Pile Kapısı sonrası hemen üzerinde yürünmeye başlanan ana caddenin ismi Stradun. Yalnızca gün doğumundan evvelki saatlerde boş görmenin mümkün olabildiği ve beni her gördüğümde heyecanlandıran uzun ve geniş bir cadde burası. Dubrovnik’te hayat, bu caddenin mermer kaplı zemininde ve onun daracık ara sokaklarında ya da o daracık sokaklardan köşeyi dönünce karşınıza çıkıveren minik meydanlarda akıyor. Stradun, karşılıklı hediyelik eşya dükkanları, butik giyim mağazaları (daha butik ve tasarım dükkanlar için Ploce kapısına doğru yürümelisiniz), galeriler, cafeler, dondurma ve çikolata dükkanları ile çevrelenmiş durumda.
Caddenin sonu Luza Square ve bu meydan eski şehrin tam olarak kalbi sayılıyor. Tarihi binalar ile çevrelenmiş meydanda, Barok bir güzel olan St. Blaise Church, The Clock Tower ve Orlando Sütunu‘nu görebilirsiniz. St. Blaise Klisesi’ni geçtikten sonra göreceğiniz; Dubrovnik Katedrali, Rektörler Sarayı (GOT 2. sezonda, tam bu merdivenlerde Dany dar denizi geçmek için Spice King’den gemi talep ediyordu) ve hem Rönesans hem de Gotik dönemden izler taşıyan Sponza Sarayı da şehrin diğer önemli tarihi yapıları olarak karşınıza çıkıyorlar. Sular içinde göreceğiniz bu yapıların çoğunda Barok mimari hakim. Bunun nedeni 16.yy’da şehirde yaşanan yıkıcı depremin Rönesans ve Gotik mimariyi ciddi ölçüde tahrip etmesi ve yenileme çalışmalarının bu kez döneme hakim olan Barok tarzında yapılmış olması. Sponza Sarayı ise, bu yıkıcı depremden çok az etkilenmiş ve bu nedenle de Rönesans dönemi eserlerinin en kıymetlisi kabul ediliyor.