kadınlar da, biz de cinsel taşkınlıktan daha zararlı, daha insanlık dışı bin bir ahlaksızlığa düşebiliriz; ama kötülükleri doğaya göre değil kendi çıkarımıza göre ölçüyoruz.” – Kitap 3, Bölüm 5

“Tabiatın insanlara en adilce dağıttığı nimet akıldır derler, çünkü hiç kimse akıl payından şikayetçi değildir. Nasıl olsun? Aklını beğenmemesi için aklından ötesini görebilmesi lazım.” – Kitap 2, Bölüm 17 (Hepimizin çevresindeki onlarca insana selam olsun:))

“Vah, vah! Nasıl olur da insan bir şeyi kendinden daha çok sevmeye kalkar?/ Terentius” Kitap 1, Bölüm 39 (Bu da benim gibi düşünenlere selam olsun:))

“İstediğimiz kadar yüksek sırıklar üstüne çıkalım, yine kendi bacaklarımızla yürüyeceğiz; dünyanın en yüksek tahtına da çıksak, yine kendi kıçımızla oturacağız.” – Kitap 3, Bölüm 13

 

Moliere, Kibarlık Budalası/ Hastalık Hastası/ Cimri:

Rus edebiyatı ile ilgili yazdığım yazıda da bahsetmiştim, tiyatro eseri okumaktan çok hoşlanmam aslında ama okumak için ayırabileceğiniz az bir zaman varsa, hap gibi hemen bir günde bitirebileceğiniz böyle eserleri de tercih edebilirsiniz.

Bana göre bu üç eserin ortak noktaları çok; sanki Moliere başarılı olacağından emin olduğu bir taslak yaratmış ve aynı şablonun üzerine, farklı farklı insanlar yerleştirerek bunları çoğaltmış gibi. Her birinde baş karakter, fazlasıyla karikatürize edilmiş bir adam; ya fazla cimri, ya dalga geçilecek seviyede hastalık hastası ya da asilzade olmak için yanıp tutuşan bir burjuva… Bu adamların zaafları etrafında dönen komik olaylar, bundan yararlanmak isteyen kötü niyetli insanlar ve oynanan küçük oyunlarla işlerin tatlıya bağlanması… Buyurun size keyiflik oyunlar.

 

Voltaire, Candide:

Voltaire, Fransız Aydınlanma Çağı’nın en önemli yazarlarından biridir ve kilisenin dogmalarını eleştirmesiyle de oldukça ünlüdür.

Bu eserinde Voltaire, Leibniz’in “Yaşadığımız dünya dünyaların en iyisidir.” mantığına karşı çıkar ve aşırı iyimserliği eleştirir, hatta zaman zaman onunla alay eder. Olaylar, 1750’lerde geçer; baş kahramanımız oldukça saf ve iyi niyetli bir genç olan Candide’nin Almanya’dan başlayıp Avrupa, Afrika ve Asya’ya ulaşan maceraları etrafında döner. Kelimenin tam anlamayı başlarına gelmeyen kalmamış olan kahramanların, zaman zaman “senin başına gelen de bir şey mi, asıl bana neler neler oldu…” şeklinde dertlerini yarıştırdıkları bölümler göze çarpar. Kitabın sonlarına doğru, sayfalar önce öldüğünden emin olduğumuz bütün kahramanların çıkagelmesi ve birbirlerini bulması ne kadar gerçeklikten uzaksa; yıllarca hayalini kurduğu sevgilisine kavuştuktan sonra aslında onu artık istemediğini fark eden Candide’nin, mutsuzluğunun üstünü örtmek için çok düşünmeden günlük telaşlara düşmeye karar vermesi ise bir o kadar gerçekçidir.

Toparlamak gerekirse, kitabın geneli, çok hızlı akan, üst üste olmayacak olaylarla ilerleyen bir masal tadı bıraktı bende.

 

1700’lü yıllardan bahsetmişken hemen oradan devam edelim o zaman.

Fransa tarihini etkileyen bir başka önemli dönem, 1756-1763 yılları arasındaki 7 Yıl Savaşları’dır. Avusturya ile ittifak kuran Fransa’nın karşısında, İngiltere ve Prusya vardı. Avusturya ve Prusya arasında Orta Avrupa hegemonyası savaşı; Fransızlarla İngilizler arasında ise sömürge yarışı vardı. Fransızlar buradan yenilgiyle çıkmışlar, Afrika, Amerika ve Hindistan’daki sömürgelerini İngilizlere bırakmak zorunda kalmışlardır. Bu da ciddi bir ekonomik ve politik zayıflama getirmişti.

Bu yenilginin Fransız İhtilali’ne giden yolda etkisi büyüktür aslında. Çünkü kaybedilen sömürgeler, vergilerde artış ve kıtlığa sebep olmuştu. Bir yandan da Fransızlar, Amerikan Bağımsızlık savaşına maddi destek vererek, ezeli rakibi İngilizlere zor anlar yaşatmaya çalışıyorlardı. Tabii bu döngü ekonomik krizi daha da büyütüyordu. Bütün bunlara Aydınlanma fikirleri de eklenince, Fransız İhtilali için zemin hazırlanmış oluyordu. Halkın temel amacı, mutlak monarşiyi kaldırmak ve kilise reformunu gerçekleştirmekti. Özellikle ekonomik olarak ciddi katkısı olan burjuvazinin, siyasette söz hakkı olmaması onları rahatsız ediyor, aktif olma taleplerini sık sık iletiyorlardı. Bu istek, toplanan parlamentoda reddedilince, bardak taşıyor, halk siyasi tutukluların bulunduğu, sembolik değerdeki Bastille Hapishanesi’ni basarak ihtilali başlatıyordu (Bir kısa bilgi; Jacobenler daha radikal ve Cumhuriyetçi grubu oluşturuyor, ünlü Robespierre bu grupta yer alıyor. Jirodenler ise daha ılımlı ve liberal grup olarak kendilerini tanımlıyor).

 

Jean Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi:

18. yüzyıl aydınlarından biri olan J.J. Rousseau, özellikle Fransa’daki Aydınlanma ve İhtilal fikirlerine büyük katkı sağlamıştır.

‘Toplum Sözleşmesi’ni yazmaktaki amacını, kitabın açılış kısmında şöyle dile getirir: “Niyetim, insanları oldukları gibi, yasaları da olabilecekleri gibi ele alıp, toplum düzeninde güvenilir ve haklı bir yönetim kuralı bulunup bulunamayacağını araştırmaktır.”

Çok basite indirgersek, insanların doğada, toplum öncesi yaşamda mutlu bir şekilde yaşadıklarını, ancak özel mülkiyet işin içine girdikten sonra düzenin ve eşitliğin bozulduğunu savunur. Toplum düzeninde, ortak bir sözleşme ve kanunlarla, eskisinden de güçlü ve özgür, eşit bir yaşam kurulabileceğine inanır. Bunun en temel şartı, yönetimin halk tarafından kabul edilmesidir.

Bu kitap 4 farklı bölümde yazılmıştır ve izin verirseniz, en ilgimi çeken ve düşündüren yerlerden birkaç cümle paylaşmak isterim:

“Demokrasi yönetimi genel olarak küçük devletlere; aristokrasi yönetimi orta devletlere; monarşi yönetimi de büyük devletlere elverişli gelmektedir.” – Kitap 3, Bölüm 3

“Gerçek demokrasi hiçbir zaman var olmamıştır ve olmayacaktır. Çoğunluğun yönetmesi ve azınlığın yönetilmesi doğal düzene aykırıdır” – Kitap 3, Bölüm 4

“Bir tanrılar ulusu olsaydı, demokrasi ile yönetilirdi. Böylesi olgun bir yönetim insanların harcı değil.” – Kitap 3, Bölüm 4

Bu arada Rousseau’nun, “Eğer yönetenler, egemenliğin halkta olduğunu inkar ederlerse, yönetilen ve yönetenler arasındaki sözleşme geçersiz sayılır ve insanlara baştakileri tahttan indirme hakkı doğar.” fikrinin, Fransız İhtilali’ne giden yola büyük etkisi olduğu söylenir.

 

Tekrar tarihe dönecek olursak:

Fransız İhtilali’nin ilerleyen yıllarında Aydınlanma fikirleri ve Cumhuriyet biraz geri planda kalıyor, 1793-1795 arasında infaz dönemi başlıyor, hem eski kral ve kraliçe hem de birçok siyasetçi/ihtilalci (Robespierre dahil) giyotinle idam ediliyor.

İnfaz dönemlerinden sonra da ülkede karışıklık devam ediyor, bir yandan milliyetçilik, laiklik ve halkların kendi kendini yönetmesi ilkeleri yükselirken, diğer taraftan aristokrasiye karşı aşırı kinlenen halkın orantısız intikam hırsı ana amaçtan sapmalara sebep oluyor. İhtilal fikirlerinin kendilerine sıçramasından korkan Avrupa ülkeleri de Fransa üzerinde baskı kurmaya çalışıyor. Bu dönemde sivrilen bir isim var; İtalya’da büyük başarılara imza atan general Napolyon! Askeri başarılarından ve karmaşadan yararlanarak 1804 yılında kendini İmparator ilan ediyor ve Cumhuriyet fikirlerini yayma bahanesiyle Avrupa’daki fetih savaşlarına başlıyor. Rus Edebiyat klasikleri kısmında daha detaylı bahsettiğim gibi, bu savaşlar yıllarca ve başarıyla sürüyor, ancak en sonunda Napolyon Waterloo’da yenilgiye uğratılarak sürgüne gönderiliyor (Sürgünden kaçıp kısa bir süreliğine ülkesine dönmüşlüğü de var.)

1815 yılında Bourbon hanedanı geri geliyor ve ülkede mutlak monarşi tekrar kuruluyor. Bourbon Restorasyonu olarak adlandırılan bu dönemde, savaş yaraları sarılırken, bir yandan da aristokrasiye hakları yeniden devredilmeye, Cumhuriyetçilerle ise hesaplaşılmaya çalışılıyordu.

 

Stendhal, Kırmızı ve Siyah:

Restorasyon Dönemi Fransa’sında, bir kasabanın bıçkıhane sahibinin oğlu olan, tek eğitimi bir rahipten aldığı Latince dersi ve Napoleon’un hayatını anlatan bir kitaptan ibaret olan Julien Sorel’in yükselme hırsıyla dolu, aşağılık kompleksiyle kıvranan hayatını konu alır. Napoleon sonrası, devrimin izlerini silerek tekrar mutlak monarşiyi kurmaya çalışan Fransa’da, hem toplumdaki gelenekselciler ile  liberaller arasındaki mücadeleyi, hem de sınıf atlamaya çalışan bu gencin iç mücadelesini görüyoruz. Döneme hiç de uymayan bir şekilde Napolyon hayranı olan bu çocuk, askerlik kariyeri (kırmızı) ile din kariyeri (siyah) arasında kalıyor, ama tutacağı yoldan da önemlisi, bu yolun onu üst zümreye taşıması olduğunu hiç unutmuyor. Yaşadığı iki büyük aşk da, bu amaca alet oluyor, zaman zaman romantik ilişkiden ziyade güç, gurur ve taktik savaşına dönüşüyor.

 

Stendhal, Parma Manastırı:

Napolyon’a duyduğu büyük hayranlık ve kendini kendine ispatlama çabasının birleşmesiyle, Waterloo savaşına gönüllü olarak katılan Fabrice’in hikayesidir. Kafası karışık olan bu genç çocuk türlü maceralara sürüklenir ama benim en çok ilgimi çeken karakter, en saygı duyulası kahraman bu romandaki Parma Başbakanı Kont Mosca’dır.

Stendhal’ın bu iki eserinin ortak noktaları oldukça fazla bana göre. İlki, fark ettiğiniz gibi her iki kahramanın da Napolyon hayranı oluşu. Stendhal’ın da Napolyon’a büyük saygı beslemesi ve birçok seferine onun ordusuyla beraber katılmış olması bunu açıklıyor olsa gerek. Sonra, her iki romanda da iki farklı kadına duyulan aşk ve hayranlık söz konusu; bunlardan biri yaşça büyük, şefkat ve güven veren kadın karakteri, diğeriyse kahramanın yaşına uygun aşk ve heyecan vaat eden genç kadın karakteri. Stendhal’ın hayatında, bunun açıklaması olabilecek bir anne eksikliği, özlemi var mıdır bilmiyorum ama iki aşk arasında kalma ve kafa karışıklığı duyguları oldukça baskın hissediliyor. Yine aynı şekilde her iki baş kahramanın papaz oluşu, romanın bir noktasında mutlaka bir hapishane kulesine kapatılmaları…gibi benzerlikleri de sıralayabiliriz.

 

Balzac, Vadideki Zambak:

Zaman 1810-1820 arası, yani Napolyon’un son demleri ve Bourbon Restorasyonu’nun ilk zamanları. Ancak, okuduğum iki Balzac eserinde de, dönem o kadar ön plana çıkmıyor, kişiler ve onların başından geçenler başrolde (Bu yönüyle Dostoyevski’ye benzettim biraz ama ondaki kişilik ve psikolojik derinliği tam anlamıyla bulamadım).

Bu roman, aslında dönemin klasik konularından birine değiniyor; yükselen genç bir adam, ona bu süreçte yol gösteren yaşça büyük bir kadın, aralarında gelişen aşk… Burada, Felix ve Madam de Mortsauf arasındaki aşk platonik boyuttan ileriye gidemiyor, aslında ikisi de birbirlerini sevmelerine rağmen, “erdemliliğin” ve Hristiyanlığın gerektirdiği şekilde duygular bastırılıyor. İkili arasındaki duygulardan daha ilgi çekici şeyler ise bana göre: Mösyö de Mortsauf’un hastalık hastalığı durumu ve bundan dolayı duyduğu korku ve hıncı karısından çıkarışı, karısının hem onun zorbalıklarına hem de çocuklarının hastalıklı hallerine kendini adaması, Felix’in iki aşk arasında kalırken, bunu haklı çıkarmak için iki kadını kıyaslaması…gibi. Bu arada, sevdiği iki kadını kıyaslarken İngilizlere ve İngiliz kültürüne tabiri caizse güzel giydirmiştir:) Kitap, genel anlamda melankolik ve depresif seyrediyor aslında ama benim en çok içime işleyen kısım, M.de Mortsauf’un kendini sorguladığı 3-5 sayfalık kısa kısım. Bir kadın olarak, aşık olduğu adamdan, çocukları ve görevleri uğruna, büyük bir erdem göstererek uzak durduğuna inanır ve bununla gururlanırken, ikinci kadını ve onun çocuklarını feda etmek pahasına sevdiği adamla aşk yaşadığını öğrendiği anda kafası karışır. Mutlu olmak bu kadar zor muymuş, mutlaka kendini feda etmeli miymiş ve bu fedakarlık gözünde büyüttüğü kadar üstün bir davranış mıymış, dehşetle bunları sorgular ve boşa geçen bir ömrün pişmanlığı hızla bünyeye dolar…Hüzünlü bir an… “Dünyayı fethederek, yüreğimiz aşka hasretle dolarak yola çıkarız; ardından, birikimlerimiz çetin sınavlardan geçtiğinde, insanlara ve olaylara karıştığımızda, hiç farkına varılmadan her şey küçülür ve kül yığınlarının arasında bir parça altın buluruz. Hayat olduğu haliyle budur: büyük iddialar, küçük gerçeklikler!“ (Kitabın Türkiye İş Bankası Yayınları’ndaki 282. sayfasından alıntı)

Son olarak; bu klasik konunun, sürpriz sayılabilecek bir sonu var. Bütün romanın, aslında bir mektuptan oluştuğunu unutmuş olan okuyucu, mesela ben, sonunda heyecanlanabilir ve böyle bitmiş olmasından dolayı ekstra bir keyif alabilir.

 

Balzac, Goriot Baba:

Restorasyon döneminde, burjuva ve aristokratların değişen yaşamlarını ve trajedilerini ortaya koyan bir roman. Realizm akımının en önemli eserlerinden biri olarak kabul ediliyor. Başında, uzunca bir betimleme kısmı yer alır, kişileri ve olayın geçtiği pansiyonu detaylı bir şekilde anlatır Balzac. Bazıları için bu kısım sıkıca olabilirken, akıcı tarzı ve tatlı tatlı anlatımıyla benim çok hoşuma gitti.

Orta halli bir mahalledeki bir pansiyonda, orta halli gelirleri olan, ancak çok farklı geçmişleri ve mizaçları olan insanları toplar bu roman. İhtilal sonrası, yaptığı erişte ticaretiyle çok zenginleşmiş olan Mösyö Goriot, taparcasına sevdiği kızlarını evlendirdikten ve bütün gelirini onlara verdikten sonra, üç kuruşla hayatını idame ettirmeye çalışır. Ancak bütün fedakarlıklarına rağmen kızları bir türlü mutlu olamazken, adamcağız da hiç huzur bulamaz ve kendisini hep yetersiz bulur. Aşırı vericilik ve çocukça bencillik bütün çirkinliği ile önümüze serilir, bu ikisinin birbirlerini nasıl beslediklerini, her iki tarafın da kendine biçtiği görevi nasıl içselleştirdiğini ve her duygunun aşırısının nasıl mutsuzluk getirdiğini çok net görürüz. Bütün bu tabloya şahit olan Rastignac karakterini de, bir yandan yükselmek için gerekli entrikaların içine girmeye çalışır, diğer yandan da bu ikiyüzlülüklerden tiksinirken görürüz. Ölüm döşeğinde kızlarını yanında bulamayan Goriot Baba’nın yanında da yine aynı Rastignac vardır.

Evlatların bencilliği iç sızlatırken, bir yandan da kültürlerin göreceliliği tatlı örneklerle karşımıza çıkar. Kocasından para istemek zorunda kalan Goriot Baba’nın kızlarından birinin “Bir kadın olarak ben, kocamdan para istemek utancına düşeyim, bu kadar küçüleyim…” konulu serzenişlerini okurken istemsizce bunu ülkemize uyarladım, yüzümde bir tebessüm oluştu.

Balzac, romanlarının büyük bir çoğunluğunu “İnsanlık Komedyası” adı altında birleştirmiş ve çoğunlukla aynı karakterleri kullanarak, her romanda başka birini baş kahraman olarak incelemiştir. Bütünlük sağlayan zekice bir fikir olduğunu düşünüyorum, ancak maalesef okuduğum 2 eserinde böyle karakterlerle karşılaşmadığım için, teoride güzel olan bir fikrin uygulamaya nasıl yansıdığını bilemiyorum.

Şimdilik burada nokta koyuyorum, Fransız edebiyatının devamı için bekleyiniz:)

 

Yazının devam bölümü “Vol.2” yayınlandı! Yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?