Deniz Doğruyol ile: "Bir Kere Oldum, Bin Kere Doğdum" Sergisi Üzerine
Sanatçı Deniz Doğruyol’un kişisel dönüşüm, kayıp ve yeniden doğuş temalarına odaklanan yeni sergisi “Bir Kere Oldum, Bin Kere Doğdum”, 7 Ağustos itibariyle Ataköy Baruthane’de sanatseverlerle buluştu. Doğruyol’un yeni bedenlere dönüştürdüğü etkileyici figürler ziyaretçileri hissetmeye, yazmaya ve hatırlamaya çağırıyor. İBB Kültür ve İBB Miras’ın katkılarıyla gerçekleşen “Bir Kere Oldum, Bin Kere Doğdum” sergisi, 25 Ocak 2026 tarihine kadar pazartesi hariç her gün 10.00-18.00 saatleri arasında Ataköy’de bulunan Baruthane’de ücretsiz olarak sanatseverleri bekliyor. Sanatçının papier-mâché (kâğıt hamuru) tekniğiyle ürettiği heykellerden oluşan küratörlüğünü Ceylan Önalp’in üstlendiği sergide Ataköy Baruthane’nin taş duvarları arasında yer alan figürler, kayıp, dönüşüm ve yeniden doğuş temalarıyla kişisel bir ritüel alanı yaratıyor. Serginin açtığı düşünce alanlarını, yaratım sürecini sanatçı Deniz Doğruyol ile konuştuk.
Deniz Hanım merhabalar. “Bir Kere Oldum, Bin Kere Doğdum” başlıklı yeni serginizin isminin oldukça vurucu olduğunu belirtmek isterim. Biraz bu ismin nasıl ortaya çıktığını anlatır mısınız? Başlık, sizin sanat dünyanız ve serginiz hakkında neler söylüyor?
“Bir Kere Oldum, Bin Kere Doğdum” aslında hem hayatımın özeti hem de bu serginin ruhunu taşıyan bir ifade. Kendimi bildiğimden beri dönüşüme inanan biriyim; her dönemeç, her çözülme, her içsel hareket beni yeniden kuran bir eşik oldu. Uzun süredir içimde devam eden yoğun bir dönüşüm sürecinin olgunlaştığı bir anda *bu başlık “ben burdayım” dedi. Bu cümle sadece benim yolculuğuma değil, serginin yer aldığı Baruthane’nin tarihine de denk düşüyor. Baruthane defalarca dönüşüm geçirmiş, küllerinden yeniden kurulmuş bir mekân; tıpkı insanların ve toplumların da zaman içinde şekil değiştirerek yeni anlamlar, yeni başlangıçlar üretmesi gibi. Sergide kullandığım kâğıt hamurunun suyla çözülüp tekrar forma kavuşması da bu evrensel döngünün malzemeyle kurduğu en somut bağ. Bu başlık, böylece tek bir kişisel hikâyeden çok daha fazlasını temsil ediyor: İnsanların, kültürlerin ve mekânların kendilerini sayısız kez yeniden tanımlama, yeniden yaratma gücünü… “Bir Kere Oldum, Bin Kere Doğdum” benim için yaşamın sürekli yenilenen ritmini ve hepimize ait dönüşüm potansiyelini anlatan bir ifade.
Serginizde kişisel dönüşüm, kayıp ve yeniden doğuş temalarına odaklanıyorsunuz. Bu temalar, yaşayıp giderken içine düştüğümüz çıkmaz döngülerin, sonsuz uğraşıların sebebi ya da sonucu olarak bize katılıyor. Onların ardından gitmek size nasıl bir yaratıcı alan sağladı?
Kayıp, dönüşüm ve yeniden doğuş temaları aslında hayatın kimseyi es geçmeyen evrensel döngüleri. Hepimiz zaman zaman aynı çıkmazların içinde dönüp duruyoruz; ben de bu döngüleri kendi içimde yıllarca gözlemledim. Fakat onları bastırmak ya da yok saymak yerine, izlerini sürmeyi seçtiğim noktada yaratıcı alan açılmaya başladı. Bu temaların ardından gitmek bana önce bir durma, sonra bir dinleme alanı sağladı. Çünkü dönüşüm dediğimiz şey çoğu zaman büyük bir kırılma değil; küçük, sessiz, mikro hareketlerin toplamı. Kayıp duygusu da öyle… Bir şeyin tamamen yok olması değil, biçim değiştirerek başka bir hâle kavuşması. Bu fark ediş, benim için üretimde çok özgürleştirici bir kapı açtı. Sergide kullandığım kâğıt hamuru tekniği de aslında tam bunu anlatıyor: Dağılma ,teslim olma ,yeniden form bulma…
Teoride zayıf gibi görünen bir materyal, katmanlandıkça dayanıklılığa dönüşüyor. Bu süreç bana şunu öğretti: Döngü dediğimiz şey bizi tüketen bir tekrar değil; her seferinde kendimizi başka bir yerden görebilme ihtimali. Bu temaların peşinden gitmek, bende hem kişisel hem de kolektif bir alan açtı. İnsanların hikâyeleri, toplumların geçirdiği dönüşümler, kültürlerin taşıdığı izler… Hepsi birbirine çok benziyor. Dolayısıyla benim için bu sergi, yalnızca bireysel bir yüzleşme değil; insanın kendi varoluşunu sürekli yeniden kurma yeteneğini görünür kılan yaratıcı bir zemin oldu.
Yeni bedenlere dönüştürdüğünüz etkileyici figürler ziyaretçileri hissetmeye, yazmaya ve hatırlamaya çağırıyor. Bu çağrı ile insanlara tekrar hatırlatmak ve onların görmesini sağlamak istediğiniz gerçek nedir?
Figürlerin her biri aslında tek bir şeyi tekrar hatırlatmak için orada: İnsanın kendi iç sesini, kendi özünü ve kendi hikâyesini yeniden görme kapasitesini. Biz çoğu zaman hayatın hızında, beklentilerin gürültüsünde, kendimize ait olan en temel duyguları unutur hâle geliyoruz. İnsan, hissetmeyi, durmayı, bir anlığına kendiyle yüzleşmeyi erteleye erteleye en yakınındaki kendine yabancılaşıyor. Benim figürlerim, bu yabancılaşmayı tersine çevirmek için bir davet niteliğinde. Onları yeni bedenlere dönüştürmekteki amacım; kırılganlığı, hafızayı, oyunu, çocukluk sezgilerimizi ve içsel titreşimlerimizi yeniden aktive etmek. Çünkü hatırladıkça iyileşiyoruz; yazdıkça yüklerimiz hafifliyor; hissettikçe yeniden bağlantı kuruyoruz. Ziyaretçilerin yazması, not bırakması, figürlerle içsel bir temas kurması aslında çok basit ama çok güçlü bir gerçeği görünür kılıyor: Her insan kendi hikâyesinin taşıyıcısıdır ve hayatın en derin dönüşümleri dışarıdan değil, içeriden başlar. İşlerimin taşıdığı çağrı aslında çok yalın: Bir anlığına durmak, hissetmek ve hatırlamak… Çünkü insan kendi rehberliğini çoğu zaman dışarıda arasa da yön duygusu içeriden filizleniyor. Pratiğimde beni en çok çeken şey de tam olarak bu: Hayatın içimize bıraktığı küçük izlerle, unutulan duygularla, yarım kalan cümlelerle yeniden rastlaşabilmek. Ve eğer bakmayı seçerseniz, her figürde kendinizden bir parçayı, kendi yolculuğunuzun bir izdüşümünü görmeniz mümkün.
Gerçek, bizi kuşatan dış faktörlerden dolayı elimizden alınmış durumda. Serginizdeki eserlerin bu konuda yaptığı bir çağrı var gibi. Sizce gerçeğimizi tekrar elimize almak ne kadar mümkün? Ve bunu aramanın yolları ne olmalı?
Bence gerçek hiçbir zaman tamamen elimizden alınmış değil; sadece üzeri gürültüyle, beklentilerle, toplumsal rollerle ve hızla örtülmüş durumda. Biz o gürültüye alıştığımız için gerçeği kaybettik sanıyoruz. Aslında gerçek, insanın içsel algısında hâlâ sessizce duruyor. Sergideki eserlerin yaptığı çağrı tam da burada anlam kazanıyor: Kendi iç sesine yaklaşmak, durarak bakmak, hissetmek ve sorgulamak… Benim için gerçek, dış dünyanın dayattığı tanımlardan çok; sezgiyle, deneyimle ve içsel dikkatle şekillenen kişisel bir bilgi. Bu bir “bulma” eyleminden ziyade bir “hatırlama” hâli. Çünkü gerçek dışarıda aradığımız bir şey değil; içimizde yeniden temas kurmamızı bekleyen bir varlık. Bir nevi kendi mabedinde yeniden buluşmak gibi… Kendi merkezine dönmek, kendi hakikatine içerden dokunmak. Bu yüzden işlerim izleyiciyi bir eyleme davet ediyor: Bak, hisset, dokun, yaz, hatırla… Çünkü insan kendi mabedine döndüğü anda, gerçeğini de yeniden eline alıyor.
Carl Jung’un arketip kuramından ilham alan serginiz geçmişten gelen kırık parçaları dönüştürerek yeni bir benliğe alan açıyor. Geçmişe bugün bulunduğumuz noktadan bakmanın ve onunla ilişki kurmanın kişi için nasıl anlam inşası oluşturacağını düşünüyorsunuz?
Jung’un arketip kuramı bana şunu hatırlatıyor; geçmiş, aslında tamamen geride kalmış bir zaman değil; bugünümüzün içinden kendini hâlâ hissettiren, kimi zaman gölgede kalan, kimi zaman da çocukluğun tazeliğiyle yeniden beliren bir yapı. Jung’un “arketip” dediği kavramlar yani insanlığın ortak hafızasında yer alan evrensel davranış ve his örüntüleri, bu kırık parçaların neden bugüne taşındığını anlamak için güçlü bir mercek sunuyor. Çünkü hiçbir kırılma bütünüyle kaybolmuyor; sadece başka bir forma geçerek iç dünyamızda yaşamaya devam ediyor. Bugün bulunduğumuz noktadan geçmişe bakmak, kişinin kendi hikâyesini yeniden okuma imkânı yaratıyor. Geçmişi bir yük ya da kapanmış bir dosya gibi değil, bugünü şekillendiren bir malzeme olarak gördüğümüzde anlam bambaşka bir yere taşınıyor.
Benim için anlam inşası tam burada başlıyor: Geçmişi doğrusal değil, döngüsel bir hafıza olarak görmek. Kırık parçaları bir eksiklik değil, dönüşme potansiyeli taşıyan unsurlar olarak kabul etmek. Gölgede kalmış olanı görünür kıldığımızda bugünkü benliğin genişlediğini fark etmek. Sergideki figürlerin yeni bedenlere kavuşması da bunun görsel bir karşılığı. Her figür hem geçmişten taşıdığı izi koruyor hem de yeni bir benlik ihtimaline kapı aralıyor. Bu bana göre, kişinin kendi içsel tarihini yeniden kurabilme gücünün bir metaforu. Geçmişle bugünün perspektifinden temas ettiğimizde mesele yalnızca “tamir” değil; anlamın yeniden kurulması oluyor. Ve bu süreç bizi geriye değil, ileriye taşıyor. Çünkü anlam, geçmişle bugün arasında kurabildiğimiz o net, dürüst ve içten bakışla doğuyor.
El yazınızla duvarlara yazılmış kısa cümleler, kâğıttan tuzluklar ve dilek ağacı gibi yerleştirmeler izleyicileri serginin bir parçası haline getirmeyi hedefliyor gibi. Serginiz aracılığıyla izleyicinizle nasıl bir iletişim kurmak istediniz?
Sergideki el yazısı cümleler, kâğıttan tuzluklar ve dilek ağacı izleyiciyi mekânın pasif bir gözlemcisi olmaktan çıkarıp kendi iç dünyasına doğru küçük bir adım atmaya davet ediyor. Çünkü bazen en basit temaslar bir not yazmak, bir kâğıdı açmak, bir cümleye dokunmak insanın içine en hızlı açılan kapılar olabiliyor. Kalp atışı yerleştirmesi ise bu etkileşimin en temel tetikleyicilerinden biri. Kalp sesi, herkesin ortak ritmi. Mekânda duyulduğu anda beden farkındalığı artıyor; izleyici kendi iç sesini, kendi varlığını daha yoğun hissediyor. Bu ritim, izleyicinin sergideki diğer öğelerle kurduğu bağı derinleştiren sessiz bir rehber gibi çalışıyor. Ben izleyiciyle hiyerarşik bir “sanatçı–seyirci” ilişkisi kurmak yerine, ortak bir alan açmayı önemsiyorum. Sergideki her küçük eylem, kişiyi kendi iç sesine biraz daha yaklaştıran bir temas noktası. Yazılar, oyunlu kâğıtlar, dilek ağacı ve kalp atışı… Hepsi birlikte, izleyicinin kendi hikâyesini mekâna bırakabileceği bir karşılaşma anı yaratıyor.
Serginiz papier-mâché (kâğıt hamuru) tekniğiyle ürettiğiniz heykellerden oluşuyor. Bu biçim, anlatmak istediğiniz meseleler için nasıl bir yaratıcı alan sağladı?
Papier-mâché benim için sadece bir teknik değil; dönüşümün en yalın ve en dürüst hâli. Kâğıdın suyla buluşup çözülmesi, sonra yeniden bir bedene dönüşmesi bana doğadaki döngüleri toprağın ayrışıp yeniden filizlenmesini, kuruyup tekrar canlanmasını hatırlatıyor. Bu yüzden malzeme, serginin hikâyesinde en büyük eşlikçilerimden biri. Kâğıt hamuru ilk bakışta kırılgan görünür ama katmanlandıkça güçlenir; tıpkı insanın kendi deneyimleriyle yeni bir bütünlük oluşturması gibi. Geçmişten gelen parçaların dağılıp başka bir forma kavuşabilme ihtimali, malzemenin doğasıyla birebir uyum içinde. Teknik olarak da papier-mâché bana geniş bir yaratıcı alan açıyor: kâğıdın hafızası, suyun çözücü gücü ve yoğurma sürecinin ritüel hâli. Her katman, hem malzemenin kendi geçmişini taşır hem de yeni bir benlik ihtimaline alan açar. Bu yüzden papier-mâché, bu sergide sadece bir malzeme değil; çözülme–teslim olmaz- yeniden oluşma döngüsünün hem metaforu hem de bedeni. Doğanın kendi döngüsünden de beslenen bu süreç, anlatmak istediğim dönüşüm halinin tam karşılığı.
Sergilerin gerçekleşeceği mekânlar, eserlerin anlam dünyasına katkı sağlamada önemli bir yer tutuyor. Baruthane bu anlamda serginizin dünyasına nasıl yardımcı oldu?
Baruthane, serginin dünyasını kurarken sadece bir mekân değil; başlı başına bir anlatı ortağı oldu. Burası 15. yüzyıldan itibaren Osmanlı’nın barut üretim alanı olarak kullanılan, defalarca yangın geçirip her seferinde yeniden kurulan bir yapı. Tarihi boyunca sürekli bir dönüşüm, yeniden kurulma ve evrilme hâli taşıyor. Bu döngüsel tarih, serginin temasına çok yakından dokunuyor. İşlerimdeki çözülme-teslimiyet–yeniden var olma hâli ile Baruthane’nin kendi geçmişi arasında doğal bir paralellik var. Kâğıdın suyla çözülüp yeni bir bedene kavuşması neyse, bu mekânın defalarca küllerinden doğması da aynı ritmi taşıyor. Baruthane’nin geçmişte savaş için hammadde üreten bir yer iken, bugün “kendine bakma, içsel barış, kendi döngünü fark etme, toplumsal dönüşüm” gibi tamamen başka bir anlam arayışına ev sahipliği yapması benim için çok kıymetli. Sanki mekânın kendi dönüşüm hikâyesi serginin vaadini büyütüyor, içeriğini derinleştiriyor. Ayrıca bu alanın bugün bize İBB Kültür ve İBB Miras tarafından yeniden kazandırılmış olması da serginin kavramsal çerçevesine büyük bir anlam katıyor. Çünkü burada sadece fiziksel bir yapı restore edilmedi; şehrin hafızası da yeniden görünür kılındı. Benim sergim de tam olarak bu hafıza ile bugünün ilişkisinde nefes alıyor. Kısacası Baruthane, bu sergide yalnızca bir fon değil; dönüşümün, yeniden doğuşun ve zaman içinde anlamın şekil değiştirme gücünün yaşayan bir parçası. Serginin fikri, Baruthane’nin tarihsel hafızası ve papiermâché’in dönüşüm dili ve kimyası bir araya geldiğinde, ortaya sadece bir sergi değil; mekânın, malzemenin ve insanın aynı döngüde buluştuğu bütüncül bir yeniden doğuş alanı çıkıyor.
Kapak Fotoğrafı: Deniz Doğruyol
İlginizi çekebilir: Enes Kudu’dan Erman Çobanoğlu ile Röportaj

Enes Kudu 











Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!