Hamnet: Bir Yasın Tragedyaya Dönüşmesi
Oscar’da sekiz dalda aday gösterilen ve geceden En İyi Kadın Oyuncu ödülüyle dönen Hamnet, Altın Küre ve BAFTA’da da Jessie Buckley’ye aynı kategoride ödüller kazandırırken, festival yolculuğunda Toronto Uluslararası Film Festivali’nde People’s Choice Award kazanarak festivalde büyük ilgi gördü.
Editör Notu: Yazının devamı spoiler içerebilir.
Maggie O’Farrell’in Women’s Prize for Fiction ödüllü aynı adlı romanından uyarlanan film, Shakespeare’in gölgede kalmış bir kaybını hatırlatıyor: On bir yaşında hayatını kaybeden bir çocuk ve geride kalan ailesinin yasını.
Filmin yönetmenliğini bir başka Oscar ödüllü Nomadland’den tanıdığımız Chloé Zhao üstlenirken, Agnes’i performansıyla pek çok övgü alan Jessie Buckley canlandırıyor. Kitapta olduğu gibi film boyunca adını duymadığımız Shakespeare’e ise Normal People ve Aftersun ile dikkat çeken Paul Mescal hayat veriyor. Hamnet’i canlandıran Jacobi Jupe’un performansı da filmin en çok konuşulan yanlarından biri. Hamnet gerçekten de Shakespeare’in hayatından bir kesiti mi anlatıyor bilinmez ama bir kaybın yıllar sonra yazılacak bir tragedyada nasıl yankılanabileceğini düşündürdüğü kesin.
Shakespeare’in tarihte gerçekten var olmuş oğlu Hamnet, henüz on bir yaşındayken hayatını kaybeder. Birkaç yıl sonra Shakespeare, edebiyat tarihinin en önemli tragedyalarından biri olan Hamlet’i yazar. İsimlerin neredeyse aynı olması birçok yorumcunun dikkatini çeken bir detaydır.
Maggie O’Farrell’in 2020’de yayımlanan Hamnet romanı da tam olarak bu tarihsel boşluğu kurmacayla doldurur. Roman, Hamnet’in ölümünü Shakespeare’in yazacağı tragedyaya giden duygusal bir yol olarak hayal eder ve hikâyeyi Shakespeare’in değil eşi Agnes’in gözünden anlatır. Böylece ortaya güçlü bir fikir çıkar: Shakespeare oğlunu hayatta tutamaz. Ama adına bir tragedya yazar. Oğlunu yasın içinde yeniden doğurur. Hamnet, Hamlet’in içinde yaşamaya devam eder.
“Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu.”
Bu cümle çoğu zaman varoluşsal bir sorgulama olarak okunur. Ama Hamnet’in hikâyesini düşündüğümüzde aynı söz bambaşka bir anlam kazanır. Çünkü burada mesele yalnızca yaşamak ya da ölmek değildir. Mesele, kaybedilen birinin nasıl hatırlanacağıdır.
Filmin başında Hamnet ve ikiz kardeşi Judith’in kılık değiştirerek aile bireylerini kandırmaya çalıştıklarını görürüz. İkiz oldukları için yer değiştirir, küçük oyunlar oynarlar. İlk bakışta çocukça bir eğlence gibi görünen bu sahne, film ilerledikçe bambaşka bir anlam kazanır. Judith hastalanır. Ama ölüm Hamnet’i seçer. Sanki kader, başta yalnızca eğlenmek için oynadıkları oyunu gerçek hayatta yeniden kurar. Aile bireylerini kandıramazlar ama ölümü kandırırlar.
“Evliysen diye konuşmayı sürdürüyor Judith, ve kocan ölmüşse dul oluyorsun. Anne babası ölen çocuklar öksüz oluyor. Benim gibilere ne deniyor ki?”
Hamnet ölmeden önce babasıyla vedalaşamaz. Shakespeare Londra’dadır ve oğlunun son anlarına yetişemez. Bu eksik vedanın ağırlığı film boyunca hissedilir. Ancak film, bu vedanın bir şekilde sanatın içinde tamamlandığını ima eder. Shakespeare Hamlet’i yazıp sergilerken, baba ile oğul arasındaki konuşmalar bir anlamda kurmaca dünyada gerçekleşir. Gerçek hayatta söylenemeyen sözler tiyatro sahnesinde yankılanır. Shakespeare oğlunu hayatta tutamaz. Ama onun adını bir tragedyaya yazar. Böylece Hamnet yüzyıllar boyunca sahnelerde yaşamaya devam edecek bir hikâyeye dönüşür.
Hamlet oyununda yer alan bazı sahneler de Shakespeare’in hayatındaki kayıpla birlikte düşünüldüğünde farklı bir anlam kazanıyor. Oyunun en ikonik anlarından biri olan hayalet sahnesinde Hamlet, babasının hayaletiyle karşılaşır ve hayalet ona “Beni hatırla” diye seslenir. Aslında bütün hikâye bu hatırlama çağrısının etrafında döner. Ölümden sonra bile hatırlanmak isteyen bir figür vardır sahnede. Shakespeare’in oğlunun ölümünden birkaç yıl sonra yazdığı bu tragedyayı düşününce, bu sahne kaybedilen birinin hafızada yaşamaya devam etmesinin dramatik bir biçimi gibi okunabilir.
Oyundaki bir diğer önemli an ise Hamlet’in saraya çağırdığı tiyatro topluluğuna oynattığı, oyunun içindeki oyun sahnesidir. Hamlet burada babasının öldürülmesini anlatan bir hikâyeyi sahneler ve gerçeği kurmaca aracılığıyla ortaya çıkarmaya çalışır. Tiyatro bu noktada yalnızca bir eğlence değil, gerçeği görünür kılan bir araç haline gelir. Bu sahne Hamnet hikâyesiyle birlikte düşünüldüğünde, Shakespeare’in gerçek hayatta yaşayamadığı bir vedayı tiyatro sahnesinde yeniden kurduğu fikrini çağrıştırır.
Oyunun mezarlık sahnesinde Hamlet’in eline aldığı kafatasına söyledikleri ise ölümle yüzleşmenin en güçlü anlarından biridir. Bir zamanlar yaşayan, gülen, konuşan bir insanın geriye yalnızca bir kafatası olarak kalması, ölümün kaçınılmazlığını hatırlatır. Bu sahne Shakespeare’in oğlunun ölümünden sonra yazdığı bir oyunda yer aldığında, ölüm ve yas temalarının yalnızca dramatik değil aynı zamanda kişisel bir yankı taşıdığı ihtimali daha da güçlü görünür.
Yas nesnel bir duygu değildir; herkes için aynı şekilde yaşanmaz. Film boyunca Agnes’in yasını açıkça görebiliriz. Onun acısı doğrudan, görünür ve neredeyse dokunulabilir bir ağırlık taşır. Shakespeare’in yasını ise aynı açıklıkla izleyemeyiz. O daha çok suskunlukta, mesafede ve kaçışta kendini gösterir. Bu yüzden filmde Shakespeare’in yasına gerçekten tanık olduğumuz an neredeyse yalnızca final sahnesidir. Belki de büyük sanat eserleri gerçekten de büyük kayıpların ardından doğuyorlardır.
Roman daha çok Agnes’in iç dünyasına odaklanır. Dili oldukça içseldir; okur Agnes’in düşüncelerini ve yasını çok yakından hisseder. Film ise bu iç dünyayı görüntü ve sessizlik üzerinden anlatır. Doğa, uzun planlar ve boşluklar, yasın ağırlığını hissettiren bir atmosfer yaratır. Romanın içsel anlatımı sinemada sessizliğin diliyle yeniden kurulmuş gibidir.
Sinemanın ilk yıllarına dair anlatılan en meşhur hikâyelerden biri, izleyicilerin gördükleri görüntüyü gerçek sanmalarıdır. 1896 yılında Auguste ve Louis Lumière kardeşlerin çektiği “L’Arrivée d’un train en gare de La Ciotat” adlı kısa filmde, istasyona yaklaşan bir tren gösterilir. Bugünün seyircisi için son derece sıradan görünen bu görüntü, o dönemin izleyicileri için şaşırtıcı ve neredeyse ürkütücüdür. Sinema tarihinin en bilinen anlatılarından biri, trenin ekranda kendilerine doğru geldiğini gören bazı izleyicilerin korkup salonun arkasına doğru kaçtıklarıdır. Aradan geçen yüz yılı aşkın zamana rağmen sanatın bu gücü hâlâ değişmiş sayılmaz.
Hamnet’in finalinde Shakespeare’in sahnelediği tragedyayı izleyen insanlar da tıpkı o ilk sinema seyircileri gibi sahnedeki hikâyeye gerçekmiş gibi tepki verirler. Seyirciler ağlar, sarsılır, acıyı kendi acıları gibi hissederler. Agnes’in o kalabalığın içinde oturup insanların sahnedeki kayba ağladığını görmesiyle ise belki de ilk kez oğlunun hikâyesinin yalnızca kendisine ait olmadığını fark eder. Eşi de onunla aynı acıyı yaşamış ve hatta bu acıyı başkalarının da hissedebileceği bir hikâyeye dönüştürmüştür. Hamnet’in ölümü artık yalnızca ailelerinin kaybı değildir. Bir annenin kişisel yası, sahnede kolektif bir hafızaya dönüşmüştür.
Ve belki de bu yüzden sanat, içimizde taşıdığımız duyguların başkalarının kalbine ulaşabildiği bir yer haline gelir.
Kapak Fotoğrafı: IMDb
İlginizi çekebilir: Eralp Alper’den Hamnet
Eda Akça 










Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!