“Trafikte 3 iyi şeyimiz vardır; yaklaşıyorsak iyi kornamız vardır, çok yaklaşmışsak iyi frenimiz vardır, artık her şey için çok geçse iyi şansımız vardır.” – Hint atasözü

Bombay Gezisi, Hindistan

Bu Hint atasözünü ayağınızın tozuyla hava alanından çıkıp taksiye bindiğiniz gibi anlayacağınız ülkedir Hindistan… Ülkede geçirilecek zamana şüphesiz ilk önce trafik damgasını vurur. Araçlar arasında 1 karış mesafe oluyor. Arabaların arkasında “Horn OK Please” (Lütfen korna çal) yazan başka bir ülke görmedim. Gürültü başta rahatsız etse de alışıyorsunuz. Otelde bile kulak kabartırsanız dışarıdaki korna gürültüsünü rahatlıkla duyuyorsunuz. Son olarak kemerinizi bağlamalısınız. Frene basma mevhumu çok farklı. 1 metre mesafeye kadar son sürat yaklaşıp 1 metre kala tüm gücüyle şoförler frene asıldığı için camdan fırlamanız an meselesi. Ülke büyük, gezilecek yerler çok ve uzak, toplu taşıma mümkün değil! Yine de rent-a-car gibi bir cahilliğe sakın girmeyin. Hastanede bitmesi iyimserlik olur.

İş için gittiğim (eski adıyla Bombay) yeni adıyla Mumbai’ye, Hindistan’ın uluslararası uçuşları kabul ettiği saatler nedeniyle yarım gün önceden gitmek zorunda kaldım. THY akşam gidiyor, sabahın köründe dönüyor; gideceklerin bilgisine. Bir de iner inmez çılgın bir pasaport kuyruğu var. İnişten sonra 1 saat kuyrukta beklemeyi göze alın. Ve tabii dönerken mutlaka uçuştan 3 saat erken varın alana. Daha geç giderseniz uçağı kaçırma olasılığınız baya yükselir ki bunu hiç istemezsiniz! Şehre yarım gün erken varınca, öğleden sonra otelden çıkıp bir araç yakaladım. Şoföre, bana bu ülkeden ve hatta bu şehirden başka dünyada hiçbir yerde göremeyeceğim şeyler göster ve hepsini 3 saate sığdır dedim. Bence çok iyi iş başardı.

Arabayla şehrin güneyine doğru giderken, yapılan yeni köprüden geçtik. Uzun ve değişik mimarisiyle köprü, çoğu yerinden yoksulluk akan şehre bir modern görüntü getirmiş.

Hareket halindeki araçtan çekebildiğim kadar fotoğraf çektikten sonra Chowpatty sahilinden ilerleyerek Hindistan’ın telekomünikasyon devinin gökdeleninin önünden geçtik.

Fotoğrafta gördüğünüz gökdelen büyük bir uluslararası şirketin merkezi değil, residans hiç değil. Hindistan’ın ‘Turkcell’inin sahibi, 4 kişiden oluşan ailesi ve 150 hizmetlisiyle bu gökdelende yaşıyor! Ülkemizdeki zenginlerin hayal gücüne sunulur. Villa, yalı, yat, kat hep duyduk, gördük. Ama gökdelende yaşam?

Sahilde ilerlerken sağımızda Hacı Ali’nin yüzen camisi kaldı. Cami okyanusun ortasında. Tahtadan bir yol yapılmış. Sular yükselince cami ada oluyor (onlarsa yüzen cami diyolar), botlarla gidiliyor. Sular alçalınca tahtadan yol devreye giriyor. Tüm bunları ancak uzaktan seyredebildim çünkü zaman kısıtılı, tahta yol çok kalabalıktı. Turistik seyahate gidenler bence geçmeli o yoldan.

Bazı arka sokakları geçtikten sonra ilk durağımız olan Mani Bhavan’a geldik. Mahatma Gandhi, Mumbai’ye her geldiğinde yol arkadaşı olan Jhavei’nin evinde kalıyormuş. Bu ev Mumbai’de çok önemli. Gandhi için “father of our nation” diyorlar yani onların Atatürk’ü. O yüzden bu evi çok iyi koruyor ve Gandhi’nin Mumbai’deki hatıraları anısına titizlikle saklıyorlar her şeyi.

Ev 3 katlı ve her katta görülecek ayrı bir şeyler var. Giriş katı; resimler, büstler, tarihi dökümanların olduğu kütüphane gibi bir bölme ve Gandhi’nin sürekli mum yanan bir mozolesinden ibaret. 3.kat, tamamen hikayeyi bilmeyenlerin yarım saat geçirerek kabaca tüm kronolojiyi öğrenebileceği kabartma görsellerle yapılmış bilgilendirme bölümü. Orta kat ise Gandhi’nin tüm zamanını geçirdiği yaşam alanı. Çalışma odası camekanla kapatılmış ama her şey orjinal haliyle görülüyor. Zaten önemli bir tarihi kişilik olan Gandhi’ye, bu evden çıkarken bu kez bazı şeyleri anlayarak dolayısıyla daha çok saygı duyarak taksiye geri bindim. 1/1 dedim, sırdaki?

Arabayla birçok kalabalık çarşının, caddelerinin içinden geçtikten sonra ikinci durağımız olan Colaba Meydanı‘na geldik. Burada daha fazla zaman geçiremediğim için gerçekten çok içlendim. Okyanusun hemen önüne büyük bir arc yapılmış. Aslında her Avrupa şehrinde görmeye alışık olduğumuz bir yapıt. Buna Hindistan’ın giriş kapısı diyorlar. Eski dönemlerde deniz yoluyla ülkeye giriş yapacak tüm insanlar bu kapıdan geçmek zorundalarmış. Liman diyebileceğimiz ama aslında yanından bile geçmeyecek bir yapı da var önünde. Buradan ufak teknelerle şehri okyanus üzerinden izlemek için tur yapmak mümkün.

Meydanın hemen yanında ise meşhur Tac Mahal Oteli var. Belki içinizde hatırlayanlar olacaktır, bu otel 2008’de büyük terör saldırısı geçiren, ateşe verilen, yüzlerce kişinin öldüğü otel. Yeri, mimarisi, büyüklüğü ve ihtişamıyla ülkenin sadece en kıymetli oteli değil, turistik bir yapısı bir nevi.

Otel saldırından sonra daha da ünlenmiş. Çok da iyi yenilenmiş. Harika salonları, barları vardı. İçine girdim, gezdim, içerideki birçok değişik resme baktım ve çıktım. Ama aslında harika pastanesinde oturup bi kahve içip tatlılardan deneyip çevreyi izlemek kesinlikle harika olurdu.

Bu arada tatlı demişken; baharata, acıya mukavemetiniz düşükse Hindistan mutfağından uzak durun! Ama doğru yerlere giderseniz çok ilginç yemekler yiyebilirsiniz. Sağlığınıza da bir şey olmaz. Kısacası dikkatli olun ama korkmayın derim. Bir daha Hindistan’a gitmeyeceksiniz çünkü, kesin!

Tekrar aracımıza yöneldim ki şoför dur dedi, hemen arkada çok ünlü bir hatıra eşya dükkanı var, orayı da gör. Mağazanın ilk katı tamamen Hint kumaşlarıyla doluydu. Bulunmazlar mı bilmem, kumaştan da hiç anlamam ama gerçekten dokununca güzellerdi, üstelik hiç de pahalı değillerdi.

İkinci katta ise hatıra ve hediyelik eşyalar vardı. Uğur getiriyor diyorlar, dayanamıyosunuz fil alıyorsunuz getirir belki diyerek. Bir de Taj Mahal maketi, tamam. Ama ben bunları bu mağazadan almadım. Yolumuzun üzerinde başka bir yerden geçtik dönerken. Bu tip ürünleri satan ve kârının yarısını kör, sakat ve evsiz çocuklara dağıtan, bunu da belgeleyen bir mağazaya götürdü beni şöför. Meydanın oradaki mağazada beğendiklerimi bu dükkandan aldım.

Benim memnuniyetimle rahatlayan şöför iyice gaza geldi! 3. durakta zaten dağılacaksın dedi baya kendinden emin. Ve Dhobi Ghat isimli bir yere geldik. Gözlerime inanamadım. Burası çok büyük bir açık hava kuru temizlemecisi! Nasıl oluyor demeyin oluyormuş. Kare kare, içine sıcak su akan betondan küvetler var. Küvet sahiplerinin yeri ve adedi belli. Burası biraz aşağıda kalıyor.

Yukarıda da esas dükkanları var. İnsanlar, oteller, şirketler toplu olarak veya az sayıda eşyalarını getiriyorlar dükkana. Hemen aşağıya gönderiliyor. Aşağıda küvetlerde yıkanıyor sabunlarla ve sıcak suyla. Sonra ağaca, duvara, eve, oradan buraya gerilen iplerin üstüne bir şekil eşyalar konuyor, kuruyor. Son olarak yüksek ısılı değişik bir pres makinasına konup yüz yıllardır biz dünyalıların ütü dedikleri aktiviteyi icra ediyorlar. Sudan ucuz bedele eşyalar yıkanıp, kurutulup, ütülenip akşama teslim! Cayır cayır çarşafları görünce kaldığım otele şükrettim. Aman kalacağınız yere dikkat edin! Bence 4 yıldız aşağısı ve hatta belki 4 yıldız bile çarşafları burada yıkıyor olabilir. Resimler her şeyi anlatıyor, görmesi, izlemesi iyi hoş ama üstünde yatarak deneyim etmesi pek keyifli olmayabilir.

Dobi Chat’tan otele doğru dönerken Chhatrapati istasyonunun, bir Müslüman mahallesinin ve bir tapınağın önünden geçtik. Şoför inelim bir resmini çekelim dese de ancak arabayla geçerken birkaç resim çektim. İlgililerin keyfine..

Gerçekten 3 saatte Mumbai’nin tadına varılabilir diyebilirim size. Mani Bhavan, Gateway of India, Taj Mahal Oteli ve Dobi Chat zaten eşsiz, tamamen oraya ait şeyler. Geriye tapınak, bina, yol, yokuş kalıyor. 1,3 milyar nüfüslu, kıta gibi ülkede haliyle çok. İlla görmek isteyenler, zamanları da varsa sıkılmadan 2-3 günü doldurabilirler Mumbai’de. Fakir yerleşimler, Müslüman mahalleleri, Hindu’ların aktiviteleri, tuk tuk taksiler, okyanus, güneş, sahil, eski-yeni binalar fotoğraf düşkünlerini mest eder. Çok malzeme var. Şoföre biraz daha zamanım olsaydı nerelere götürürdün diye sordum; Atop Malabar’da bağ bahçe ve Jain Tample varmış. Bu iki yeri de not edin.

Son olarak, Hindistan’a gitmeden aşı olmaya gittim. Biraz da yemek attım çantama. Aşılara hiç gerek yok. İlk akşam korkudan annemin sandviçini yedim. Ama sonra bıraktım. Yanımda getirdiklerimi de her sabah fuar alanına giderken gördüğüm fakirlere verdim. Hindistan öyle korkulacak bir yer değil. Pis, dikkat etmek lazım. Sadece yemeğe değil, her şeye. Yanınızda mutalaka pürel götürün sürekli ihtiyaç. 4 günde 3 kutu bitirdim. Ama bunun dışında bence gitmek lazım. Dünya üzerinde daha uçlarda, daha farklı şeyler görmek zor. Yerinizde olsam tatil planıma alırım. Uzun tutmam ama gelir görürüm. Bir de Tanrım sana şükürler olsun. Biz çok iyiymişiz, çok şanslıymışız.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

  1. Beni, yazıların “to go” listeme yeni ülkeler ekletiyor :) Hindistan şu an top 5’imde! Listem gittikçe kabarıyor: Hindistan (gidersem min 10 gün gitmem gerekecek muhtemelen), Küba- Havana, Arjantin ve Tanzanya…

    Sevgili okur Beni’nin bir önceki Küba yazısını okumadıysan şöyle buyrun :) http://www.themagger.com/zamanin-dondugu-ulke-kuba/

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?