Çocukluğumdan beri boş vakitlerimin çok ciddi bir kısmını kitap okuyarak geçiren biri olarak, bilinçli bir şekilde kitap okumanın ne demek olduğunu 30’lu yaşlarımda fark etmiş olmak canımı sıktı doğrusu. Şimdi bunu telafi etmeye çalışırken, üniversitede Politika okurken bile göstermediğim bir özenle ilgili dönem kitaplarını okumadan önce tarihini ve önemli siyasal olaylarını çalışıyorum Bunu yapmışken de çok özet bir şekilde ilgilenenlerle paylaşmak istedim.

Dünya Klasikleri deyince ilk akla gelen 19. yy Rus Klasikleri oluyor. Okuduğumuz romanda, sadece ön plandaki olay örgüsünü değil, kahramanların kişilik çatışmalarını oluşturan dönemin sosyolojik olaylarını ve toplumun siyasal gündemini de anlamak istiyorsak (ki isteyin lütfen, çok daha derin ve keyifli bir deneyim), tarihi hakkında kabaca bir fikrimiz olması şart bana göre. Buyurun size çok özet bir şekilde 19-20.yy Rusya’sı ve bunlara değinen romanları:

Rusya, Çarlıkla yönetilen bir ülke. Aristokratlar, o dönemde birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi, toplumun en üst tabakası olarak birçok imtiyaza sahip. Toprak köleliği sistemi var, bu da toprakla beraber üzerinde yaşayan köylülerin de alınıp satıldığı anlamına geliyor. Bu sistem, 1861 yılında bir yasa ile kaldırılmış, feodalite zayıflamış ve merkezin etkisi artmıştır. Batılılaşma yönünde bir adım olarak kabul ediliyor olsa da, zaman zaman hem köylüler hem aristokrat zümre buna uyum sağlamakta zorlanmış, herkesin rolunun sınırlarının belli ve alışıldık olduğu eski yaşamı özler olmuşlardı.

Gogol, Ölü Canlar

Gogol, bu eseri birkaç cilt olarak tasarlamış, ancak hakkını vererek yazabildiğinden bir türlü emin olamadığı 2. cildi, yaşadığı bir psikolojik buhran sonucu yakmıştır. Bugün okuduğumuz roman, aslında tamamlanmamış bir romandır ve sonlarına doğru eksik bölümler, yarım hikayeler göze çarpar. Buna rağmen, okunduğu için asla pişmanlık yaratmaz. 1820’lerde geçen bu roman, toprak köleliğinin, köylülerin ve toplumdaki yozlaşmanın hicvedildiği bir eser.

Kahramanımız Çiçikov, çocukluğundan beri statü sahibi bir insan olmak için yanıp tutuşmakta, bunu elde etmenin en kolay yolu olarak da ölmüş, fakat devlet kayıtlarından düşmemiş köylü köleleri, yani “canları“çok ucuza satın alarak, kendini yüzlerce köleye sahip bir adam olarak göstermekte bulmuştur. Bu amaç doğrultusunda insanlarla kurduğu ikiyüzlü ilişkiler, verdiği rüşvetler, çok zeki olduğuna inanarak oynadığı oyunlar, takındığı tavırlar oldukça komik bir yergi dili ile anlatılıyor. Hani bazen bir arkadaşınız sizi eleştirir ama bunu o kadar zekice, bir yandan da kalp kırmadan komik bir şekilde yapar ki, “laf mı soktu bu şimdi bana…?!!” diye düşünürsünüz ama kızamazsınız ya… Öyle bir his yaratıyor romanın genelindeki anlatım uslubu.

Bu kadar keyifle okunan bu romanın, yazarında bir yetersizlik ve memnuniyetsizlik hissi uyandırmış olması için ise ancak “Yazık…İnsanın kendi içindeki sübjektif çatışmaları boşu boşuna hayatını zehrediyor!” diyebilirim.

Anton Çehov, Vişne Bahçesi

Toprak köleliği kaldırılmış, burjuvazi yükselmeye başlamış ve aristokratlar, yeni Batılı düzene ayak uydurmakla eski düzene sarılıp “Rus değerlerine” sahip çıkmak arasında kalmışlardır. Tam da böyle bir tabloyu anlatan tiyatro eseridir. Özellikle imtiyazlı olanların, artık o günlerin geçmişte kaldığını idrak etmelerinin ne kadar hüzünlü olduğu ve değişen gerçekliğe adapte oluşlarının zorluğu göze çarpıyor.

Tiyatro eseri okumaktan sıkılmıyorsanız, ki ben pek kendimi veremiyorum ama 80-90 sayfalık oldukları için uçak yolculuğunda iyi gidiyorlar, Vanya Dayı da keyif verebilir.

İvan Turgenyev, Babalar ve Oğullar

1850’lerde, yine toprak sahibi feodallerin hayatlarına göz atan bir roman. Dönemin sosyal yapısını göstermekle beraber, daha çok bireylerin psikolojisine, düşünce yapısına ve iç çatışmalarına değinen bir roman olması sebebiyle beni çekmiştir.

Babalar ve Oğullar, nihilist olduğunu iddia eden yüksek egolu doktor Bazarov ile, ona hayran arkadaşı/ öğrencisi Arkadiy’in hayatları ve çevreleri ile olan ilişkilerine dayanır. Romantik düşünceleri kendine kesinlikle yakıştıramayan ve kendini gereğinden fazla ciddiye alan Bazarov’un başına gelenleri burada anlatmayacağım ki sizin okuma zevkinizin tadını kaçırmayayım. Ancak beni en çok etkileyen kısmın, Bazarov’un ailesiyle olan ilişkileri olduğunu söylemeliyim. Onlardan utanması ve dahası onlarla geçirdiği vakitlerden sıkılması, yaşlı ebeveynlerinin bunu hissetmesi ve oğullarına olan aşırı düşkünlüklerine rağmen onu sıkmamak için gösterdikleri naif çabalar, her iki tarafın da doğal davranamamaktan kaynaklanan tutuklukları ve işte bir garip yaraya dönüşen, iç sızlatan aile olma karmaşası.

İvan Gonçarov, Oblomov

Dikkat, kafanızdaki “klasik edebiyat eseri” kavramına uymayabilir Benimçok beğendiğim, ancak çevremdeki bazı insanlardan da “çok kötüymüş” yorumunu duyduğum, ya çok sevilen ya da hiç hoşlanılmayan, sanırım pek arası olmayan bir eser.

Oblomov, 1850’ler Rusyası’nda yaşayan, uzak bir yerlerde bir köyün sahibi olan ancak yıllardır köyüne hiç uğramamış, günlerini evinden hiç çıkmadan geçiren, tembel bir Rus soylusudur. Ancak Oblomov’a “bir tembel” diyerek geçiştirmek, bu eserin ruh durumuna büyük haksızlık olur. Benim gibi kronik bir rahatsızlığı olup zaman zaman ciddi bitkinlik ve yorgunluk nöbetleriyle mücadele eden kişiler Oblomov’la yaşadığım özdeşleşmeyi çok iyi anlayacaklardır Evinden çıkmak bir yana, yatağından kalkarak üzerinden pijamasını çıkartabilmesinin bile büyük bir mesele olduğu, bu “nerdeyse terliğini giyeyazdı, sonradan vazgeçip tekrar uzandı.”, “mektup yazmak için kalemi alacağı sırada uykusu geldi.” veya “uşağı kıyafetini getirmek için odaya döndüğünde onu yatmış düşünürken buldu.” benzeri cümlelerle traji-komik bir şekilde anlatılır. Ama dediğim gibi buna “tembellik” demek yüzeysel olur. Bu tavrının altında farklı etkenler yatar: çocukluğunda köyünde alıştığı yaşamın dinamikleri (Oblomov’un Rüyası bölümünde renkli bir şekilde anlatılır), değişen Rus toplumuna ayak uyduramaması sebebiyle düşüncelerinde ve evinde herkesten uzak yaşamayı daha güvenli bulması, kendini ve hayatını değiştirmeye gücü olmadığını iddia ederken aslında bunu zaten istemediğini itiraf edememesi… gibi. Arkadaşı Ştoltz, Oblomov’un zıttı, hayatında sürekli amaçları olan, enerjisi bitmeyen ve yeni Rusya’yı temsil eden karakter olarak karşımıza çıkar. Ön planda olmamakla beraber, benim enteresan bulduğum, tat katan gizli kahramanlardan biri de uşak Zahar. Kitabı okurken bir gözünüz de sobanın üzerinden atlayarak emirlere itaat etmeye giden, sonrasında da sobasına geri dönen bu adamda olsun

Bu romandan sonra Oblomovluk, bir varoluş şekli olarak algılanmaya başlar ve insanın bilinçli olarak seçtiği bir atalet hali olarak tanımlanır. Hani bazen hepimiz kafamızda bazı planlar kurar, mevcut durumumuzdan şikayet eder ama bir türlü harekete geçerek bunu değiştiremez, mutsuz bir şekilde pineklemeye devam ederiz ya. İşte o halin bir ömre sirayet ettiği ve bu eylemsizliğin de insanoğlunun isterse seçebileceği bir hak olduğu ile ilgili bir romandır bu.

Şimdi romanlara ara vererek, tekrar tarihe dönelim:

Fransız Devrimi sonrası başlayan Napolyon savaşlarında, ilk etapta tarafsız kalınsa da, Napolyon’un Rusya’ya saldırması sonucu onlar da savaşmaya başlamış, başta alınan yenilgilere ve düşmanın Moskova’ya kadar girmesine rağmen işler bir süre sonra değişmiştir. Fransızlar, hem soğuk hava hem açlık hem de birtakım taktik hatalar sebebiyle Moskova’dan çekilmek zorunda kalmışlar, kan kaybetmeleriyle beraber Ruslar ve diğer ittifak ülkeleri tarafından Paris’e kadar kovalanmışlardır. Daha sonra hepimizin bildiği Waterloo savaşında kesin yenilgi gelmiş ve Viyana Kongresi’yle (1815) Avrupa’da monarşi ve güçler dengesi yeniden oturtulmaya çalışılmıştır.

 

Tolstoy, Savaş ve Barış

Tam da bu dönemi, 1805-1820 arasındaki Çarlık Rusya’sında, asil birkaç ailenin savaş öncesi, esnası ve sonrasındaki hayatlarını anlatır. Genç erkekleri, savaşın bir kahramanlık fırsatı, şanlı şerefli bir er meydanı olduğu inanışından alır; kopan kollar bacaklar, bozulan psikolojiler, ne için savaştığına dair duyulan şüpheler yardımıyla olgun (belki de donuk) adamlar noktasına taşır. Yani, savaşın gerçek yüzünü, zorluğunu ve anlamsızlığını çok güzel anlatır. Çok güzel anlattığı bir diğer şey de, tarihin göreceliliği, kimin anlattığına göre değişen yüzü ve aslında “gerçek kahramanlık” diye bir şey olmadığıdır.

Tarihte ve siyasette, neden-sonuç ilişkisi hiçbir zaman çok net olmamış, yapılmak istenenle anlaşılan, gizli niyetlerle diplomasi, iç hesaplarla dış etkiler hep birbirine karışmıştır (Sanırım bunu hiç kimse Henry Kissinger, Diplomasi kadar iyi anlatamamıştır). Tolstoy, Rus kahramanı ilan edilen General Kutuzov ile Napolyon’un stratejileri hakkında yaptığı hiciv içeren yorumlarla, aslında bu savaşta birçok şeyin şansa dayalı olduğunu, zafer diye bir şeyle övünülmesinin anlamsızlığını önümüze koyar. En çok aklımda kalan kısımlar, Fransız ordusunun Moskova’ya kadar çekilmesinin bir taktik başarısı değil, Kutuzov’un cesaretsizliği ve ataletinin bir sonucu olduğu; “zaten Napoleon o esnada grip olmasaydı, kuşatmanın zinhar başarısızlıkla sonuçlanmayacağı…” görüşleriydi.

Tolstoy, Anna Karenina

Soylu aileler, yasak aşklar, gurur, kan, gözyaşı…Evet çok önemli bir eser, inkar edilemez ama şaşırtmayan ilerleyişi, beklenen sonu ile benim favorilerim arasında değil maalesef. Bana en farklı gelen çiftçi Levin karakteri oldu, bu karakterle Tolstoy’un kendisini anlattığını söylerler.

 

Burda izninizle nokta koyup biraz soluklanmak isterim, çünkü anlatılacak daha nice romanlar var. Tadı kaçmasın, sonraya bırakalım.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?