Everybody Digs Bill Evans: Sessizce Kaybolan Bir Ritmi İzlemek
Biyografik filmlerle ilgili en ilginç bulduğum noktalardan biri şu: Ortada zaten yaşanmış bir hayat var. Röportajları, kayıtları, konserleri ve fotoğraflarıyla herkesin ulaşabileceği gerçek bir insan. Bu yüzden bir biyografik filmi etkileyici yapan nokta yalnızca anlattığı kişi değil; yönetmenin ve senaristin o hayatın içinden neyi seçip görünür kıldığı, neyi geride bıraktığı ve bütün hikâyeyi hangi duygunun etrafında yeniden kurduğu oluyor. Geçtiğimiz ay İstanbul Film Festivali kapsamında izlediğim Everybody Digs Bill Evans da tam olarak böyle bir yerden çalışıyordu. Grant Gee’nin yönettiği, Mark O’Halloran’ın Owen Martell’in Intermission romanından uyarladığı film, Bill Evans’ın hayatını baştan sona anlatmıyor. Daha çok, tek bir kırılmanın içine giriyor: Scott LaFaro’nun ölümünden sonraki döneme. Film de burada ağırlaşıyor zaten. Çünkü hikâye bir başarı anlatısından çok, yasını nasıl yaşayacağını bilemeyen bir insanın içine dönüşüyor.
Film daha ilk anlarında bir kaybın içine açılıyor. Bill Evans’ın birlikte çaldığı, müzikal olarak çok güçlü bir bağ kurduğu basçı Scott LaFaro’nun ölümünden sonra başlayan bu hikâye, yasın kendisini hiçbir zaman doğrudan anlatmıyor aslında. Daha çok, parçalanmış ve kesik bir şekilde hissettiriyor. Ortada büyük dramatik konuşmalardansa, ne yapacağını bilemeyen bir sessizlik bulunuyor.
İstanbul Film Festivali sırasında yapılan söyleşilerden birinde, Bill Evans’ı canlandıran Anders Danielsen Lie de buna yakın bir yerden konuşuyordu. Bill Evans gibi büyük bir müzisyenin nasıl bu kadar ağır bir bağımlılığın içinde kaybolabildiğini anlamaya çalıştığını söylüyordu. Film de ilk bakışta bunu özellikle görünür kılıyor. İlişkiler, bağımlılık, giderek kapanan bir hayat…
Ama film bittiğinde geriye kalan his yalnızca bağımlılık olmuyor bence. Daha çok, kırılgan bir insanın yasını yaşayamadan hayatın içine geri itilmesi hissi kalıyor. Çünkü film boyunca dikkat çeken şeylerden biri şu: Herkes Bill Evans’ın “iyi olmadığını” fark ediyor ama neredeyse kimse gerçekten ne yaşadığını anlamıyor. Yardım etmeye çalışan insanlar bile, bir noktadan sonra onu dinlemektense onun adına karar vermeye başlıyor.
Özellikle aileyle kurulan ilişki biçimi bunu daha görünür hale getiriyor. Film boyunca Bill Evans sürekli “toparlanması gereken biri” gibi görülüyor. Ama onun gerçekten neye tutunduğu, neyi kaybettiği ya da neden giderek sessizleştiği çok az kişi tarafından fark ediliyor. Belki de bu yüzden filmdeki bağımlılık meselesi tek başına açıklayıcı gelmiyor. Çünkü mesele yalnızca uyuşturucu değil; giderek görünmezleşen bir insan hissi.
Film boyunca gerçekten “canlı” hissettiği anlar neredeyse yalnızca piyano başında ortaya çıkıyor. Müzik başladığında film bir anda başka bir ritim kazanıyor. Gündelik hayatın içinde giderek kaybolan biri, birkaç dakika boyunca tamamen görünür hale geliyor.
Bugün Everybody Digs Bill Evans’ın hâlâ festival dolaşımında olması da bu yüzden önem taşıyor. Film, Berlin Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ödülünü aldıktan sonra İstanbul Film Festivali’nde de gösterildi ve uluslararası festival akışında dolaşmaya devam ediyor. Çünkü film yalnızca caz tarihinin önemli bir müzisyenine bakmıyor. Aynı zamanda üretim, kırılganlık ve görünmezleşme arasındaki o ince çizginin içinde dolaşıyor. Ve bunu yaparken etkisini büyük ve dramatik anlatılardan almıyor. Daha çok, sessizce içeride kalan bir ritim bırakıyor.
Kapak Fotoğrafı: Leo Robin
İlginizi çekebilir: Sine Magger’dan Güncel İzleme Listesi

Foto İsmet _ Tuğçe Işık 










Aile Tadında
Macroonline
İlk yorumu siz yazın!