Biten her yolculuğun ardından, gitmiş olduğum şehirleri tekrar tekrar düşlemenin tadı bir başka! Çocukluğumda, kocaman bir haritayı yere serip üzerinde gezinir ve o ülkelere gitmiş gibi hissederdim kendimi. Bazen de gözlerimi kapatır, “parmak yordamıyla” bir ülke seçer ve orada yaşayan insanları, onların giyimlerini, ne yiyip ne içtiklerini hayal etmeye çalışırdım. Tüm bunları yaparken günün birinde dünyanın pek çok yerini görme fırsatım olacağını düşünemezdim bile!

NEW DELHİ

Daha havaalanındayken burnuma çarpan, bu ülkeye has ve hiç de hoş olmayan kokuya alışmış gibi yaptıktan sonra fark ettiğim ikinci şey, karınca gibi kaynayan, oraya buraya koşuşturan insanlar olmuştu. Kalabalık şehirlerin olağan görüntülerinden biri bu belki de ama o karmaşaya rağmen, adeta sinirleri alınmış gibi sürekli gülümseyen bir millet daha yoktur herhalde! Bunun dışında oldukça yardımsever olduklarını gözlemledim. Her ne kadar turist olduğunuzu anlayıp, fazla para istemek vs. gibi nedenlerle kötü niyetle yaklaşanların olduğu söylense de bana denk gelmedi hiç.

Havaalanından ayrılıp otele doğru giderken, yol kenarlarında sıkça karşılaştığımız “Please horn” (Lütfen korna çalın) tabelalarına özenle uyan araç sahipleri, zikzak çizerek ilerleyen araçlar, inanılmaz bir karmaşa halinde akan trafik… derken yolun ortasına gelip yerleşen bir inek tüm trafiği durduruyor. O yerinden kalkana kadar, kimsenin hareket etmeye niyeti yok anlaşılan.

Hindistan (photo by M.Mahdi Karim)

Gezilecek pek çok yeri olan bu ülkede ulaşım, “Tuk tuk” denilen yanları açık araçlarla yapıldığında daha eğlenceli bir hâl alıyor. Bunlardan “Auto rickshaw” olarak adlandırılanlar motorlu, diğer çeşidinin önünde ise bir bisiklet var. Her hâlükârda ‘kapıdan düşer miyim acaba’ endişesi eksik olmuyor.

New Delhi

Dediğim gibi, gezilecek o kadar çok yer, görülecek o kadar çok şey var ki; insan nereden başlayacağını şaşırıyor. O yüzden gitmeden önce plan yapmak şart. Ben plansız programsız gittiğimden vaktimin çoğunu Connaught Place’de geçirdim.

India Gate

Bunun dışında India Gate de gezilebilecek yerler arasında yer alıyor. Birinci Dünya Savaşı’nda hayatını kaybeden Hint askerleri adına yapılmış olan bu anıtın üzerinde ölen askerlerden bazılarının isimleri yazıyor. Geniş bir alanda yer alan anıtı görmeye gelenlere sürekli bir şeyler satmaya uğraşan satıcılar da var. Oradan oraya koşuşturan maymunlarla fotoğraf çektirip üstüne güzel bir ücret ödemek ya da rengârenk sarileriyle yanınıza gelip elinize iki dakikada kına yakmaya çalışan Hint kadınlarıyla boğuşmak da seçenekler arasında.

Delhi’de kaldığım otelin restoranında, yemyeşil, muson yağmuru sonrasında puslanmış şehri seyrederken yediğim bol baharatlı yemekleri, sokaklardaki karmaşanın ortasında gezinmeyi, şehrin en işlek, en popüler yeri olan Connaught Place’deki Blues Bar’da çalan Hint disko müziklerini geride bırakıp bir başka şehre, Cochin’e geçiyorum.

New Delhi hakkında daha fazla bilgiye sahip olmak isterseniz, sizi bu yazıya alalım.

COCHIN

Fishing net

Cochin denilince aklıma gelen ilk şey, orada kaldığımız otelin bahçesindeki bir grup hain kaz tarafından köşeye sıkıştırılıp tartaklanmamdır. Tıslayarak üzerime yürümeleri bir yana, ben kaçtıkça kovalamaları yüzünden tüm karizmam bir anda sıfıra inmişti. Topuklu ayakkabı ile koşmaya başlamam ve bir yandan da ayağımdan fırlayan ayakkabımın tekini tehditkâr bir tavırla sallayıp, “kışt kışt” demem ise otel personelinin bir haftalık eğlence konusu olmuştur artık.

Le Meridien otelin hemen yanından akan nehirde “Chinese fishing net” denilen büyük balık ağları vardı. Nehri ve balık ağlarını seyretmek de bir yere kadar deyip dışarıyı keşfetme zamanı geldiğinde civarda gidilecek pek bir yer olmadığı izlenimine kapıldığımdan otelin taksisi ile gidilen tek kişilik turlardan birine katılmaya karar verdim. Yemyeşil çay bahçelerinin arasından, dağlardan tepelerden aşarak adını hatırlayamadığım ve not etmediğim için hayıflandığım pek çok köyden geçerek yol aldık. Köylerdeki yerleşim oldukça dağınık olmasına rağmen neredeyse evden çok kilise vardı. Aslında kilise demek ne kadar doğru olur bilemiyorum çünkü şapelden bile küçük ve çoğu bakımsız olan yapılardı.

Yolumuzun üstündeki tahta sandalyeli bir çay bahçesinde mola verdiğimizde taksinin şoförü sütlü çay içmemi önerdi. “Peki,” deyip başıma gelecekleri beklerken değişik bir tatla tanışmış oldum böylece. Siyah çayı biraz kaynatıp içine zencefil ve kakule katarak, yoğunlaştırılmış süt ekleyerek hazırlıyorlarmış.

Kısa molanın ardından tekrar yola çıktık ve yol kenarında havuç satan bir kadının yanında durduk bu sefer de. Adının Grace olduğunu öğrendiğim kadınla (İngilizce bilmemesine rağmen) sohbeti epey koyulaştırıp fotoğraf çektirmeye başlamıştık bile! Bu sırada etrafımı çeviren köy sakinlerinin hepsi ile tek tek fotoğraf çektirmeye başlayınca her ne kadar film artisti moduna girsem de oradan bir an önce ayrılmam gerektiği hissine kapıldım.

Günü tamamlayıp otele döndüğümüzde hava çoktan kararmıştı. Şoför araba kullanmaktan bezmiş bir halde alelacele “İyi akşamlar” deyip ortadan kayboldu. Ben ise yarın için neler yapacağımı düşünmeye koyuldum.

Fort Cochi ve  Cherai Plajları

Fort Cochi plajı

Sabah kahvaltısının ardından resepsiyona indiğimde, kısa bir konuşmanın ardından gideceğim yeri bulmuştum: Fort Cochi plajı! Bu plaj, Kerala eyaletinin en güzel plajlarından biri olarak kabul ediliyor. Çok temiz ve kumla kaplı, uzun bir kıyıya sahip.

Cherai Plajı

Diğer ünlü plajın adı da Cherai’ymiş. O, bulunduğum yere daha uzak olduğundan Fort Cochi’ye gitmeyi tercih ediyorum. Plajda geçirdiğim güzel bir günün ardından otele dönüş ve sonrasında da eve dönüş hazırlıkları başlıyor. Hindistan’ın keşfedilecek çok yeri olduğunu, her gelişimde farklı tatlar bulacağımı bilerek ayrılıyorum bu rengârenk ülkeden.

Hindistan’a doyamadınız mı? theMagger’da Bir Hint Rüyası: Goa Rehberi veya

Bombay’da Bir Öğleden Sonra yazılarını da okumak ister misiniz?

Auto rickshaw fotoğrafı: M. Mahdi Karim

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?