Kübra Su Yıldırım, dijital ve geleneksel üretimlerinde çok katmanlı hikâyeler anlatan, çalışmalarında kadın ve non-binary figürler, kültürel dokular, ve derin bağlantılar içeren bir sanatçı. Disiplinlerarası çıktılarında cinsiyet rollerini, insan dinamiklerini ve evrenin gizemlerini keşfederken hayatın derinliğini korkusuzca inceleyen Kübra Su Yıldırım’ın yeni sergisi What’s Inside, 16 Mayıs – 14 Haziran tarihleri arasında Büyükdere35’te izlenebilir. Sergi kapsamında sanatçının sanatının içinde barındırdığı fikirlere, düşüncelere ve çağrışımlara dair bir sohbet gerçekleştirdik.

afis-1-2
“What’s Inside” Sergi Afişi | Fotoğraf: Kübra Su Yıldırım

Arzu ve korku, zaman ve zamansızlık, varlık ve yokluk, kimlik ve temsil gibi kavramları ele alan What’s Inside, 16 Mayıs – 14 Haziran tarihleri arasında Büyükdere35’te izlenebilir.

Yerleştirme, izleyiciye doğrudan yöneltilen ‘’What’s Inside’’ – ‘’içerisinde ne var?’’ sorusuyla başlıyor. Bu soru, insan zihnine, varoluşa, kimliğe, bilinçdışına, dürtülere ve anlam arayışına dair çok katmanlı bir düşünsel alan yaratıyor.

Bu düşünsel alanın merkezinde yer alan triptik yapıt, serginin kavramsal çekirdeğini oluşturuyor. Zamanın algılanışı, bilinç ile bilinçdışı arasındaki geçirgenlik, kimliğin parçalanabilir doğası ve hakikatin çoğul formlarını temsil eden görsel ve kavramsal bir merkez işlevi görüyor. Diğer işler, bu merkezden türeyen düşünsel ve imgesel uzantılar olarak yer almaya ve etkileşim kurmaya devam ediyor.

Serginin hem kavramsal hem de mekânsal odağını, üzerinde “What’s inside?” sorusu yazılı kırmızı pleksi kutu oluşturuyor. Kutunun içi boş; ancak bu boşluk, izleyiciyi bilmenin ve anlamanın sınırları üzerine düşünmeye davet ediyor. Kutunun çevresine yerleştirilen ahşap figürler ise bu boşlukla kurulan deneyimi yansıtıyor. Bu yerleştirme, bakmaya, anlamaya çalışmaya, fakat çoğu zaman sadece hayretle izlemeye dair bir durumu temsil ediyor.

Serginin biçim dili kadar düşünsel zemini ve semiyotik düzlemi de çok katmanlı karşımıza çıkıyor: Platon’un Mağara Alegorisi, Carl Jung’un Liber Novus’u, Demokles’in kılıcı, bölünmüş benliğin ve içsel dönüşümün arketipsel anlatımı olarak Persephone miti, bilinç ile kolektif bilinçdışı arasındaki geçişler, grotesk formlar, dünyevi arzular ve gerçekliğin kırılgan doğası birbirine örülerek düşünsel bir bütünlük oluşturuyor.

What’s Inside, doğrusal bir anlatıdan kaçınarak izleyiciyi arzu ve korku, zaman ve zamansızlık, varlık ve yokluk, kimlik ve temsil gibi kavramlar etrafında düşünmeye davet ediyor. 

portre-credit_-elif-tekneci
Kübra Su Yıldırım | Fotoğraf: Elif Tekneci

Kübra Su merhaba. Bize kendini biraz anlatır mısın? Biliyorum kendini anlat dediğinde insanlar kendileri için söyledikleri şeyleri ya eksik ya fazla bulurlar. Yine de kendine bakışını, kendini tanımlama biçimini merak ediyorum.

Hiç kimse için kim olduğunu tarif etmek kolay değil tabii çünkü özünde bilmiyoruz ve bunu seziyoruz – “Ben bir başkasıdır.”

Böyle sorularda hafif ironi sosuyla poetik bir cümle pişirir sonra kaçarım çünkü kim olduğum zamanla, üretimle, krizle ve yeniden inşa etmeyle değişir – açıkçası bu da bir tariftir ve belki de kim olduğuma dair en dürüst cevabı taşıyor olabilir.

Gerçeğe sanatın ve kendi pencerenden bir katman sağlayıp kendi gerçekliğini yaratmanın senin ve sanatın için ifade ettiği anlamlar neler?

Gerçek bence asla tekil değil -hemfikiriz değil mi bu konuda?- değişken, çoğul, parçalı ve kırılgan. Sanat da bana bu parçaları birleştirmek ya da onların dağınıklığını teşhir etmek için bir alan açıyor.

Başka gerçekliklerin mümkün olduğunu, zihnin sınırlarını aşabileceğimizi, bir sahnenin, bir rengin çağrışımlarıyla evrene bize has katlar çıkabileceğimizi bir de kendi penceremden göstermek, hatırlatmak istiyorum. Bilinen dünyanın mutlaklığına karşı en heybetli şey zihnimiz bence.

Zamanın ve mekânın içinden geçerken bakışımızı, hikâyemizi, sesimizi, mücadelemizi, uyum sağlama yollarımızı ve isyanımızı birçok unsur şekillendiriyor. İlgini çeken, sanatında bir anlam kapısı aralamak istediğin meseleler neler?

“Bilinen bilinenler vardır; bildiğimizi bildiğimiz şeyler. Bilinen bilinmeyenler vardır; bilmediğimizi bildiğimiz şeyler. Ama aynı zamanda bilinmeyen bilinmeyenler vardır; bilmediğimizi bilmediğimiz şeyler” – bunu ben söylemiyorum Rumsfeld söylüyor, tabii felsefi bir tartışma açma gayesiyle yapmıyor bunu ama neyse. Ve Žižek ise buna bir de “bilinmeyen bilinenler” kategorisi ekliyor.

Son birkaç yıldır benim de meselelerim bunlar: Bilinen bilinmeyenler, bilinmeyen bilinmeyenler ve bilinmeyen bilinenler. Elbette her şey tamamen bilinç akışıyla ve çağrışımlarla ilerliyor ve gün sonu raporunda bir bakıyorum o gün üzerinde durduğum, tökezlediğim, merak ettiğim, korktuğum, arzuladığım şeyler bir şekilde bu dosyalara girivermiş. Tümevarımsal bir hayat stili bu – parçalar kendiliğinden birleşiyor, ben gözlemliyorum.

whats-inside_-iii-acrylic-and-dry-pastel-on-wood-main-panel_-60x66-cm-side-panel_-33x19-cm-2025
“What’s Inside, III”  Acrylic and dry pastel on wood | Fotoğraf: Kübra Su Yıldırım

Çalışmalarında parça parça detaylar bir bütün anlatısı oluşturuyor. Yaşamın çerçevesini küçük detaylardan genişletip izleyicilerine sunmak sanatında nasıl bir imkânlar dünyası yaratıyor?

Sanırım zihnim böyle çalışıyor. Genellikle düşünce yumaklarıyla doluyum – maalesef ve iyi ki – Ben o yumakları tek tek çözmeye çalışıyorum, resmen kokusunu alıp izini sürüyorum. İşlerimdeki detaylar da bu sürecin çıktıları tabii. Bütünü öncelemek gibi bir amacım olmuyor pek. Zaten bütün dediğimiz şey de çoğu zaman sonradan bakınca oluşuyor. Örneğin tarihsel akış da öyle, akımlar, ekoller sonradan adlandırılıyor hep – en azından çoğu. Tüm bunlar ve diğer her şey sebebiyle sezgisel ve detaydan bütüne giden bir anlatı kurmayı daha sahici buluyorum.

credit_-ci-demi
“What’s Inside?” | Fotoğraf: Ci Demi

“What’s Inside?” adlı sergin 16 Mayıs – 14 Haziran 2025 tarihleri arasında Büyükdere35’te görülebilecek. Neler hissediyorsun, serginin oluşum süreci nasıl bir yolculuktu senin için?

Süreç epey yorucu ama sahiciydi ve açıkçası hayat da son aylarda öyleydi; merhabalar ve elvedalarla doluydu. Bazı duygulara düşüncelere insanlara durumlara ‘ay merhaba hoş geldin yer hazırlayayım mı kalacak mısın’ diye sordum, bazılarını da açıkçası direkt kışkışladım-olur öyle. Şimdi geriye dönüp bakınca her şeyin kendi ağırlığıyla bir şekilde tam olduğu bir yapı görüyorum.

“What’s Inside?”, oldukça çarpıcı ve çağıran bir sergi ismi. Sorular sorma, cevaplar arama konusunda bir davette bulunuyor. Bu isim ve çalışmayla nasıl düşünsel alan yaratmak istedin?

“What’s Inside?” birden fazla soruyu başlatan bir şeydi benim için. İzleyiciden tek bir cevap beklemek yerine, sorularla birlikte kaybolalım, hayata samimi bir selam verelim istedim. Çalışmalar elbette bu soruya görsel cevaplar veriyor ama aslında arzum bu işlerin sorunun kendisinin bir temsiline dönüşmesi.

Kutunun boşluğu epistemolojik bir tuzak. Çünkü kutu bilinç düzeyimizi temsil ediyor; sınırlı, tanımlı, dışı belli. Ama bu soru – “What’s Inside?” – bilincin değil, bilinçdışının alanına yöneltilmiş bir soru. Bilinç düzeyinde algılarımız sınırlı ve bu sınırları ancak merak ederek, şüphe ederek aşabiliyoruz. Bazen derinlere dalmak, bazen yüzeyde kalmak, bazen rüya görmek, bazen uyanmak (Jung’a selam) – bazı sebeplerden acı verici olabilir. Ama ben burada kendimce daha derine dalmaya bir alan açmak istedim.

whats-inside_-iv-ahsap-uzerine-akrilik-ve-kuru-pastel-53x45-cm-2025
“What’s Inside, IV” – Ahşap üzerine akrilik ve kuru pastel | Fotoğraf: Kübra Su Yıldırım

“What’s Inside, doğrusal bir anlatıdan kaçınarak izleyiciyi arzu ve korku, zaman ve zamansızlık, varlık ve yokluk, kimlik ve temsil gibi kavramlar etrafında düşünmeye davet ediyor” diye anlatıyorsun. İnsanların can havliyle savunduğu, mücadelesini verdiği meseleler üzerine kafa yormuşsun. Bu meseleleri irdelemenin ve bu konularda anlam alanı yaratmak konusunda neler söylersin?

Bunlar insanlık tarihinden beri düşündüğümüz, sorguladığımız kavramlar evet ama bugün geldiğimiz yerde, kapitalizmin baskısıyla artık sadece hayatta kalma mücadelesi veriyoruz açıkçası. Ve mutluluk bir zorlantıya, yüzeysellik bir zorunluluğa dönüştü. Acele etmekten durmaya, düşünmeye, hayatla bağ kurmaya ne kadar zaman ayırabiliyoruz ki?

“Hayatı yaşanır kılan ne varsa, hayatta kalmaya seve seve feda ediyoruz.” diyor Byung-Chul Han. Bu sergideki meseleleri irdelemek benim için tam da o yaşanırlığı yeniden çağırmak. Dünyaya dair dertleri sadece bu şekilde -bakarak, düşünerek, sezerek – aşabiliyorum ben.

Belki de sanat -ne yapmalıyız?- dan önce -ne oluyor?- sorusunu sormak için bence en dürüst alanlardan biri, çünkü maalesef bu çağ hepimizi aynı sıkışmanın içine çekiyor.

Kapak Fotoğrafı: Kübra Su Yıldırım – Elif Tekneci

İlginizi çekebilir: Burcu Dimili’den Eugenia Vereli ile Perasma Leros Sergisi Üzerine