Ataerkil sistemin herkese eşit şartlarda özgürlük sunmadığı ve hatta kendi normlarının dışında gördüklerine karşı takındığı sınırlayıcı kodlar, toplumun bireyleri üzerinde de yıkıcı sonuçlara yol açıyor. Bazen sözlü bir ifade, bazen de sadece bir bakışın ağırlığının yarattığı yüzleşme ve beraberindeki o dönüşüm, baskılarla şekillenmiş bir geçmişin dışa vurumu oluyor. Yalnızca sinema alanında değil, sanatın pek çok dalında üretimler gerçekleştiren Dilay Şengül de kısa metrajı “Vermilyon” da bu konuyu tüm çarpıcılığı ile işliyor. Bahadır’ın Bahar’la arasında kıskançlıkla başlayan gerilim yükselmesi sonucu hem karşısındakiyle hem de içinde bastırdığı kadınla yüzleşmek zorunda kalmasını anlatan film, cesur ve sert üslubuyla seyircisi üzerinde adeta bir soğuk duş etkisi yaratıyor. Ben de bu vesileyle başrollerini Damlanur Kandemir ve Oğuzhan Dümer’in paylaştığı film üzerine sevgili Dilay ile gerçekleştirdiğim röportajda merak ettiğim soruların peşinden giderek hikâyeye, vermek istediği mesajlara ve film üretimine dair konuşma fırsatı buldum. Keyifli okumalar dilerim.

Dilay Şengül | Fotoğraf: Dilay Şengül

Film hakkında konuşmadan önce dilersen okurlarımız için seni daha yakında tanıyalım. Dilay Şengül’ü nasıl tanıtmak istersin?

Ben kendimi hep sorumluluk almak üzere yaratım sürecinde olan bir birey olarak tanımlayabilirim. “Üretiyor olmak” için sanatın kolunu bacağını yakalayıp alternatif her yolda düşüncelerimi dışa vurduğum; anneme şiirler yazdığım, yeğenime filmler yaptığım, bütün kadınları eserlerimde andığım, queer’lerin haklarını akademik çalışmalarımda gözettiğim bir dünyanın içindeyim.

Seni yalnızca Vermilyon’un yönetmeni olarak tanıtmak doğru olmayacak çünkü kısa-uzun metraj, belgesel, klip, reklam, dizi, tiyatro gibi pek çok alanda üretim gerçekleştiriyorsun. Esasında bu da “Sanat bir dışavurum benim için. Sanatın herhangi bir koluna yapışmadığım, üretmediğim, tüketmediğim, kusmadığım, dışa vurmadığım gün öldüğüm gündür.” ifadeni en net biçimde yansıtıyor. Bu denli farklı alanda emek veren bir sanatçı olarak tüm bu sanat dalları senin üretim metodunu, yer aldığın projelere ve dünyaya bakış açını nasıl şekillendirdi, şekillendirmeye devam ediyor?

Benim aklıma hep bir dert düşüyor en başında. Sonra bu derdi daha fazla insana en güzel hangi yolla ulaştırabilirim diye düşünüyorum. Bu düşünce benim yolumu bazen film yapmaya, bazen şiir yazmaya, bazen fotoğraf çekmeye, bazen makale yazmaya, bazen dans etmeye, bazen yapay zekaya çıkartıyor. Üretim alanım genişledikçe beynimdeki damarların da genişlediğini hissederim hep.

vermilyon-afis
Vermilyon (Afiş) | Afiş Tasarım: İnci Mısırlıoğlu

Yönetmenliğini yaptığın Vermilyon’u Damlanur Kandemir’in hikayesinden perdeye taşıdın. Hikayeyi okuduğunda “Bunu kısa metraj olarak perdeye aktarmalıyım.” cümlesini kurmanda hangi faktör(ler) etkili oldu?

Damlanur bana ilk geldiğinde memleketimizdeydik, Sakarya’da. Bir kafede oturuyorduk ve “Dilay tam bir film hikayem var.” dedi. Kendisiyle 7-8 yıllık bir dostluğumuz var. Benim sinemaya olan tutkumu çok bilir. Projeyi benimseyeceğime çok inanmıştı o masada konuştuğumuzda. Ben de “Ben bunu film yaparım.” dedim bahsi geçen kafede. O da hemen çekmek hatta oynamak istedi filmdeki Bahar karakterini. “Bizim hikayemizi en iyi biz yaparız”a ben çok inanırım. Öyle de oldu. Damlanur, Bahar oldu.

Vermilyon’un izlediğimiz halini alması da son derece farklı badirelerden geçti. Dilersen buna da değinelim yeri gelmişken.

Kısa çekmek hep çok zor bu ülkede. Çok fazla yapımcılarla iletişimim olmuştu bu yolda. Hatta 2023 yılının şubat ayında sete bir gün kala o zaman projenin yapımcılığını yapanlar tarafından iptal edildi set. O gün önce Vermilyon’a sonra sinemaya küseceğim sandım. 4-5 ay uyudum, sustum. Vermilyon üzerine hiç konuşmadım. Sonra bu filmin yapımcısı ben olacağım dedim. Aç kalınca kısa film çekebiliyorsun bu ülkede. Aç kaldım, mutluyum.

vermilyon-1
Vermilyon | Fotoğraf: Berke Liznak

Filmin ismi, Çin kırmızısı anlamına da gelen ve zincifre adlı mineralden üretilen parlak kırmızı renk olan Vermilyon. Bu ismi seçmenin somut yansımalarını filmdeki belli başlı tercihler vasıtasıyla görebiliyoruz açıkça. İsim olarak başka seçenekleri de hiç düşündün mü?

Hayır düşünmedim. Her film bana bir renk veriyor. Ben bu rengi filmin ismi yapmayı çok anlamlı buluyorum. Hatta 2021 yılında çektiğim ilk kısa filmimin adı da Galibarda’ydı. Renkler, renklerin hissettirdikleri, renklerin manipülasyonu, renklerin farklı tonlarının acayip isimleri… Tam benlik kafalar.

Vermilyon bizi tek mekanda karanlık atmosfere sahip bir hikaye ile baş başa bırakıyor. Bahadır ve Bahar arasında kıskançlıkla başlayan gerilimin tonunu seyirciye yansıtmak bakımından hiç kuşku yok ki son derece dar bir alana sıkışan hikaye, her saniye diken üstünde tutan diyaloglar eşliğinde yaklaşık altı dakika boyunca etkisini kaybetmiyor. Senin için bu hikayeyi tek mekanda anlatmak, karakterlerinin içine düştüğü sıkışmışlık hissiyatına hizmet eden bir tercih oldu diyebilir miyiz? Tek mekanda çalışmanın dezavantajlarını yaşadın mı hiç?

Tek mekan; bütçesel ve yapımsal kolay ve tercih edilebilir olmuştur hep. Bir dezavantajı olduğunu düşünmüyorum, dar olması ve o kadar kişi sığmaya çalışmamız dışında. Filmin anlamıyla dediğiniz gibi çok uyumlu bir yerdeydi. Bahadır sıkışmış biri benim için. Kendi sıkışıklığının içinde Bahar’ı var etmeye çalışıyor. Bu, benim asıl hikayem.

vermilyon-2
Vermilyon | Fotoğraf: Berke Liznak

Giyim tarzı, ojeleri ve geç kalışı yüzünden Bahar’ı acımasızca eleştiren Bahadır, kıskançlık kavgasının alevlenmesiyle birlikte bir kırılmanın içinde buluyor kendisini. Bu da beraberinde iç dünyasında derin ve acı veren bir hesaplaşmayı tetikliyor. Bahadır’ın bu travmatik yüzleşmesini izleyiciye tuttuğun bir ayna olarak nitelendirmemiz mümkün mü?

Kesinlikle, Bahadır benim için homofobik halkı temsil eden bir karakter. Bahadır’ın diyaloglarını da alt komşunuzdan, patronunuzdan, bakkalınızdan, muhtarınızdan duyabilirsiniz.

Bahar’ın giyimine ve dolaylı yoldan “beden”ine karşı bir kısıtlama çabası, filmin ana eksenine yerleşmiş bir unsur. Beden, yalnızca fiziksel değil; toplumsal, siyasal ve ideolojik bir alan aynı zamanda. Üzerine yazılır, kontrol edilir, itaat ettirilir. Bu noktada bireylerin bedenleri üzerindeki hak, kontrol ve temsiliyetin siyasal, toplumsal ve kültürel iktidarlar tarafından şekillendirilmesine dair neler söylemek istersin?

Yüzyıllarca inşa edilmiş ataerkil bir düzen var. Bunu görüp analiz ettikten sonra bas bas bağırmazsak nasıl yıkacağız ki? Yıkmazsak nasıl var edeceğiz ki kendimizi? Reddediyorum, aklınıza gelen çoğu şeyi. Bu film de bir reddediş.

vermilyon-3
Vermilyon | Fotoğraf: Berke Liznak

Bahadır, patriyarkal baskılarla şekillen(diril)miş ve geçmişin ağırlığını taşıyan bir birey olarak karşımıza çıkıyor. Bu noktada Bahadır’ın Bahar’a karşı olan tavrının altında kendi bastırdığı benliğiyle yüzleşmesi yatıyor. Peki yaralarımızı, söylemek isteyip söyleyemediklerimizi, içimize hapsettiklerimizi neden benliğimize bastırıyoruz/bastırmak zorunda kalıyoruz? Ne zaman bu derece suskun bırakıldık?

Bu baskı maalesef toplumsal-siyasal bir uzantı bireyler üzerindeki. Bunu kırmaya çalışan bir güruhuz biz, ben. Bunun için de bazen film yapılması, bazen haziran aylarında sokağa çıkılıp yürünmesi gerekiyor benim dünyamda.

Bahadır içindeki kadını; ataerkil sistemin içerisinde var olan babasının söylemleri, alt komşusunun baskısı, iş yerindeki patronunun tavırları yüzünden öldürmüş; öldürmek zorunda bırakılmış biri. Bahadır veya X birinin içindekini öldürmediği, her haliyle/düşüncesiyle kabul görüp salt birey olarak yaşadığı bir gelecek mümkün mü?

Bu dünyanın varlığı için ne yapılması gerekiyorsa yapmalıyız bence. Bu filmi izleyen herkes iğneyi kendine batırmalı. Yaşanılabilir bir dünya mümkün. Ben buradayım.

Bir anlamda her birimiz, ataerkil sistem içinde benzer cümlelerle karşılaşıyor, cinsiyetlerle bağdaştırılan kalıplar içine dahil edilmeye çalışıyoruz. Dilay olarak bugüne kadar sana yöneltilenlere karşı verdiğin en radikal tepki ne oldu peki?

Sanırım buna açık ve net yaşamak diyebilirim. Ne düşünüyorsam söylediğim, ne içiyorsam paylaştığım, ne giyiyorsam fotoğrafını çektiğim bir sosyal medya hesabım var. Ve hakikaten alt komşum da, annemin halası da, babam da, hocam da takip ediyor. Bu benim genele bir cevabım bence. Apaçık olmak. Net olmak.

Vermilyon ile ilgili sosyal medya hesabında yazdığın harika bir ifade var: “Bahadır olarak doğup içindeki Bahar’ı yaşatmaya çalışanlara..” Bu röportaj vesilesiyle Bahadır olarak doğup içindeki Bahar’ı yaşatmaya çalışanlara ya da Bahar olarak doğup içindeki Bahadır’ı yaşatmaya çalışanlara ne söylemek istersin?

“Biz birbirimizin çaresiyiz. Ben varsam umut var, sen varsan güneş doğacak mecbur.”

vermilyon-4-2
Vermilyon | Fotoğraf: Berke Liznak

Filmin giderek artan gerilimi ve şiddet eğilimi, her geçen an rahatsız edici bir seviyeye ulaşıyor. Fakat bu noktada kontrolü son derece iyi bir tonda ayarlayıp filmin “şiddet pornografisi”ne dönüşmesini engellemişsin. Aradaki o ince ayarı nasıl buldun?

Bulup bulmadığıma emin değilim aslında. Bir noktada gerçeği olduğu gibi göstermekti asıl hedefim. Bu savaşlar veriliyor ve o yaralar alınıyor. Bu da görülmeye değer.

Filmin başrollerinde Oğuzhan Dümer ile birlikte Damlanur Kandemir yer alıyor. Bahar karakterini Damlanur mu oynamak istedi yoksa hikaye kendisine ait olduğu için karakteri en iyi yansıtacağını düşündüğün için sen mi onu başrolde görmek istedin?

Damlanur Kandemir hikayeyi de bildiği ve içselleştirdiği bir yerden kendisi oynamak istedi. Normalde oyuncu değil kendisi. Ama bence altından çok güzel kalktı. Bütün krizlerin altından kalkışlarıyla hem kendisiyle hem de hikayemizle gurur duyuyorum.

Filmin hikayesini destekleyen teknik kısımların başında hiç kuşku yok ki ses dizaynı ve miksajı geliyor. Bu noktada Can Kuman’ın yaptıkları takdiri hak ediyor. Kendisiyle çalışmana da ayrı bir parantez açmak gerekiyor sanırım.

Can Kuman benim yaptığım son 4-5 işimde birlikte yürüdüğüm bir dostum. Kulak olarak gelmiş gibi dünyaya. Müthiş kreatif bir insan. Yeni şeyler doğurmakta üstüne yok. Filme sesin ve müziğin ayrı bir boyut kattığını kabul ediyoruz hepimiz. Bir dünya yarattı Can, bu çok bariz…

Vermilyon’un yapımcılarından biri de sensin. Türkiye’de film üretimi konusunda en çok hangi noktada zorlanıyorsun? Vermilyon özelinde seni kısıtlayan faktörler oldu mu?

Kimsenin parası yok. Ülkemizde kısa filmlere verilen değerin kısa film üretimini de etkilediğini görmek lazım. Kısa filmden para kazanılsa kısa filme para da yatırılır.

dilay-sengul-2
Dilay Şengül | Fotoğraf: Hasa-36

Röportajımızın sonlarına doğru biraz daha kişisel bir soru sormak isterim. Sanat, yaşama ve umutsuzluğa bir alan açar mı?

Sanat yaşama ve umuda koşar hep bence. Üretmek, yaratmak ve birilerine bir şey söyleme dürtüsü hiç şüphesiz yarınlardan umudu olan insanlarda olur.

Röportajımızı gelecek projelerini konuşarak noktalayalım dilersen. Kariyerinin bundan sonraki sürecine dair ufak tüyolar paylaşabilir misin? Seni yakın zamanda hangi projelerde göreceğiz?

İlk uzun metraj belgesel filmimi çektim. Altı yıldır akademik olarak üzerinde çalıştığım uhrevi bir fikir üzerine düşüp Hatay’da çekimlerini tamamladığımız filmimiz BENİZ, şu an kurgu aşamasında. Projenin hem yapımcısı hem yönetmeniyim Derin Küpeli ile birlikte. Hedefimiz ekimde küçük bir gala yapıp filmimizi göstermek. Sizi de bekleriz. Bir yandan ocak ayında bir kısa film çektik ÇARPIŞMA adında. Senaristi Alice, yapımcısı Lara Özdemir ben de projenin yönetmeniyim. Onun da kurgu sürecindeyiz hala. 2026’da bitireceğiz o kısamızı da. Bir de içimde tabii yıl bitmeden bir kısa daha çekme dürtüsü var. Bakalım… Filmcilik beni hep diri tuttu. Yaşasın tam bağımsız sinema!

Kapak Fotoğrafı: Dilay Şengül

İlginizi çekebilir: Sümeyra Gümrah’tan Meral Polat ile Köklerden “Meydan”a Uzanan Bir Yolculuk