Dolmuş minibüs İstanbullular’ın maskelerini çıkarır bir bir. Zaten dolmuşa veya minibüse ‘inen-binen’ bir toplumun bireyleri nasıl maskelerini koruyabilirler ki… Minibüs, gerçek bir kentsel hayatta kalma mücadelesi alanıdır. Orada kimsenin parası, statüsü geçerli değildir: onun sayesinde tüm İstanbul 3. mevkide yolculuk eder. Yer varsa oturursunuz; yoksa ayakta oradan oraya savurulursunuz gerçek hayatta olduğu gibi. Tutunacak bir el, bazen iki parmak genişliğinde bir yer ararsınız ve bulursanız sizden mutlusu olmaz. Orada adınız, mesleğiniz yoktur; gideceğiniz yer vardır; gideceğiniz yer kadardır kimliğiniz ve değeriniz: Aksaray’sınızdır, Kadıköy’sünüzdür, Tüccarbaşı’sınızdır…

ağlamayı ferdi’den,
bağlamayı orhan’dan,
isyan etmeyi müslüm’den,
titremeyi azer’den,
haykırmayı ibo’dan,
sevmeyi ise senden öğrendim!
(Gebze – Harem Minibüs Hattı’ndan bir minibüs yazısı)

minibus 1

Her şehrin bir simgesi vardır: Paris için Eiffel Kulesi, Londra için Big Ben, New York için Özgürlük Heykeli, İstanbul için Boğaz Köprüsü. Bir de bazı şehirler ile özdeşleşmiş – o şehirlerin simgelerinden biri haline gelmiş ulaşım araçları bulunur: Londra’nın siyah Mini taksisi veya çift katlı kırmızı otobüsü, Lizbon’un sarı Tramvayı veya New York’un sarı taksisi. İstanbul için bir ulaşım simgesi aransa en uygun simge olsa olsa dolmuş minibüs olur.

Cahit Külebi’nin ‘’İstanbul’’ şiiri şöyle başlar:

“Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürdüm,
Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürdüm”

Tamamen serbest çağrışımla, muhtemelen bir kamyon gördüğüm için, dolmuşa bindiğim zamanlardan birinde aklıma bu şiir gelmişti: ‘’Kamyonlar kavun taşır/Boyuna onu düşünürüm’’. Dolmuşlar insanları taşıyordu ve ben boyuna İstanbul’u düşünüyordum; İstanbul’u ve dolmuşa binen, dolmuştan inen İstanbulluları… Dolmuş minibüslere mahkum ve zamanla kendi de dolmuş minibüsleşen; yaşam kalitesi bir minibüs yolculuğu kıvamında, standartları bir dolmuş yolculuğu tarafından belirlenmiş; evrendeki yerleri bir dolmuş minibüsün içi kadar bir alana sıkışıp kalmış İstanbulluları… Minibüs, İstanbul ve İstanbullu için ulaşım sorununu çözmek için kullanılan pratik bir toplu taşıma aracının ötesinde, bir kimlik, bir yaşam biçimidir. Minibüs İstanbul’un kendisidir: İstanbullular minibüsleşmiştir, minibüsler İstanbullaşmıştır. Her ikisi de birbirlerini kendilerine benzetmişlerdir. Cemal Süreya’nın ‘‘Onlar İçin Minibüs Şarkısı’’ başlıklı şiirinde de dediği gibi İstanbullular ‘bir bisiklet kazasında ölmeyi akıl edecek kadar zarif’ olsalar da ‘eşyanın (minibüsün) konumunu biçimini rengini alırlar.’ Ve hatta sadece İstanbullular değil tüm şehir rengini minibüs koltuklarından ama daha da çok geceleri ‘pavyon neonları’ benzeri, minibüslerin iç aydınlatmasından alır.

İstanbul’un yeni edebiyatıdır minibüs yazıları: ‘kalbinde yer yoksa güzelim farketmez ben ayakta da giderim’, ‘güzelin nazına Ford’un ara gazına hastayım’, ‘sen batan bir güneş ben yollarda çilekeş’, ‘yine ineceksin… biliyorum’…

Minibüsler günümüzün değişen diline de uyum sağlar: Yarı İngilizce, yarı küresel, yarı yereldirler: ‘’I love brown girls’’, ‘’life… betrayed me once again’’, ‘’Thunder magirus’s hell’’.

Biraz plaza ve AVMdirler; yeni bir AVM açıldığında hemen ön camdaki levhada yerini alır ve elbette yolları oraya da uğrar: İstinye Park’tan Geçer.

minibusl 2

Ve minibüs şoförleri, kendi deyişleriyle karanlık gecelerin tövbekar delikanlıları… Çoğu bıçkın, zorlu bir ekmek kavgasında, okumamış, kendine ait başka dili konuşan bir tür yol havarileri…
Dolmuş ve minibüs konusu derin bir mevzu ve her derin mevzuyu olduğu gibi minibüsleri de anlamak için tarihine, tarihsel gelişimine bakmak gerekli. İstanbul’da dolmuşun doğuşu ile bugün bildiğimiz anlamdaki minibüsün doğuşu ve tarihsel gelişim süreci farklı bir seyir izlemiştir. Bu fark İstanbul’un, özellikle 1950’ler ile birlikte almaya başladığı yoğun göç ile birlikte geçirmeye başladığı büyük kentsel, sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel değişimin de en belirgin göstergelerinden biridir.

Dolmuş olarak tabir edilen araçların ve ulaşım yönteminin ortaya çıkışı 1929 Ekonomik Krizi ile birlikte gerçekleşmiştir. Kriz yüzünden pek çok meslek sahibi gibi taksiciler de mali açıdan zor durumda kalmışlardır. Şafak Altun ve Cenk Sarıoğlu’nun* aktardığı üzere önceleri Cağaloğlu’nda lokantacılık yapan ama daha sonra taksiciliğe başlayan Aşçı Halit krizle birlikte iş yapamaz hale gelince sürekli bir müşterisinin de önerisiyle aynı yöne giden müşterileri götürüp yazan ücreti aralarında bölüştürerek Nişantaşı-Eminönü hattında İstanbul’un ilk dolmuş-taksisi olmuştur. Aşçı Halit bu hatta ek olarak boş kaldığı zamanlarda da Karaköy-Taksim arasında yolcu taşımaya başlayarak dolmuş-taksi hatlarını genişletmiştir. Yine Altun ve Sarıoğlu’ndan aldığımız bilgilere göre Aşçı Halit’e Civan Ali ve Saim Baba gibi tanınmış taksiciler de eklenince hat sayısı artmış ve Şişli – Pangaltı, Fatih – Beyazıt ve Sirkeci – Karaköy hatlarıyla beraber İstanbul’da dolmuş-taksi adı verilen yeni bir toplu taşıma sistemi oluşmuştur. Mevcut taksiciler büyük Amerikan arabaları olan taksilerini modifiye ettirmişler; daha çok müşteri taşımak için arka ve ön koltuklar arasına koydurdukları yeni koltuklarla araçlarını genişletmişlerdir.

Dolmuş taksiler İstanbul’un artan nüfusuna bağlı olarak büyüyen ulaşım ihtiyacını karşılamakta önemli bir rol üstlenmeye başlamışladır. Bu durumu gören belediye, dolmuş taksileri resmi olarak tanımak ve tarife belirlemek zorunda kalmıştır. Dönemin istatistiklerine göre 1955 yılında İstanbul’da taşınan her beş kişiden birini dolmuş taksiler taşımaktadır artık.

1950’lerin sonlarından itibaren İstanbul’a göçmen akınının yoğunlaşması şehrin kentsel dokusunu ve aynı zamanda sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel yapısını da hızlı bir şekilde dönüştürmeye başlamıştır. Minibüs, başka bir deyişle dolmuş minibüs bu dönemde ortaya çıkmış ve kısa bir zaman içinde de dolmuş taksilerin yerini almaya almaya başlayan önemli bir ulaşım alternatifi haline gelmiştir.

1961’de Otosan’ın üretmeye başladığı dolmuş minibüsler ‘orta alt’ ve ‘alt’ sınıfların kullandığı bir toplu taşıma aracı olarak ortaya çıkmıştır. Özellikle gecekondulaşma ile birlikte kentin çevresinde oluşmaya başlayan ‘varoşlarından’ veya Balat, Ayvansaray, Eyüp gibi geleneksel ‘fakir’ mahallelerinden kent merkezine insan taşımak amacıyla faaliyete başlamıştır. Oktay Rifat Dozer şiirinde şöyle der mesela: “Fener’in Balat’ın yoksul evleri / yoksul evleri aman / bir minibüs gelir karşıdan / içi dolu insan”. Eyüp’e bağlı olan ve yoğun göç ile İstanbul’un en büyük ve bilinen ‘varoşlarından’ biri haline gelen Alibeyköy’de geçen Çiçek Abbas filmi de gerçekçi bir kenar mahalle ve minibüs atmosferi sunar bize.

Çiçek Abbas

İstanbul’un nüfus yoğunluğunun merkezinden daha çevre mahallelere kayması ve artan nüfus ve bu nüfusun yayıldığı alanlara ulaşım hizmeti götürmekte kamunun yetersiz kalması ile minibüs kısa sayılabilecek bir süre içinde İstanbul’un ana ulaşım aracı haline gelmiştir. Dolmuş taksiler belirli hatlarda ‘nostaljik dolmuş’ adı altında eski Amerikan arabalarında varlıklarını bir süre daha sürdürmüşlerdir ama 1990’ların başı itibariyle tamamen ortadan kalkmışlardır. Daha önce dolmuş taksilerin faaliyet gösterdiği hatlarda (Nişantaşı – Eminönü, Teşvikiye – Taksim ve Kadıköy – Bostancı) ‘sarı fare’ olarak adlandırılan yeni dolmuşlar faaliyete geçmiştir. Onların faaliyete geçmesi ile birlikte de dolmuş taksiler tamamen ortadan kalkmış ve dolmuş minibüsler ortama tamamen hakim olmuştur.

Minibüsün ağırlıklı olarak varoşlardan (!) insan taşıması, Arabesk için ‘minibüs’ müziği yakıştırması, minibüsün şehrin orta sınıfları tarafından aşağılanmasına yol açmış ve minibüs sınıfsal, sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel bir fenomen ve sınıfsal ayrışmanın simgelerinden biri haline gelmiştir. Dolmuş orta-üst orta sınıfların İstanbul ile ilgili nefret ettiği pek çok şeydir artık: Kırodur magandadır, arabesk müziktir, ter kokusudur, çamurdur. Minibüs bu açıdan daha bilimsel (sosyolojik ve ekonomi-politik) bir analizi hak eder. Özellikle cumhuriyet popüler kültür tarihinin belki de en önemli fenomeni olan arabesk ile minibüs arasında kurulan ilişki hem Türkiye’de elitist-seçkinci bakış açısının minibüse yaklaşımını göstermesi hem de dünyada örneğine kolay kolay rastlanamayacak şekilde bir ulaşım aracının bir müzik türünü belirlemesi, onun tanımlanmasında kullanılması açısından çok ilgi çekicidir. Tabii burada Merak Özbek’in ‘Türkiye’de Popüler Kültür ve Orhan Gencebay’’ başlıklı çalışmasında da değindiği gibi bir müzik türünü sadece onu dinleyenler ile tanımlamak ne kadar eksikse aynı şekilde bir müzik türünü sadece onun dinlendiği mekana (ulaşım aracına) indirgemek de o oranda yanlıştır. Evet, arabesk popülerliğini ve yaygınlığını bir ölçüde minibüslere borçludur ve evet, her iki fenomen de benzer tarihsel dönemlerde benzer kentsel, sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel değişimlerin sonuçları arasındadır. İkisi de ‘kentlidir’; ancak arabeske ‘minibüs’ müziği olarak yaklaşmak arabesk müziğe bir haksızlıktır. Bir tarafta geleneksel ve modern arasında gidip gelen, yeni yeni sanayileşen ve yoğun bir köyden kente göç ile kabuk değiştiren bir kentin ve toplumsal yapının popüler kültürdeki yansımalarından bir olan melez bir müzik türü vardır. Diğer tarafta ise benzer nedenlerin doğurduğu ama özünde kamunun, merkezi ve yerel yönetimlerin yetersizliği ve çaresizliğinden; sağlam bir altyapı kuramamasından ve toplumsal değişimin somut sonuçlarını yönetememesinden ortaya çıkan pratik ama evrensel standartların çok altında ‘modern şehircilik’ ile hiçbir ilişkisi olmayan bir ilkel ulaşım sistemi bulunmaktadır. Nitekim dolmuş minibüsler kısa sürede şehir içi dışında kırsal kesimdeki yerleşim yerlerini kasabalara ve şehirlere bağlamak amacıyla da ‘köy yollarında’ kullanılan ve bu sayede de tüm ülkede yaygın biçimde kullanılmaya başlayan bir sistem haline gelmiştir.

Öte yandan merkezi hatlarda da dolmuş minibüslerin kullanılmaya başlaması orta – üst orta sınıfları da minibüsü tecrübe etmeye zorlamıştır. Örneğin Maslak – Beşiktaş hattında ve normalde bir sürü farklı caddeden oluşan ve Kadıköy’ü Pendik’e bağlayan -ki minibüslerle özdeşleştiğinden dolayı uzun bir süredir ‘Minibüs Caddesi’ bilinmektedir- uzun caddede faaliyet gösteren minibüsler orta sınıfların da minibüs fenomeni ile tanışmasını sağlamıştır. Bu hatlar aynı zamanda farklı sınıfların bir araya geldiği, bir araya gelmenin ötesinde birbirleri ile yapışık bir şekilde yolculuk ettikleri birer mikrokozmoza dönüşmüşlerdir. Gerçi ‘nostaljik’ dolmuş taksilerin yerini ‘sarı fare’ sarı dolmuşların alması ve bu araçların Bostancı–Taksim, Teşvikiye-Taksim ve Kadıköy–Bostancı hatlarında, yani orta ve orta-üst sınıfların oturduğu ve onlara hitap eden mekanların bulunduğu semtlere gitmesi dolmuşlar ve minibüsler arasında da bir ayrışmaya neden olmuştur. (Bir keresinde Taksim – Bostancı dolmuşuna minibüs dediğimde bu hattı sık kullanan ve Bağdat Caddesi’nde oturan bir kız beni sert bir şekilde ‘minibüs değil dolmuş’ diyerek uyarmıştı.) Bir haftalık haber dergisi karizmatik dolmuş şoförleri ile ilgili bir dosya yapmıştı ‘Teşvikiye-Taksim Hattı’nın Karizmatik Dolmuşçuları’’ başlığı altında. Bu ayrışmanın da aslında beyaz İstanbullular’ın kendilerini ‘varoşlarda oturanlardan’ ayırmak için kullandıkları, özünde yapay bir yöntem olduğu iddia edilebilir. Her iki aracı da kullananlar sarı dolmuşların da yüksek standartta bir toplu taşıma aracı olmadığını ve aradaki farkın aslında yolculuk sırasında oturma garantisi olduğunu düşünmeliler. Son yıllarda metro, tramvay ve metrobüs gibi araçların daha çok kullanılmaya başlaması ile birlikte sınıfların minibüste buluşma olasılığı yakın geçmişe göre görece düşmeye başlamıştır. Bu noktada da bir başka araç, metrobüs, kendi kültürünü kendi ritüellerini ve kendi sosyo-kültürel gerginliklerini yaratan bir yeni İstanbul fenomeni olarak ortaya çıkmıştır.

Kapak

İster sarı fare dolmuşa isterse de dolmuş minibüse binsin İstanbullu dünyayı bir minibüs camından ki o da oturacak bir yer bulacak kadar şanslıysa, seyretmek zorunda kalan ve elbette dolmuşta olduğu gibi yaşamda da sürekli bir ‘indi-bindi’ yapan; dünyanın en lüks ve pahalı markalarının olduğu AVM’lere minibüs ile giden yeni bir insan tipidir.

Dolmuş Minibüs sürekli bir taciz halidir; sadece fiziksel değil aynı zamanda ve hatta daha çok bir ruhsal tacizdir bu. Türkçenin sonu hep cinselliğe varan özelliği dolmuşlarda daha bir güzel (!) ortaya çıkar: ‘‘arkadan vermeyen kalmasın’’, “ne zaman kalkacak?” sorusuna cevap olarak dudağın kenarında bıçkın ama bir o kadar da sırnaşık bir gülümseme ile ‘’sen oturunca’’ veya bazı minibüs yazılarında olduğu gibi: ‘’sevdim sevmedi istedim vermedi’’, ‘‘paraüstünü vereceğine üstünü çıkartıp vermeni sevdim’’…

IMG_1216

Cemal Süreya ‘’Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız’’ der Üvercinka şiirinde. Biz de Topkapı’dan Aksaray’a giden bir minibüsteyiz’’ ve o minibüs Pessoa’nın tabiri ile ‘‘yaşamın gündelik, alçaltıcı sıradanlığından’’ doğan bunalım için müthiş bir gerekçedir.
Dolmuş minibüs İstanbuldur: kuralsız, kozmopolit, standarları düşük ama pratik-işlevsel… Dolmuş minibüs büyük ve acınası bir ekmek kavgasının sahnesidir: çok emek düşük gelir; düşük ücret düşük hizmet ilkesi üzerinde işler.

Dolmuş minibüs İstanbullular’ın maskelerini çıkarır bir bir. Zaten dolmuşa veya minibüse ‘inen-binen’ bir toplumun bireyleri nasıl maskelerini koruyabilirler ki… Minibüs, gerçek bir kentsel hayatta kalma mücadelesi alanıdır. Orada kimsenin parası statüsü geçerli değildir: onun sayesinde tüm İstanbul 3. Mevkide yolculuk eder. Yer varsa oturursunuz; yoksa ayakta oradan oraya savurulursunuz gerçek hayatta olduğu gibi. Tutunacak bir el, bazen iki parmak genişliğinde bir yer ararsınız ve bulursanız sizden mutlusu olmaz. Orada adınız, mesleğiniz yoktur; gideceğiniz yer vardır; gideceğiniz yer kadardır kimliğiniz ve değeriniz: Aksaray’sınızdır, Kadıköy’sünüzdür, Tüccarbaşı’sınızdır…

Haldun Taner’in Keşanlı Ali Destanı’nda ne der Tuvaletçi Şerif Abla tiradında: ‘bütün farklar silinir/afra tafra yok olur, burada herkes bir olur…’ Minibüste de afra tafra yok olur, orada herkes bir olur. Yapacağınız en büyük tafra yer olmayan bir minibüse binmekten vazgeçmek olur ki onda da şoförün alaycı sözlerine maruz kalırsınız: ‘beğenmediysen taksiye bin’

Cemal Süreya’nın ‘’Onlar İçin Minibüs Şarkısı’’ ile bitirelim:

İşbilirlik konusunda yücegönüllüdürler Svidrigaylov’luk taslarlar
Gerçekte su katılmadık birer Lujin’dirler
Taşarondurlar,
Yine de
Göçmen kuşların durumu söz konusu olunca
Bir yerlerinden birkaç Ahmet Cemil birden çıkarabilirler;
Dibe çökerler devinim evrelerinde
Durgun dönemlerdeyse kurbağa pislikleri gibi
Yan yana omuz omuza bitişe bitişe
Suyun yüzüne yükselirler
Giderek renkleri koyulaşır
Avukattırlar
Günoğludurlar
Nilüferleri kararta kararta
Kalırlar orda.

http://www.uzmanlar.com/otomotiv/turkiyede-ilk-dolmus-taksiler

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

FAVORİ YAZILAR