“La Haine” 30 Yaşında: Siyah ve Beyaz Uçurumun Kenarında
1995 yılında beyaz perdeyle buluşan siyah & beyaz bir film, Fransa’nın ücra sokaklarında yankılanan bir çığlığı tüm dünyaya duyurdu. La Haine, kendi kaderine terk edilmiş bir mahallede farklı din, ırk ve etnik kökene sahip üç arkadaşın maruz kaldığı sistematik ayrımcılığı, bastırılmış öfkeyi ve geri dönüşsüz kayıpları sinema perdesine güçlü bir çığlık olarak yansıtmayı başardı. Aradan geçen otuz yıla rağmen o çığlık pek dinmiş gibi görünmüyor. Bugün hâlâ, aynı uçurumun kenarında olduğumuzu kanıtlarcasına yaşanan ayrımcılıklar ve hukuksuzluklar devam etmekte. Otuz yılın ardından bu film neden hâlâ bu kadar etkili, neden hâlâ aynı uçurumun kenarında hissetmeye devam ediyoruz?
La Haine: Uçurumun Kenarında
1995 yılında Fransa’da vizyona giren La Haine (Nefret), sinema tarihine yalnızca teknik becerisiyle değil, içinde barındırdığı politik mesajlarla ve toplumsal duyarlılığıyla da derin bir iz bırakmayı başardı. Mathieu Kassovitz’in yalnızca 27 yaşında yazıp yönettiği bu film, Fransız banliyölerinin görünmeyen yüzünü, dışarıdan bakıldığında “şiddetli bir gürültü” olarak algılanan ama içinde bastırılmış öfke, hayal kırıklığı ve çaresizlik taşıyan bir dünyayı beyaz perdeye taşıdı. Otuz yılın ardından geriye dönüp baktığımızda, La Haine’in yankısı hiç de azalmış gibi değil; çünkü anlattığı hikâye, o çığlık günümüzde de yankılarını sürdürmekte.
“Üstü karalanmış bir gün gibiydik…”
Film, Paris’in dışındaki banliyölerde yaşayan üç genç olan Yahudi kökenli, asi ve hırçın Vinz; Arap kökenli, grubun neşe kaynağı Said ve Afrika kökenli, grubun diğer iki üyesine kıyasla biraz daha olgun ve bilinçli görünen Hubert üzerinden sistematik ayrımcılığı, sınıfsal dışlanmayı ve polis şiddetinin birey üzerindeki etkilerini anlatıyor. Film bu üç gencin Paris’in arka sokaklarında geçirdiği bir günün etrafında ele alınıyor. Ancak o bir gün, yıllardır süregelen göz ardı edilmiş sorunların ve haksızlıkların zirveye ulaştığı bir güne dönüşüyor.
Yönetmen Kassovitz’in anlatım dili, belgesele daha yakın bir ton sunuyor gibi olsa da şehrin arka sokaklarının dinamiğini ve sınıflar arası ayrışmayı günlük hayattan sahneler ile çok ince bir çizgide seyirciye yansıtmayı başarıyor. Karakterlerin her biri yalnızca bireysel figürler olmaktan öteye geçerek toplumun farklılıklarını temsil ediyor. Vinz’in hiç dinmeyen öfkesi, Said’in kendini bir yere ait hissetme çabası ve arada kalmışlığı, Hubert’in “daha iyi bir yaşam” umudu ve bunu koruma çabası izleyiciyi filme çeken temel duyguların başında geliyor. Her biri, içinde bulundukları toplumun farklı yerlerinden zarar görmüş, haksızlığa uğramış ama hâlâ hayatta kalmaya çalışan gençlik profillerini yansıtıyor. İzleyici olarak karakterlerle empati kurmaya başladıkça bu öfkenin ve mücadelenin sistematik olduğunu çok daha iyi anlıyoruz.
Siyah ve Beyaz
La Haine’in siyah beyaz tercihi, başlarda sinematik bir tercih olarak düşünülse de bana göre bu seçim, filmin felsefesini ve vermeye çalıştığı mesajı doğrudan görselleştiriyor. Renklerin yokluğu, karakterlerin içinde bulunduğu dünyaya eş değer bir anlatı sunuyor: Renklerden yoksun, bastırılmış derin duygular ve patlamaya hazır bir gençlik ateşi. Siyah ve beyaz, ayrımcılığın keskinliğini, hayatın renksizliğini ve sistemin körelmişliğini vurgulayan bir tercih olarak karşımıza çıkıyor.
Otuz Yıl Sonra: Hâlâ Aynı Yerde Miyiz?
Bugün La Haine’i otuz yıl sonra tekrar izlediğimizde ne görüyoruz? Sadece nostaljik bir sinema deneyimi mi? Yoksa hâlâ karşılık bekleyen bir çığlık mı? Ne yazık ki filmde ele alınan konular, polis şiddeti, ayrımcılık, gençliğin marjinalleşmesi günümüzde yalnızca Fransa’da değil, dünyanın birçok yerinde güncelliğini koruyor. Otuz yıl önce bir genç yönetmenin kaleminden ve kamerasından doğan La Haine, sinema tarihinde sadece estetik olarak değil, vicdani bir başyapıt olarakta yerini almış durumda. Bugün bu filmi yeniden izlemek, yalnızca sinemasal bir deneyim değil; bir yüzleşme, bir hatırlama ve belki de bir değişim çağrısıdır. Hayatın bugüne kadar bize öğrettiği yegâne hakikat şu olsa gerek: Bir şeyler değişmezse, tarih daha sert, daha acı ve daha karanlık bir şekilde tekerrür eder.
“Elli katlı bir binadan düşen adamın hikâyesini biliyor musun? Her katta kendini rahatlatmak için kendine şunu demiş: ‘Buraya kadar her şey yolunda.’ ‘Buraya kadar her şey yolunda.’ ‘Buraya kadar her şey yolunda.’ Sanki bizi anlatıyor gibi: Buraya kadar her şey yolunda… Önemli olan düşüş değil, yere çarpıştır…”
– La Haine, 1995
Kapak Fotoğrafı: rausgegangen.de
İlginizi çekebilir: Doğa Batılı’dan 30 Yıl Sonra Se7en


Recep Emre 










Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!