Müge İplikçi ile Doğan Kitap etiketiyle yayımlanan, bir kadının zihinsel, duygusal ve fiziksel kuşatılma süreçlerini ve modern Türkiye’de din, iktidar ve erkeklik ilişkilerinin kadın bedeni ve bilinci üzerinde kurduğu katmanlı tahakkümü anlatan “Sahte Cennetten Kaçış” kitabı üzerine söyleştik.

sahte-cennetten-kacis-kapak
“Sahte Cennetten Kaçış” Kitap Kapağı | Fotoğraf Kaynağı: Doğan Kitap

 “Sahte Cennetten Kaçış” kitabınızın ismine dair sorarak başlamak isterim. Yaşam devam ederken inandığımız, inandırılmaya çalıştığımız, her şey yolundaymış gibi davranmaya çalışmak için sığındığımız formüller; onca kötülüğün, ihmalin, yok sayılmanın, görmezden gelinmenin olduğu yeryüzünde kişiye bir “sahte cennet” hissi verir. Kitabın ismi anlatı dünyasında ve anlatının dışında nasıl bir arka plan barındırıyor?

“Sahte Cennet”, kişinin gerçeklikle yüzleşmekten kaçınmak için inşa ettiği ya da bir biçimde içine çekildiği illüzyonları, ideolojik kılıfları, toplumsal kabulleri ve kişisel maskeleri kapsıyor. Romana baktığımızda bu durum, karakterlerin sığındıkları yapının vaat ettiği düzen, geçmişe dair yanılsamalar, toplumsal onay mekanizmaları ya da yalancı bir aşkın sıcaklığı olarak kendini gösteriyor diyebilirim. Genelgeçer anlamda söylemek gerekirse sahte cennet-ler, hemen hepimizin içine doğduğu ve bize “her şey yolunda” gibi hissettiren hayat formlarımıza işaret ediyor. Şu görmezden geldiğimiz, unuttuğumuz, yok saydığımız ve beynimizi uyuşturduğumuz haller var ya… İşte onlar! Kitabın ismi, bu “uyuşukluk” halinden “kaçış” çağrısı taşıyor.

Romanınızın kalbi, her şeyin başlangıcı olan ortak bir trajedinin yaşandığı 1977 Harem Patlaması ile atmaya başlıyor ve aslında o şehrin içinde yaşanan, şehre dâhil olan ve olmayan tüm hikâyeleri birleştirerek tek bir an yaratmış oluyorsunuz. Her şeyin başlangıcı olarak böyle bir trajediyi merkeze almanız hikâyenin sınırlarını belirleme ve genişletme konusunda ne gibi yollar yarattı?

Ortak bir trajediyi merkeze almak, hikâyenin sınırlarını hem somutlaştırdı hem de sonsuz derecede genişletti!  Somutlaştırdı; çünkü hemen hemen tüm antagonistleri (düşman dememeyi özellikle tercih ediyorum) aynı zamanda buluşturan, onların hayatlarını kökten değiştiren bir olay, anlatıya sağlam bir kronolojik ve duygusal yön çizdi. Genişletti de çünkü bu patlamanın etkisi sadece o anda ve orada yaşayanlarla sınırlı kalmaz-kalmadı da. Dalga dalga yayıldı. Bu bana karakterlerin geçmişlerine ve bugünlerine uzanan sayısız gizli kapıyı açtı. Onları birbirine bağlayan görünmez bir ağın düğüm ve kesişme noktası oldu.

muge-iplikci-2
Müge İplikçi | Fotoğraf Kaynağı: Alara Beykan

Bulundukları yere, zamana, mekâna ve toplumsal yapılara ait ol(a)mayan, kök salamayan karakterlerin yanlış kararlar sonrasında saplandıkları batakları anlatıyorsunuz. Sizce insanın bu konudaki arayışı ne zaman başlar ve biter? Yaşam telaşı ve çabası içerisinde her an bu meselelere dair farkındalığımız var mıdır?

İnsanın bir yerlere ait olma arayışı, ilk farkındalık anında, kendini öteki veya yabancı hissettiği o ilk anla başlıyor sanırım. Ve asla bitmez. Bitmemeli de.  Zira bu arayış, aynı zamanda bir anlam arayışı da. Bu arayışın süreci belli: Bir ömür sürer! Ancak… Kaçtıklarımız yaşamımızın temel haritasını oluşturuyorsa, bir ömür yetmez… Her zaman haklı çıkıyorsanız, her zaman mağdur sizseniz, denklemde bir hata var demektir! Benim kitabıma gelecek olursak “Sahte Cennetten Kaçış”, bu hatalı denklemin öne çıkanlarını, bir yerlere ait olamayan, tutunamayan insanların öyküsünü anlatıyor.

Gazeteci Selin, bir merakla başladığı yolculuğun sonunda kendini bir tarikatın ve yalancı bir aşkın içinde bulur. Tarikat, Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü’nde olduğu gibi kadın bedenini bir tahakküm alanı olarak kullanarak onu bir ideoloji taşıyıcısına dönüştürmeye çalışıyor. Atwood’un kitabı, anlatınızın omurgasına nasıl, ne zaman dâhil oldu? Ve kitabın söylemek istedikleriyle romanınızın söylemeye çalıştıklarının kesişiminden doğanlar nasıl bir anlatı imkânı yarattı?

Atwood’un distopyası, benim anlatımın omurgasına, bu tür yapıların kadın bedeni ve ruhu üzerindeki sistematik tahakkümünü düşünmeye başladığım andan itibaren dâhil oldu. Atwood, iktidarın kadın bedeni üzerinden nasıl tahakküm kurduğunu mükemmel bir biçimde betimler. Benim romanımdaki durum da buna benziyor: Kadını, bir “taşıyıcıya”, ideolojik bir enstrümana dönüştürüyor, onun arzularını, hafızasını, kimliğini yeniden şekillendiriyor. Bu kesişim, bana sadece bir tahakküm biçimini değil, aynı zamanda bu tahakküme direnmenin imkânlarını da sorgulama fırsatı verdi. Dahası da var: Atwood’un evreni, benimkine bir direniş rehberi oldu. Kitabı umutla bitirmemin bir nedeni de bu.

Tarikat, “Frekans Odası”nda bireylerin hafızasını, kimliğini ve aslında gerçeğini parçalayarak onları sahte cennetlerine mahkûm ediyor. İnsanın elinden gerçeği alındığında geriye ne kalır?

İnsanın elinden gerçeği, yani kendi geçmişi, acısı, hatırası ve onları yorumlama hakkı alındığında geriye boş, kırılgan ve başkalarının istediği şekle sokulmaya hazır bir hamur kalır. Ancak burada durmak lazım… İnsan ruhunun en inatçı yanı, tam da bu noktada devreye girer: İçgüdüsel bir şüphe, bir eksiklik hissi, bir yara izinin sızlaması. Burası çok belirleyici işte! “Frekans Odası” her şeyi silse de, bedenin ve ruhun derinlerine işlemiş olan “huzursuzluk” tam olarak silinemez. Selin özelinde silemediler.  Handan ise sonuna kadar bu izlerin peşinden gitti.

Tarikatın karanlık odalarında yaşanan hikâye(ler), okuyucusunu ülkemizin bilinçaltına uzanan bir yolculuğa çıkarıyor. Dünün bilgisi, bugünü atlatmanın mücadelesi ve yarının belirsizliği hem bir birey olarak hem de bir yazar olarak sizde nasıl sorular uyandırdı ve romanınız aracılığıyla bu sorulara hangi cevapları buldunuz?

Mücadele gücünü vurguladım kitapta. Her şeye rağmen kendi olabilmeyi… Dünden bugüne ve bugünden yarına bırakabileceğimiz en büyük hazine bu. Kendi ayaklarımız üzerinde durabilmek. Neden kaybettiler? Neden böylesi bir cehennemin içine kendilerini bıraktılar? Temel sorular bunlardı… Romanım aracılığıyla bulduğum cevapsa belli: Umut her zaman direniştedir. (Bunu hemen hemen bütün röportajlarımda belirtiyorum!)

muge-iplikci-1
Müge İplikçi | Fotoğraf Kaynağı: Müge İplikçi

“İtaatin konforu mu, isyanın özgürlüğü mü?” gibi oldukça sert bir ikilemin içerisinde okuyoruz kitabı. Romanın dünyasında ve onun ötesinde sormak istiyorum; Her zaman bu kadar keskin kararlar almak, alabilmek ya da seçim yapabilmek mümkün mü?

Hayır, mümkün değil tabii. İnsanın özü, bu keskin ikilemlerin gri alanlarında, çelişkilerinde ve gelgitlerinde şekillenir. Çoğumuzun hayatı gibi… Romanın karakterleri de sürekli bu iki kutup arasında salınıyor. İtaatin konforu, dediğimiz o husus bazen güvenlik, aidiyet ve hatta sevgi kisvesine bürünür. Öte yandan isyanın özgürlüğü yalnızlık, belirsizlik ve risk demektir. Asıl mesele bence şu: Bu ikilemi yaşamak ve her an yeniden seçim yapma cesaretini gösterebilmek… Karakterlerim, bu keskin kararları “her zaman” alamıyor; bazen tökezliyor, bazen geri çekiliyor, bazen bedelini çok ağır bir biçimde ödüyorlar.  Kanımca gerçek özgürlük bu seçimi yapma hakkının ve sorumluluğunun farkında olmakta yatıyor.

 Bir çıkmazın içine saplandığımızda çoğunlukla yardımımıza başkalarının eli, yaşanmışlıkları, bilgisi, direniş ve dayanışma ruhu yetişiyor. “Sahte Cennetten Kaçış” kitabınızın hikâyesi de aslında bu ruhu arıyor, kovalıyor ve belki de çıkış yolunun buralarda olabileceğinin altını çiziyor. Başkalarının hikâyelerine dâhil olmak ve onları kendi hikâyemizi dâhil etmek bize dair neler söyler?

İnsan, ancak “başka” bir hikâyeye dokunduğunda kendi hikâyesinin sınırlarını ve imkânlarını görebilir. Başkalarının hikâyelerine dâhil olmak, benliğimizin duvarlarında bir kapı açar. Onları kendi hikâyemize dâhil etmek ise, o kapıdan içeri bambaşka bir bakış açısının sızmasına izin vermektir. Bu, bir “kurtarıcı” beklemek değil, birlikte devam edebilmek… Romanın aradığı ruh tam da bu aslında!  Yalnızca kendi çıkmazında debelenen değil, başkasının çıkmazını da kendi meselesi bilen, ona elini uzatan bir ruh. Böylesi bir kolektif bilinçten yana olan bir kitap olduğunu düşünüyorum Sahte Cennetten Kaçış’ın. Hikâyelerin birbirine dokunduğu o noktada mümkün olabilecekler… Bu önemli.

Romanınızın hemen başlarında, “Galiba hayat böyle bir yolculuk Handancım. İçinde belirsizlikler var ama her anı değerlendirirsen, sonunda boş bir kâğıda güzel bir hikâye yazabilirsin” yazan bir yerin altını çizmişim. Bir okuyucu olarak bu sorunun altında size boş bir alan bırakmak istiyorum. Geriye dönüp baktığınızda bu kitabı yazmak sizin için nasıl bir yolculuktu?

Bu kitabı yazmak, kapkaranlık bir odaya girmek ve orada, kendi korkularımla, ülkenin kolektif korkularıyla, tarihin gölgeleriyle yüzleşmekti! Bazen o odada kayboldum, bazen nefes alamadım, tıkandım, yazamadım, vazgeçer gibi oldum… Ama romanın karakterleri, onların direnişi, umudu ve birbirlerine uzattıkları eller, aynı zamanda benim de çıkış yolumu aydınlattı diyebilirim. Geriye dönüp baktığımda, bu yolculuk bir yazar olarak beni dönüştürdü, mesleğimde farklı bir kapı açtı. Bunu şu an formüle edemiyorum; zaman gösterecek… Şu net: En karanlık hikâyeler bile, onları anlatan ve dinleyenler arasında bir köprü kurulduğunda, nihayetinde, “boş bir kâğıda yazılmış anlamlı bir hikâye”ye dönüşme potansiyelini taşıyor. “Yolculuğumun” tarifi budur.

Kapak Fotoğrafı Kaynağı: Alara Beykan

İlginizi çekebilir: Enes Kudu’dan Tuğçe Tatari ile: “Gençler Nereye – Bir Kuşağın Peşinde” Kitabı Üzerine