Tarihler 16 Kasım 2012’yi gösterdiğinde, “Twilight” serisinin son filmi gösterime girdi. Serinin tamamı oldukça iddialı olmasına ve tüm dünyada ilgiyle karşılanmasına rağmen filmler gerek prodüksiyon gerekse oyunculuklar açısından oldukça başarısızdı. Yine de o artık bir fenomen. Peki ama neden?

Stephenie Meyer‘ın 4 kitaptan oluşan, bir vampir ve bir kurtadamın aşkının arasında kalmış bir genç kızı merkezine alan gençlik serisi “Twilight Saga“, kitapçı raflarından sonra 5 filmlik bir seri ile sinemaları da işgal etti. Ve evet, gerçek bir ergenlik dönemi serisi olmayı başardı.

İlk film “Twilight(Alacakaranlık, 2008) ile, kitaptaki her şeyi 3 saate sığdırmaya çalışan tüm yönetmenlerin hatasına düşmüştü yönetmen Catherine Hardwicke ve prodüksiyon ekibi. Garip olan, yazar Stephenie Meyer’in de ekibin içinde olmasıydı. Özellikle romanlara uzak olanlar için o kadar değişik bir film olmuştu ki… İşte karşılaştığımız karakterler: Donuk ifadeli, katı duruşlu, mimik namına sürekli dudaklarını ısıran bir genç kızımız; en az kızımız kadar soğuk, mimik olarak da göz rengi değişikliklerini belli etmek için göz kapaklarını açık tutmaya çalışan ve sürekli yere ya da havaya bakan yakışıklı vampirimiz; bir çocuk utangaçlığında olması gerekirken ‘abi’ babacanlığındaki yakışıklı kurtadamımız…

Vasat filme, vasat oyunculuklara, değişen yönetmenlere ve ilk filmin IMDb’de aldığı 5.3 puanlamaya rağmen “Twilight”ın ardından gelen  “The Twilight Saga: New Moon(Alacakaranlık Efsanesi: Yeni Ay, 2009, Chris Weitz), “The Twilight Saga: Eclipse (Alacakaranlık Efsanesi: Tutulma, 2010, David Slade) ve “The Twilight Saga: Breaking Dawn – Part 1(Alacakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti – Bölüm 1, Bill Condon) da gişede aynı ilgiyi gördü.

Ve evet, itiraf etmeliyim yine de oturdum izledim. Öncelikle romanları okumamıştım – zaten okuduğum bir hikayeyi bu kadar basit sahnelenmiş görmeyi kaldıramazdım- Peki hikayede beni ve milyonlarca insanı çeken neydi? Hep aynı finalle dönüyorduk evimize bir gençlik filmi izledikten sonra. İyi kızlar, kötü kızlar, iyi oğlanlar, kötü adamlar, zenginler, fakirler… Çoğunlukla mutlu, nadir de olsa mutsuz sonlar. Hepsi aynıydı çünkü.

Ya da vampir filmleri… Daha önce iyi niyetli bir vampir (bir dönemin benim için kült dizisi “Buffy The Vampire Slayer”ın karizmatik Angel’ını saymazsak, en azından sinema perdesinde) görmemiştik sanırım. Vampir olmak istemeyen ya da pişman olanları görmüştük ama bir genç kızı kendine aşık edip, kendi de aşık olup, ona zarar vermemek için uzak durmaya çalışan; genç kızımız istemesine rağmen de onu vampire dönüştürmeyi reddeden…

Aslında kadınların içinde çok derindeki bir temaya dokunuyordu bu filmin hikayesi: Kötü adamı ehlileştirme dürtüsü. Tam can damarımıza oynuyordu, izledik ve hikaye bizi tam göbeğine çekti! Üstelik 21. yüzyılın bir getirisi olarak içinde karmaşa aradık. Kurtadamların devreye girmesiyle bu karmaşıklaşma süreci de tamamlandı. Artık hikaye tadından yenmeyecek düzeydeydi.

Şimdi mi? “The Twilight Saga: Breaking Dawn – Part 2“da yarı vampir – yarı insan bir yenidoğanımız, taze vampir olmuş bir genç kızımız, yenidoğan özel çocuğa ‘bağlanan’ bir kurtadamımız, bu bağlılık sebebiyle vampirlere dokunamayan bir kurtadam sürümüz ve tüm bunlara bir son vermek isteyen vampir atalarımız var elimizde. Yani ihtiras dozajını da iyice tutturmuş durumda film.

İzlemezseniz ölmezsiniz, hayır. :) Çünkü hikayenin gösterişi yanında, önceki filmleri baz alacak olursak çok da başarılı olmayan bir hikaye kurgusu, vasat bir prodüksiyon ve en önemlisi vasat oyunculukları var. Tabii ki sözüm, ergenlik hormonları vücudunu çoktan terketmiş olanlara. Geriye kalanlar zaten izleyecek, hatta çoktan izlemiş bile olabilirler.

İyi seyirler!

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN