Elif Soykan ile: "Ben Ne Zaman İnsan Olacağım?" Kitabı Üzerine
Elif Soykan,İnkılâp Kitabevi’nin yükselen markası Üçüncü Göz’den çıkan ilk kitabı “Ben Ne Zaman İnsan Olacağım?” da bir ruhun yolculuğu üzerinden yaşam ve ölüm konusunu mizahi bir dille ele alıyor. “Ben Ne Zaman İnsan Olacağım?”, tek amacı “insan olmak” olan bir ruhun, elmayla başlayıp yıllarca farklı bedenlerde yeniden ve yeniden hayat bulduğu trajikomik yolculuğunu anlatıyor. Hem eğlendiren hem de düşündüren kitap, absürt öğelerle bezeli kurgusu ve akıcı diliyle “İnsan olmak ne demek?” sorusunu mizah yoluyla sorguluyor. Elif Soykan, hem mizahi hem de felsefi yaklaşımıyla dikkat çeken ilk kitabı “Ben Ne Zaman İnsan Olacağım?”dan elde edeceği gelirin tamamını, kendisinin de bir dönem gönüllüsü olduğu Türkiye Çağdaş Yaşamı Destekleme Vakfı’na bağışlıyor. Yaşamda sonsuz bir yolculukta olduğumuz fikrini temel alan Soykan, böylece ihtiyaç sahibi gençlerin eğitim yolculuğuna da destek olmayı hedefliyor. Bu vesileyle Elif Soykan ile yazıyla kurduğu ilişkiye ve kitabının ilhamı aldıkları üzerine bir sohbet gerçekleştirdim.
Elif Hanım merhabalar. Şimdiden geriye sararak başlamak isterim. Yazının bugün hayatınızda kapladığı yerin kökleri sizce ne zaman ve nasıl atıldı? Geçmişten peşinize takılıp bugünlerinize gelen ilk hatıralar neler?
Gerçek anlamda okur-yazar bir ailede yetiştim. Evimizde herkesin bir okuma köşesi vardı. Çocuk yaştan itibaren hem okumaya hem yazmaya merak sardım. Küçükken çoğumuz gibi ben de günlük tutanlardandım. Bir süre sonra yazdığım günlükler, gerçek olaylardan esinlenip hayal gücümle süslenmiş hikâyelere dönüştü ve sonra gerçeklikten iyice uzak, hayal gücümün daha da etkili olduğu hikâyelere evrildi. 🙂 Böyle böyle hikâyeler yazmaya, daha sonra senaryolar yazıp yarışmalara göndermeye başladım. Üniversitede sosyoloji okurken yazılarım sorgulamalarla derinleşerek başka bir hal aldı. Mezun olduğumda ise reklam yazarlığına yöneldim. Bir süre sonra reklam metinlerinden senaryo yazımına kayarak sinema ve televizyon dünyasına adım attım. Kısa hikâyeler, köşe yazıları derken içimde uzun süredir var olan bir varoluş sorgusu artık dışarı çıkmak istedi. İşte o sorgudan da “Ben Ne Zaman İnsan Olacağım?” doğdu.
Yıllar içerisinde yazıyla nasıl bir ilişki kurdunuz? Formal ve kişisel olarak yazı sizin için ne ifade ediyor?
İletişim, bu zamana kadar yaptığım her işin merkezinde oldu. Yazılı, sözlü hatta sözsüz iletişim… Vücut dili, tonlamalar, dinleme… Özellikle de dinleme bence bu çağda en kıymetli şey. Sürekli üretmeye, konuşmaya, paylaşmaya odaklanıyoruz ama durup dinlemiyoruz. Çok hızlı bir yaşama akışındayız ve ilişkilerimizde daha az dinleyip daha çok aksiyona ağırlık verdiğimiz bir dönemden geçiyoruz. Bu yüzden bence anları kaçırıyoruz. Yazı, benim için durma, duyma ve derinleşme alanı… Yazdıkça kendimi de hayatı da daha iyi duyabildiğimi fark ediyorum.
Kişisel ve profesyonel olarak yazı dünyasının içinde var olduktan sonra bir kitap yazmaya ve bunu insanlarla paylaşmaya ne zaman ve nasıl karar verdiniz?
Kitabın fikri yıllar önce bir fotoğraf projesiyle doğmuştu. Uzun süre zihnimde dolanıp duran bu fikri sonunda serbest bıraktım. Ben de rahatladım, fikir de. 🙂
İçimde taşıdığım bu varoluş sorgusunun sadece bana ait olmadığı aşikâr. Ancak genel olarak gördüğüm; insanların bu konuda düşünmekten kaçtığı, cevabı olmadığını düşündükleri için sorgulamayı bile bıraktıkları… Belki de önemli olan cevap değil, soruyu sormaya devam etmektir diye düşünenlerdenim ben. O yüzden bu hikâyeyi kitaplaştırmak bir ihtiyaçtan çok bir çağrıya dönüşmüştü artık benim için.
“Ben Ne Zaman İnsan Olacağım?” kitabınızın fikri nasıl doğdu? Yazmaya oturduğunuzda masanın üzerinde ve zihninizde nasıl düşünceler, fikirler vardı?
Aslında fikir, ben masaya oturmadan çok daha önce koltuğa yerleşmişti. 🙂 Biraz önce de değindiğim gibi fikir çok uzun zamandır zihnimde dolanıyordu. Daha önce kısa halini yazmış, hatta bir fotoğraf projesiyle sergilemiştim. O yüzden yazı aşamasının başlangıç süreci şaşırtıcı derecede kolay geçti. Kafamda sayfa sayfa canlandırıp yazıyordum. Hatta ilk 50 sayfayı neredeyse soluksuz yazdım. Sonra editörümle birlikte tekrar tekrar okuyarak hikâyeyi nasıl ilerletmek istediğime karar verdim. Hatta bir ara fark ettik ki senaryo yazmaya başlamışım, hemen geri kitaba döndüm. 🙂 Ve tüm bu yazım sürecinde; varoluş sorgusunu, zamanın döngüselliğini ,’insan olma’ halini mizahla harmanladığım bir anlatıda buluşturarak hikâyeyi devam ettirdim.
Yazım süreciniz nasıl gelişti? Paylaşmak isteyeceğiniz besin kaynakları var mı? Kitabınızın oluşmasını sağlayan fikirlerin basılı halde somutlanması nasıl bir yolculuk geçirdiğinizi düşündürüyor size?
En çok beslendiğim yer durmak oldu; durup dinlemek. O kadar çok şey birikmiş ki hem ruhumda hem zihnimde, bunca zaman bu ağırlıkla nasıl yaşamışım bilmiyorum. Yazmaya başladığımda bir nevi içimi boşalttım. Sonra da o hafiflik hissi geldi. Bence yaratımın en büyülü tarafı bu: İster yazı olsun ister başka bir sanat formu, sonunda seni hafifleten bir şey oluyor. Kitabı elime aldığımda “Ben elimden geleni yaptım, artık o kendi yolunda,” dedim. Ve şimdi okuyucunun yolculuğuna eşlik ederken ben de kenarda keyifle izliyorum.
“Ben Ne Zaman İnsan Olacağım?”, eğlenceli bir üslubun ardında derin bir soruyu saklıyor: “İnsan olmak ne anlama gelir?” Hayata, varoluşa ve evrenin sırrına mizahi bir yolculuğun içerisinde okuru da kendi ‘insan olma’ serüvenini sorgulamaya davet ediyorsunuz. Sizce bu sorunun net, herkesçe kabul edilen bir cevabı var mı? Kitabınız bu konuda okuyucularına nasıl bir yol haritası sunuyor?
“İnsan olma” bir formdan çok bir bilinç hâli. Ve bu hâl, herkesin deneyimlerine göre farklı şekilleniyor. Kitapta da insan olmak için yanıp tutuşan baş karakter Öz 1789’un tüm arayışı bu… Önceleri bedenlenme olarak gördüğü bu insan olma fikrinin, farklı bedenlere büründükçe bedenden çok, bir hâl olduğunu ve bunun için bir çaba göstermesi gerektiğini anlıyor. Öz 1789’un geçtiği yol ona özel. Tıpkı her birimizin yaşam haritasının biricik olduğu gibi. Dolayısıyla bence insan olmak başlı başına bir yolculuk…
İnsan var olduğu sürece yaşam ve ölüm çizgisi üzerinde ilerlerken bir anlam arayışına kaptırıp gidiyor kendini. Kitabınız bu iki mesele çerçevesinde sorgulamalarını ve arayışlarını mizahi bir yolla yapıyor. Ölümün orada olduğunu bilmek ve yaşamın farkındalığını yaşamak insana nasıl bir hayat bilgisi sunuyor?
Ölümün kaçınılmazlığını kavrayan tek canlı biziz ama nedense bu bilgiyle ne yapacağımızı pek bilemiyoruz. Bir yandan “Nasıl yaşamalıyım?” diye soruyoruz, bir yandan hiç ölmeyecekmiş gibi erteliyoruz her şeyi. Hep bir sonra, bir daha, bir gün… Hâlbuki ölüm hayatın sonu değil, kendisi kadar gerçek bir parçası. Tıpkı doğum gibi. Ama nedense doğumu kutlayıp ölümü yok saymaya çalışıyoruz. Kitapta bu durumu mizahla ele almak istedim çünkü ölüm fikrinin ağırlığını taşımak zaten yeterince zor. Ona biraz gülümseyerek bakmak, belki de onunla barışmanın ilk adımı… Öz 1789 da bunu fark ediyor. Her bedende bir şey öğreniyor ama asıl dönüşüm, zamanın ve yaşamın döngüselliğini kavradığında başlıyor. Çünkü asıl farkındalık şu: Hayat, ölümle tamamlanmıyor, onunla anlam kazanıyor. Ölümü hayatın sonu değil; bir parçası olarak kabul edebilsek, belki yaşamın her anını daha çok farkına varabileceğiz.
İnsan gündelik olayların içinde yaşam mücadelesi verirken çoğu zaman kendini, bedenini ve isteklerini ıskalayabiliyor. İnsanca yaşayabildim diyebilmek için bunların hiçbirinden vazgeçmemeli ya da en iyi ihtimalle bunları sonuna kadar savunmalı. Kitabınızın çerçevesi ve bakış açınızdan baktığınızda bu konular ne kadar önemli bir hayat süresince?
Bence bu sorunun merkezinde “nefs” oturuyor. Nefis, sadece arzu ve istek değil; aynı zamanda benlik, kibir, korku, rekabet, kontrol arzusu gibi katmanları da barındırıyor. Ve insan, bu katmanların içinde ilerlerken çoğu zaman kendi özünü ıskalayabiliyor. Kitapta da şöyle bir cümle var: “Beden, özünü görmeni engelleyen parlak bir mücevherdir; ne kadar çok parlatırsan, ışığı seni o kadar kör eder.” Yani bedenin cazibesine kapıldıkça içteki özü ıskalama riski artıyor. Dengeyi kurmak çok kıymetli. İnsan olmanın özü bence burada saklı.
İlk kitabınız “Ben Ne Zaman İnsan Olacağım?” dan elde edeceğiniz gelirin tamamını bir dönem gönüllüsü olduğunuz Türkiye Çağdaş Yaşamı Destekleme Vakfı’na bağışlıyorsunuz? Bu konuda neler söylemek istersiniz, nasıl bir misyon düşünerek bu bağışı yapmaya karar verdiniz?
Ailece uzun yıllardır vakfı destekliyoruz. Çocukların eğitimi için elimizden gelen her fırsatta katkı sunmak gerektiğine inanıyorum. Bazı arkadaşlarım yaptığı resmi, bazıları kıyafetlerini satarak bağış yaptıklarını gördükçe mutlu oluyorum. Ben de yazabiliyorum. Madem böyle bir kitap çıktı ortaya, neden çocuklara ışık olmasın? Hele ki Türkan Saylan’ın yolundan giden çocuklara…
Kapak Fotoğrafı: Deniz Özgün
İlginizi çekebilir: Enes Kudu’dan İsmail Güzelsoy ile Röportaj

Enes Kudu 








Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!