Meb Seyman ile: Mlouye'un Tasarım Anlayışı Üzerine
İtalya’da her şehri özel kılan kendine has bir detay bulunur. Çoğu şehir için bu özellik, tarihten gelir. Floransa’nın Dante’si, Roma’nın Julius Ceaser’ı vardır. Milano için durum, biraz daha farklı. Çünkü Milano’yu Milano yapan; ikonik markalar, bitmek bilmeyen etkinliklerdir. Yani, hâlâ burada olanlar. Ben de bu şehre değer katan ve herkesin hakkında konuştuğu Mlouye markasının arkasındaki ismin Türkiye’den olduğunu öğrendiğimde çok heyecanlandım. Üstelik, markanın kurucusu ve kreatif direktörü Meb Seyman’ın Tasarım Haftası için Milano’da olduğunu duyduğumda; tabii ki hemen mağazaya gitmek istedim. Gelin, bana ilham veren bu sohbetle sizi de Milano’nun en ikonik noktalarından birinde konumlanan Mlouye’a götürelim.

Mlouye; 2015 yılından beri devam eden yolculuğunda ilk mağazasını Milano’ya açmış. Meb Seyman’ın endüstriyel tasarım geçmişi; üretimlerinde kendisini yaratıcı formlarla gösteriyor, hatta çantaları kendi başına bir heykel gibi duruyor. Sohbetimiz hakkında önden “spoiler” vermek istemem ama Meb Seyman ile konuşurken benim en dikkatimi çeken nokta, markanın her aşamasına gösterilen o emek oldu. Çünkü o heykel gibi duran formların gerçeğe dönüşmesinin ardında yatan aylarca süren atölye çalışmaları, Milano’daki mağazanın tasarımı için, 2020 Japonya Yaz Olimpiyatları’nda Olimpiyat Meşalesi’ni de tasarlayan ödüllü mimar ve tasarımcı Oki Sato ile çalışması; Mlouye’un bugün bir dünya markasına dönüşürken her adıma nasıl özen gösterdiğini belli eden detaylardan yalnızca birkaçı. Şimdi heyecanla Meb Seyman ile Milano’daki mağazasında gerçekleştirdiğimiz sohbete geçerken Türkiye’den bu yazıyı okuyanlar için de Mlouye’un İstanbul’da da bir mağazası olduğunu not düşmek isterim.

Sohbetimize Mlouye fikrinin oluşmaya başladığı ilk günlere dönerek başlamak istiyorum. Endüstriyel tasarımdan modaya uzanan yolunuz nasıl şekillendi?
Çıkış noktam hiçbir zaman eksenli bir yaklaşım değildi. Endüstriyel tasarım eğitimi aldım ve objelere her zaman form, yapı ve üretim perspektifinden baktım. Mlouye da aslında bu bakışın bir uzantısı olarak doğdu. Çanta benim için bir aksesuar kategorisinden çok, günlük hayatın içinde taşıdığımız bir obje. Bu yüzden tasarım yaklaşımım da daha çok bir ürün tasarlamak gibi ilerledi. Formu nasıl kurarım, bu form nasıl ayakta durur, nasıl üretilebilir, nasıl farklı bir deneyim yaratır… Süreç bu sorular etrafında şekillendi. Moda dünyasına girişim aslında bu yaklaşımın çanta kategorisinde karşılığını yeterince görmememle oldu. Form, kullanım ve üretimin birlikte düşünüldüğü bir alan yaratmak istedim.
Mlouye‘un çanta formları neredeyse kendi başlarına birer heykel gibi duruyor. Hatta ben arkadaşlarıma sizinle röportaj yapacağımızı söylediğimde aldığım ilk tepki “akordiyon!” oldu. Bu yüzden tasarım sürecinde, bir fikrin kâğıttan gerçeğe dönüşme anını özellikle merak ediyorum. Atölyenizin işleyişi nasıl ilerliyor?
“Akordiyon” yorumunu çok duyuyorum aslında ve hoşuma da gidiyor. Çünkü insanların form üzerinden böyle bir şey çağrıştırması, tasarımın okunabildiğini gösteriyor. Bizde süreç tasarımla bitmiyor, asıl orada başlıyor. Kağıt üzerinde kurduğun bir formu gerçekten çalışır hale getirmek çoğu zaman en zor kısım. Önce formu netleştiriyoruz. Sonra “Bunu gerçekten nasıl yaparız?” kısmı geliyor. Orada da işler biraz karmaşıklaşıyor, kalıp, iç yapı, destek malzemeleri, dikiş… Hepsi tekrar tekrar çözülüyor. Çoğu zaman standart yöntemler yetmiyor, o yüzden kendi yöntemlerimizi geliştirmek zorunda kalıyoruz. Bu yüzden üretimi in-house tutuyoruz. Çünkü bu kadar deneme-yanılma ve kontrol gerektiren bir süreci dışarıda yönetmek mümkün değil. Her ürün aslında küçük bir problem gibi başlıyor, biz de onu çözerek ilerliyoruz.

Mlouye‘un ilham dünyasında Bauhaus, başrolü oynuyor. Genel olarak nelerden ilham alıyorsunuz? İlham aldıklarınız, Mlouye’da form ve işlev arasındaki dengeye nasıl dönüşüyor?
Mlouye‘un görsel dünyasında Bauhaus önemli bir referans noktası oluşturuyor. Bunun en güçlü nedeni ise formun açıklığına, renk kullanımına ve tasarıma yaklaşımındaki net çizgiye sunduğu çerçeve. Ama ilham alanı bununla sınırlı değil. Mimari, iç mekânlar, objelerin kuruluş biçimi ve gündelik hayatın içindeki farklı formlar da tasarım sürecinde belirleyici oluyor.
Mlouye‘da bu ilham kaynakları yalnızca estetik bir başlangıç noktası olarak kalmıyor. Her formun bir amacı, her detayın da kullanım tarafında bir karşılığı olması önemli. Bu yüzden tasarım sürecinde işlev ve estetik ayrı iki başlık gibi ele alınmıyor; biri diğerini doğal olarak tamamlıyor. Ortaya çıkan siluetler de tam bu dengeden besleniyor.
Biz, sizinle Mlouye’un Milano’daki mağazasında buluştuk. Ve sizin ilk fiziksel mağazanız, birçok tasarımcının hayalindeki bir nokta olan Montenapoleone civarında. Bu da aslında; dünyanın birçok noktasındaki ikonik markaların en prestijli dükkânlarından birçoğunun komşunuz olduğu anlamına geliyor. Milano’daki mağazanızın açılış süreci nasıl ilerledi? Mağazanızın tasarımı, ürünlerinizi sergileme biçiminizi nasıl tamamlıyor?
Montenapoleone çevresi gerçekten çok güçlü bir bağlam sunuyor. Biz de Via Gesù’da, ilk gördüğümüzde tam olarak burada olmamız gerektiğini hissettiğimiz bir noktadayız. Bu bölgede doğru bir alan bulmak kolay değil; o yüzden bu mağazayı açabilmek bizim için oldukça değerliydi. Yaklaşık dört yıldır da bu sokaktayız.
Mekânda mümkün olduğunca sade bir arka plan bıraktık ki ürünler gerçekten “obje” gibi öne çıkabilsin. Sergileme biçimimiz de buna hizmet ediyor. Ürünleri yoğunluk içinde değil, boşlukla birlikte sunuyoruz. Böylece formu, yapıyı ve detayları daha net okumak mümkün oluyor. Mekân, ürünü daha iyi anlatan bir çerçeve gibi çalışıyor.

Biz, tam da Tasarım Haftası’nda tanışmış olduk. Ve Tasarım Haftası’na özel ürettiğiniz Moka Pot Charm’a ben bayıldım. Buradaki fikirden biraz daha bahsedebilir misiniz?
Çok sevindim bunu duyduğuma. Aslında onu bir charm’dan çok bir name tag olarak düşündük. Milan Design Week döneminde şehir çok hareketli oluyor, herkes bir yerden bir yere gidiyor. Biraz da bu seyahat haline referans vermek istedik. Moka Pot çok tanıdık bir obje ama form olarak da oldukça ikonik. Bizi çeken şey de buydu, herkesin bildiği bir şeyi alıp Mlouye’un form dili içinde yeniden düşünmek.
Bu projede referans çok direkt, Milano’nun kahve kültürü. Ama bunu literal bir souvenir gibi yapmak istemedik. Daha çok formu indirgedik, parçalara ayırdık ve yeniden kurduk. Bu yeniden kurma hali aslında onu küçük bir “proje”ye dönüştürdü. Milan Design Week için de bu yaklaşım anlamlıydı. Çünkü oraya gelen insanlar için bu tür bir düşünme biçimi oldukça tanıdık; bir objeyi analiz etmek, parçalamak ve yeniden kurmak. O yüzden hem çok tanıdık hem de biraz farklı hissettiren bir şey ortaya çıktı.
Mlouye‘un yeni mağazasını yakında başka bir ülkede görebilir miyiz? Gelecek için ne gibi projeleriniz var?
Fiziksel mağaza açmak bizim için bir büyüme aracı değil, doğru bağlamı bulma meselesi. Milano bu anlamda çok doğru bir adımdı. Önümüzde Paris ve Dubai gibi şehirler var. Ama yine aynı şekilde, sadece lokasyon olarak değil, markanın diliyle gerçekten örtüşen bir bağlam olup olmadığına bakıyoruz. Aynı zamanda kategori olarak da genişliyoruz. Çanta dışında farklı ürün grupları üzerinde çalışıyoruz. Ama hangi kategoriye girersek girelim, aynı prensip geçerli: Form, yapı ve üretim mantığı güçlü olmalı.
Bugün geriye dönüp baktığınızda, Mlouye‘un yolculuğunu belirleyen en kritik kırılma anı sizce neydi?
En kritik kırılma noktası, “farklı görünmek” ile “gerçekten farklı üretmek” arasındaki farkı net şekilde anlamamızdı. Başta daha çok form üzerinden ilerlerken, zamanla bu formların arkasındaki üretim bilgisinin asıl değeri yarattığını gördük. Bu da bizi daha fazla kontrol almaya, üretimi içeriye çekmeye ve süreçleri derinleştirmeye itti. Aslında büyüme, daha fazla üretmekten çok daha iyi üretmeyi öğrenmekle geldi.
Mlouye‘un başarısı gerçekten çok ilham verici. Bu noktada hem Türkiye’den dünyaya açılmanın hayalini kuran tasarımcılar hem de genel olarak hayal ettiğini gerçeğe dönüştürmek isteyenler için bu süreçte neler öğrendiğinizi paylaşabilir misiniz? Bize bir tavsiyeniz var mıdır?
Tasarım dünyasında fazla romantize edilen bir şey var: Fikir. Ama gerçek şu ki fikir tek başına hiçbir şey ifade etmiyor. Hatta çoğu zaman herkesin benzer fikirleri oluyor. Farkı yaratan şey, o fikri ne kadar doğru, ne kadar tutarlı ve ne kadar yüksek kaliteyle hayata geçirebildiğiniz. O yüzden tavsiye vermem gerekirse: Daha iyi fikirler bulmaya çalışmak yerine, daha iyi üretmeyi öğrenmek. Çünkü uzun vadede sizi ayakta tutan şey yaratıcılık değil, kapasite.
Kapak Fotoğrafı: Meb Seyman
İlginizi çekebilir: Simay Yaz’dan Lorenzo Serafini ile Röportaj

Eylül Aytan







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!