Marcel Dzama: Pera Müzesi'nde ‘Ay Işığıyla Dans’
Pera Müzesi’ndeki “Ay Işığıyla Dans” başlıklı sergi, bizi New York’ta yaşayan Kanadalı sanatçı Marcel Dzama ve eserleri ile tanıştırıyor. Çizim, film ve heykel gibi farklı disiplinlerde üretim yapan Dzama’nın Türkiye’deki bu ilk kişisel sergisi, savaş, kötü yönetimler ve çevresel yıkım gibi temalar üzerine düşündürüyor. Sanatçının son derece özgün üslubu ilham verirken, kullandığı zekice (kara) mizah sıkça gülümsetiyor.

Sondan başlamak gibi olacak ama sergiyi terk etmeden hemen önce karşınıza çıkacak, Marcel Dzama’nın yaşamının mihenk taşlarının ve farklı dönemlerden fotoğraflarının yer aldığı bölümden giriş yapacağım. Çünkü duvardaki zaman çizelgesini inceleyip de, doğduğu yıl olan 1974’teki şu cümleleri okuduğumda, kendimi sergideki eserlerin sağlamasını yapmış gibi hissediyorum: “Marcel Dzama, Winnipeg, Kanada’da doğdu. İtalya ve Suriye kökenli bir fırıncının oğlu. Anne tarafından Edward Munch ile akrabalığı var, büyükbabası ise Stalin rejiminden kaçan bir Ukraynalı mülteciydi.“
“Ay Işığıyla Dans” sergisindeki işler Munch’un Çığlık‘ından Ukrayna’nın ay çiçeklerine, çok kültürlülük ve göçmenlikten politik aktivizme, tam da bu cümlelerin izlerini taşıyor. Sanatçının bugüne kadar birlikte çalıştığı isimler arasında Spike Jonze’dan Bob Dylan’a farklı alanlardan isimler olduğunu öğrenmek de kendisi ve sanatına dair önemli ipuçları veriyor. Tüm bunlara ek olarak Marcel Duchamp ve Dadaizm’in etkisi, Alis Harikalar Diyarı‘nın ilhamı ve satranca olan ilgisi de sergideki işlerin neredeyse tümünde etkilerini hissettiriyor.

Serginin hemen girişinde, tavandan sallandırılmış üç boyutlu harflerle ziyaretçileri karşılayan Ay Işığıyla Dans yazısı, gerçekten de Alis’in, Harikalar Diyarı’nda uyanış anındaki gibi bir şaşkınlık, boyutlarla ilgili bir kafa karışıklığı yaratıyor. Karşıdaki duvarı boydan boya kaplayan isimsiz (2019) eserin büyüklüğü (“Be good little Beuys and Dada buys you a Bauhaus” esprisi altın değerinde) ile eserin kenarlarından müzenin duvarlarına ve döşemelerine taşan detayların ayaklarımız altında kalan küçüklüğü haylaz bir tezat oluşturuyor. Serginin bu giriş bölümdeki eserlerden feminizim dokunuşlu, çizgi roman stilindeki Delilah & Goliath (2017) ve Mother watches over the children of the night (2022) gibi eserler ise özellikle aklımda kalıyor.

Serginin tam başlığı aslında “Marcel Dzama: Ay Işığıyla Dans – Arkadaşı Raymond Pettibon’dan Küçük Bir Yardımla“. Biri Kanada’dan, öteki Kaliforniya’dan New York’a gelen ve burada dost olan iki sanatçının işbirliği, serginin oldukça politik işlerin yer aldığı, “Kötü Yönetimin Efendileri” ve “Artık Savaşlar Olmasın” alt başlıklı bölümlerinde hissediliyor: Dzama’nın büyülü hayal dünyası ve gerçeküstü karakterleri ile Pettibon’un politik ve eleştirel üslubu birleşiyor; gerçeklerin fantastikleşmeye, haberlerin inanması güç hale gelmeye başladığı günümüz toplumsal meseleleri üzerine dikkat çekiyor. İkilinin çalışmaları bazen bir domuzun resmedildiği No Dictators (2017) ya da Nazi selamı veren Musk’ın alevler içinde resmedildiği Burn the bigots, not the books (2025) gibi doğrudan mesajlar veriyor, bazen de dolaylı simgeler, çağrışımlar ve güncel referanslar aracılığıyla baskıcı rejimlere, toplumsal çürümeye ve kötü yönetimlere karşı devrimci çağrılarda bulunuyor.

Sergideki işler arasında beni en çok, kimi zaman çerçevelerden müzenin duvarlarına taşmış yarasa figürleri çekti nedense; Duchamp’ın etkisinin hissedildiği, satranç metaforlu video ve heykeller ise pek bana göre değildi. Öte yandan Harikalar Diyarı’na yolculukla başlayan, ardından dünyadaki yıkımla, gücü elinde barındıran diktatörlerle ve çürümüşlüğün altında ezilen toplumun acılarıyla karanlığın ortasına atan serginin satranç tahtaları üzerinde bitmesi ise tabii ki çok anlamlı ve yerinde. Salonun dört bir yanındaki satranç imgelerini gördükçe savaşın, yıkımın, baskının ortadan kalkması için mantık, zeka ve stratejinin gerekliliği ve başkaldırının, kolektif hareketin bazı piyonlar feda edilmeden işe sonuç vermeyeceği üzerine düşünüyorum. Yine bu salondaki, kanatlar takmış kadınların ve kelebeklerin betimlendiği rengarenk bir Dzama eserinin adının dediği gibi muhtemelen: İyi günler gelecek ama ağır ağır (2020)

Pera Müzesi‘ni ziyaret etmişken,
- Yıllardır süren “Kahve Molası” sergisinin yerine “Sıradışı Minas” konseptiyle güncellenen Kütahya Çini ve Seramikleri Koleksiyonu‘nu ziyaret etmeyi,
- Osman Hamdi‘nin eserlerini (favorimin müzenin ve sanatçının en ünlüsü Kaplumbağa Terbiyecisi değil, İki Müzisyen Kız eseri olduğunu belirtmek isterim) bilmem kaçıncı kez incelemeyi,
- 2017’deki 15. İstanbul Bienali için müzeye yerleştirildikten sonra kalıcı hâle gelmiş, Alejandro Almanza Pereda‘nın müzedekileri andıran romantik tarzda bir tabloyu beton ve boyayla başkalaştırdığı Boşluk Korkusu (İlkbahar Sahnesi #2) eserini görmeyi de ihmal etmedim tabii.
Marcel Dzama sergisi için hazırlanan sergi metninin ilk cümlesi, “Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, 20. kuruluş yılında…” diye başlıyor bu arada — bizim tanışıklığımızsa 15. yılını dolduruyor. Gittiği her serginin, izlediği her filmin kaydını tutan, anılara tutunmayı seven biri olarak, Pera Müzesi’ni ilk kez 2010 yılında, Fernando Botero sergisi için ziyaret ettiğimi hatırlıyorum. Geride kalan 15 yılda Botero’nun yanı sıra Csontváry, Giacometti, Grayson Perry ve Valdes gibi, bugün çok sevdiğim sanatçılarla beni tanıştıran Pera Müzesi, aynı zamanda ilk Tarkovski filmimi izlediğim yer… 15 yıl boyunca beni harika insanlarla tanıştıran, bir dönem film departmanına ilk programlama deneyimlerimle katkıda bulunduğum, ara ara atölye çalışmalarında tatlı anılar biriktirdiğim müzeye ufak bir sevgi yumağı yollayarak nice 20 senelere diyeyim.
Kapak Görseli: Marcel Dzama, All the youth come out to play ain’t no one lay in our way, 2019
“Marcel Dzama: Ay Işığıyla Dans” sergisini 17 Ağustos’a kadar, pazartesi hariç her gün Pera Müzesi’nde ziyaret edebilirsiniz.
İlginizi çekebilir: Artsy Magger’dan İstanbul Sergi Takvimi


Emre Eminoğlu







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!