Ronaldo’nun üçüncü golü Madrid yolcuğuluma noktayı koymuştu. Hızlı geçen bir uzun hafta sonundan sonra doyasıya yemiştim, gezmiştim, eğlenmiştim ve artık havaalanına yol almanın vakti gelmişti. Geçen hafta iş için gidip hafta sonunu bağladığım Madrid gezimden sonra Avrupa şehirlerinin ne kadar kompakt ve yürünesi olduğunu tekrar hatırlamış, İspanyolların ne kadar neşeli ve hayatı doya doya yaşadıklarnı öğrenmiştim.

Madrid’de Ne Yapılır?

Genelde her seyahatimden önce New York Times’ın  “36 Hours in….” başlıklı yazılarına hızlıca göz atıp, en kritik yerler nereleri, en güzel bölgeler nerede öğrenmeye çalışırım. Madrid seyahati de hiç farklı değildi ama maalesef bu sefer karşıma çıkan yazı hem biraz eski, hem de çok kapsamlı değildi. Yine de Foursquare, şans ve tesadüfe güvenim tamdı. Avrupa’nın en güzel yanlarından biri merkezi bir noktadan çıkıp yürümeye başladığınızda elbet güzel bir cafe, lezzetli bir yemek veya önemli bir turistik nokta karşınıza çıkıyor. Bu sefer de hiç farklı olmadı. Madrid’de “Peurta del Sol’den” başlayıp herhangi bir yöne yürümeye başlayınca her türlü güzellik karşınıza çıkıyor. Bu seferki seyahatim biraz yeme-içme ağırlıklı oldu. İspanyolların “tapas” kültürü (ufak porsiyonlarda, bol çeşit) çok farklı yemeği denemeye elverişli olunca gittiğiniz her noktada yeni bir tatla karşılaşabiliyorsunuz. En beğendiğim mekanları kısaca sıralamak gerekirse;

Tximziri

Cuma gecesi karnım acıkınca Foursquare üzerinden (yurtdışında en iyi yerleri bulmak için birebir, İspanyolca yorumları anlamasam da bol ünlemli, bol gülen suratlı comment’leri görünce iyi olduğunu hemen anladım) bulduğum bu ufak mekanda ister arkadaşlarınla standlarda birkaç tapas tadarak bir şeyler içebilirsin veya bir masa kapıp uzun uzun lezzetli ana yemekler yiyebilirsin. Standart tapasların yanında günlük değişen bir menüsü olan Tximziri’de çıtır tempura (Japon usulü kızartma) hamburger ve İspanya’da yaygın olan Bacalao balığını (Morina) mutlaka tavsiye ederim. Barda oturmayı tercih ederseniz barmenler çok sıcak ve muhabbeti seviyorlar. Gecenin ilerleyen saatlerinde menüde olmayan bazı özel tapaslardan ikram edebilirler!

Chocolateria San Gines

Madrid’e gitmemden önce “mutlaka gidip yemen lazım” denilen tek yer burasıydı. Sabah saatlerinde Puerta del Sol’dan yola çıkarak küçük bir ara sokakta bulduğum bu mekanda İspanyolların çıtır çıtır, hafif şeker ve tarçınlı churros’larını yeme fırsatı bulabilirsiniz. Çikolataya bandırarak yenilen churroslar tam paylaşımlık. Çikolatası sanki “Sos mu olsam, sıcak çikolata mı olsam?” sorusuna takılıp arada bir yerde kalsa da bol bol yürüyüş yapacağınız bir gün için mükemmel bir başlangıç. İçeride ödemenizi yaptıktan sonra hemen dışarıda bir masaya konuşlanıp etrafı gözlemlerken hoş sürprizlerle karşılaşabilirsiniz. Madrid öyle bir yer ki sokakta biri akordion çalarken önünden geçen bir adam bir anda durup onunla duet patlatabilir. Chocolateria San Gines civarındayken Palacio Real (Saray) ve Catedral de la Almudena tam görmelik yerler. Görkemli taş yapılar ve fotoğraflık yerlerle dolu bu bölgede içeri girip gezmek isterseniz uzun kuyruklar için hazırlıklı olun.

Madrid’de Bir Pazar: Mercado de San Miguel

Biraz turistlik yaptıktan sonra ayaklarım beni Mercado de San Miguel’e götürüyor. Burası 15-20 tezgahın olduğu büyük bir pazar. İspanyollar haftasonları burada bir ellerinde şarap, diğer ellerinde tapasla ayakta sohbet edip haftasonunun keyfini çıkarıyorlar. Tezgahlar arasında peynir, balık, croquette,  şarküteri, hamburger, kahve, pasta… kısacası her türlü yemeği satan ustalar var. İnsan bu kadar çeşidin arasında kalınca birkaç tur atmadan karar vermekte zorlanıyor. En iyisi en kalabalık tezgahları bulup gözünüze çarpan tapasları yiyip bir sonrakine geçmek. Hem tadımlık, hem hediyelik için en iyi yerlerden biri burası olabilir. Şanslı olup pazarın orta yerinde yapılan flamenco tanıtımlarına denk gelirseniz ayaküstü bir gösteri de yakalamış olursunuz. Mercado de San Miguel’de açlığınızı bastırdıkan sonra şehrin doğu kısmına yönelerek sanat, park, alışveriş üçlüsüne geçebiliriz.

Museo del Prado, Parque del Retiro, Salamanca Bölgesi

Puerto del Sol’ün doğusuna geçip 15-20 dakika yürüyüşten sonra kendinizi Prado sanat müzesinde bulursunuz. Burada Goya ve Velazquez gibi ünlü İspanyol sanatçıların yanında birçok farklı Avrupa ülkesinden gelen eserleri görebilirsiniz. Sanata ilginize bağlı olarak burada istediğiniz kadar uzun veya kısa vakit geçirebilirsiniz. Girişte birkaç Euro fazla vererek müze kataloğunu almanızı tavsiye ederim; böylece biletiniz neredeyse bedavaya geliyor.

Hava güzelse Prado’yu biraz kısa kesip (bir sonraki gelişe bir şeyler kalsın!) Retiro Park’ına geçmek şart. Şehrin ortasında yeşillik içerisinde güneşlenenler, bankta oturanlar, sokak sanatçıları, gölde kayıklar, koşu yapanlar, bisiklet kiralayanlar, her şeyiyle muhteşem bir park burası. İstanbul’un betonlaşmasına alıştıktan sonra böyle parklar kesinlike insana iyi geliyor.

Alışveriş tutukunları parkın içinden kuzeye dönerek meşhur Salamanca bölgesine yol almak isteyebilir. Nişantaşı gibi burada da lüks butiklerin yanında ilginç hediyelik eşyalar satan ufak mağazalar bulabilirsiniz. Serrano Bulvarı ve iki yanındaki paraleller en güzel mağazaların olduğu caddeler.

Madrid’de Nerede Ne Yenir?

Mama Framboise

Bu kadar yürümenin ardından kendinizi ödüllendirip biraz dinlenmek isterseniz Mama Framboise en iyi seçeneğiniz olabilir. Önündeki kalabalığı görünce farkettiğim bu mekan İspanyol malzemelerin ön plana çıktığı bir Fransız pastane. İçerideki kalabalıktan ötürü burada masalar paylaşılıyor, kime denk geleceğiniz belli olmuyor. Benim gibi şansınıza masanıza İngilizce bilen birileri düşerse tanışabilir, ilginç hikayeler dinleyebilirsiniz. Burada tatlılar üç boy geliyor – mini, tek porsiyon ve paylaşımlık. Çayınızı söyleyip reyondan tatlınızı seçtikten sonra burada uzun uzun oturabilirsiniz. Denemesem de menüdeki sandviç, quiche ve croissant’lar dikkatimi çekti, eminim hepsi mükemmeldir. 

Mercado de la Reina

Otelinizde biraz dinlendikten sonra tekrar Puerto del Sol bölgesine dönerseniz gündüze göre bambaşka bir manzara ile karşılaşabilirsiniz. Akşamları hareketlenen bu meydan tam Taksim metro çıkışı gibi bir buluşma noktası. Tur grupları, İspanyol gençler, çiftler burada buluşup geceye devam ediyorlar. Puerto del Sol’e yakın ana caddelerden biri olan Gran Via (“Bia” okunur) üzerinde yürürken yine karşınıza bir kalabalık çıkabilir. Burası bir duvarı tuğla, karşı duvarı karatahta üzerine yazılı menüsü olan büyükcene bir lokanta/bar. Mutfaktan yükselen kokular ve ızgaradan gelen seslerin Nora Jones gibi müziklerle karıştığı bu mekanda herkese göre bir bölüm var. Kapıya yakın kısımda barda oturanlar tapas ve içki yudumlarken orta kısımda açık mutfak karşısında yemek yiyenler ve en arkada masalarında oturan grupları bulabilirsiniz.  Açık mutfak karşısındaki taburelere oturduktan sonra elinize İngilizce menü tutuştursalar da hemen onu bir kenara bırakın ve karatahtada yazan “Menu 50 Aniversario Mercado de la Reina” (50. Yıl menüsü) istediğinizi söyleyin. İki kadeh İspanyol şarap ve 5 bölümden oluşan bu menüden sonra İspanyol mutfağında İberica Jamon’u ile başlayıp çorba, ahtapot, Bacalao ve Krem Katalan ile biten bir yolculuğu tamamlamış olacaksınız. Bence menünün yıldızı son derece basit bir şekilde hazırlanmış zeytinyağı, balzamik ve kekikli ızgara ahtapot. Her malzemesi son derece taze ve ayarında pişmiş ahtapot kesinlikle lastikimsi değil, ağızda dağılıyor. Yemekten sonra mekanın ön tarafındaki barda geceye devam edebilirsiniz veya biraz daha “cool” olan alt katındaki Gin Club’da (son yıllarda Madrid’de cin kokteyller son derece popülermiş) kokteyller deneyebilirsiniz.

Santiago Bernabeau

Programınız el veriyorsa gelmişken mutlaka Santiago Bernabeau’da bir Real Madrid maçı yakalamanız gerekiyor. Benim şansıma Pazar günü 12’de Real Madrid – Getafe maçı vardı ve akşamki uçağımdan önce Pazar gününü değerlendirmek için daha iyi bir program olamazdı. Yine de görkemli bir stat olan, 85 bin taraftar kapasiteli Santiago Bernabeau’daki İspanyollar kesinlike Türkiye’deki taraftarlarla yarışamaz. Daha sakin bir deneyim olsa da, dünyanın en güzel statlarından birinde dünyanın en iyi oyuncularını kaçırmamak lazım.

Pazar günü Real Madrid beni 4 golle (Ronaldo’nun hat-trick’iyle beraber) uğurladıktan sonra Barajas Havaalanına doğru yol alırken bir sonraki gelişimde nereleri göreceğimi, ne yiyip içeceğimin planlarını yapmaya başlamıştım bile. Bu şehri kaçırmayın derim.

*Real Madrid maç biletleri için en kolay yol www.ticketmaster.es sitesinden önceden satın almak. Gittiğiniz hafta maç yoksa turistler için düzenlenen stat turlarına da katılabilirsiniz.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?