Geçmişe dönüp baktığımızda bugün hatırlamak dahi istemediğimiz pandemi süreci, özellikle kültür sanat alanını doğrudan etkileyerek ciddi kırılmalara yol açtı. Bu durum sanatçıları olumsuz etkilediği kadar bir kısmının da yeni projeler geliştirmesini, uzun zamandır zihninde olan bir eseri üretmesini veya karantina sürecinin bir sonucu olarak o güne kadar nadir rastladığımız projeler geliştirmesini mümkün kıldı. Oda müziğine olan tutkusunu, başkemancılık mesleğini ve eğitmenliği, orkestra yöneterek birleştirmeyi tercih eden bir keman sanatçısı olan Önder Baloğlu da Gedik Sanat desteği ile hayata geçirdiği ve dijital prömiyeri Haziran 2020’de çevrim içi platformlarda gerçekleşen “Sözsüz Günlükler” projesine imza attı.

onder-baloglu-3
Önder Baloğlu | Fotoğraf: Anna Tena

Projesinde salgının müzisyenleri zorladığı dönemde dünyanın dört bir yanından 24 Türk besteciye sipariş ettiği birer dakikalık solo keman minyatürlerini bir araya getiren Baloğlu, bu sayede müziğin sınırlı bir zaman diliminde bile ne kadar güçlü bir ifade sunabileceğini gözler önüne serdi. Klasik müzik video prodüktörü Cem Önertürk eşliğinde proje için Arter’de kaydedilen eserler, daha sonra sosyal medya platformlarında eş zamanlı olarak seslendirildi ve aynı zamanda da Spotify ve Apple Music gibi dijital platformlarda yayınlandı. Ben de geçtiğimiz mayıs ayında projenin Türkiye’deki ilk canlı performansına gittiğim Arter’de tarifi mümkün olmayan bir deneyim yaşadım ve akabinde projeye dair merak ettiğim noktaları Önder Baloğlu ile tüm detaylarıyla konuşma fırsatı buldum. Keyifli okumalar dilerim.

Gedik Sanat desteği ile hayata geçirdiğiniz ve dijital prömiyeri Haziran 2020’de çevrim içi platformlarda gerçekleşen “Sözsüz Günlükler” projenizin Türkiye’deki ilk canlı performansını 6 Mayıs 2025’te Arter’de gerçekleştirdiniz. Ben de o akşam dinleyiciler arasında bulunduğum için çok şanslı olduğumu belirtmek isterim. Dilerseniz ilk olarak sürecin başına, yani COVID-19 salgınının başladığı günlere geri dönerek projenin hikayesinin nasıl ortaya çıkıp bugünlere ulaştığını konuşarak başlayalım röportajımıza.

Elbette. Sözsüz Günlükler projesinin hikâyesi, pandeminin başlarında yaşadığım kişisel ve mesleki dönüşümle iç içe gelişti. COVID-19’un ilk kapanması sırasında Almanya’daydım ve Düsseldorf-Duisburg Alman Ren Operası’nda Konzertmeister olarak görev yapıyordum. Bu görevimin dışında solist, oda müzisyeni ve eğitmen olarak da zaman ve beden kapasitemi zorlayan çalışma tempomdan dolayı kireçlenmiş omzum ile bir Don Giovanni temsilini bitirmeye çalışıyordum kapanma haberi geldiğinde. Yaklaşık 3,5 saat süren bu temsili, acıdan gözyaşları ile bitirdikten sonra artık prova ve temsil olmayacağı haberi geldi.

İzolasyonun getirdiği sessizlik içinde yürüyüşler, mutfakta geçirilen saatler ve fizik tedaviler sırasında zihnimde sürekli yeni bir ifade biçimi arayışı vardı. Bu süreç, ilk etapta bir dinlenme fırsatı gibi görünse de, zamanla içsel bir yaratım ihtiyacına dönüştü. O dönem sosyal medyada müzisyenlerin içerik üretme çabalarını gözlemledim; bu çaba bana her ne kadar samimi gelse de, sosyal medyanın yüzeysel ve geçici doğası müziğin derinliğiyle çelişiyor gibiydi. Yine de, bu platformların sunduğu ulaşılabilirliği ve ifade alanını göz ardı edemezdim.

Bu süreç aynı zamanda kurucusu olduğum orkestram Les essences ile ileride gerçekleştireceğim konser serisinin de içeriklerini belirlememde yardımcı oldu. Essen’de gerçekleştirdiğimiz Les essences konser serimizde müziğin özüne dönebilmek için sadece tarihsel ve sanatsal analizler ve bestecinin ruh hâline bürünmenin yanında bestecinin eserlerinin seslendirilmesi için ön gördüğü mekânlar, ortamlar ve etkinliklerin de seyircinin müziği deneyimlemesi açısından büyük bir önemi olduğunu düşünüyorduk. Örnek olarak, serenade, yani açık havada seslendirilen gece müzikleri, kilise müzikleri, oda müziği eserlerinin orijinal platformlarında seslendirilmesi, kilise müziklerinin yazıldığı belirli dini günlerde seslendirilmesi vb.

onder-baloglu-2
Önder Baloğlu | Fotoğraf: Anna Tena

Bu fikirden yola çıkarak, sahne almanın tabii ki pandemi sebebiyle yasak olduğu bir dönemde sosyal medya platformları için özel olarak hazırlanmış, bestelenmiş eserler seslendirmek istedim. Böylece hem yeni eser üretimine katkım olacak hem de eleştirel yaklaşımımı gerçekleştirebilecektim.

Bu noktada, hem bir yaratıcı hem de bir yorumcu olarak şu soruyla karşılaştım: “Karantinanın getirdiği, konser salonlarında hâkim olan bu sessizliği ve yalnızlığı müzikle nasıl anlatabilirim?” Sonuç olarak müzisyenlerin sosyal medya üzerinden neredeyse can çekişerek paylaşım üstüne paylaşım yapma ihtiyacı, bu platformların genellikle kısa ve yoğun içerikler talep etmesi Sözsüz Günlükler projesine önayak olmuş oldu.

Böylece Gedik Sanat ile birlikte 24 Türk besteciye solo keman için maksimum birer dakikalık eserler bestelemeleri için çağrıda bulunduk. Bu eserler, hem pandeminin sessizliğinden ilham aldı hem de kompakt bir anlatım biçimini keşfetmeyi amaçladı ve projemiz bir izolasyon günlüğü olarak şekillendi.

24 Türk besteciyle iş birliği yaparak bu süreci bir günlük hâline dönüştürdük. Her biri kendi diliyle ama ortak bir temada buluşarak; sessizliği, yalnızlığı, içe dönüşü anlattı. Projenin her aşaması büyük bir dikkat ve özenle yürütüldü. Bestecilerle yaptığım söyleşiler, sadece eserlerin derinliğini anlamamda değil, bestecileri de daha yakından tanımamda çok etkili oldu. Her bir minyatür, kendi küçük evrenini kurarken, tümü bir araya geldiğinde pandeminin soyut ama güçlü bir anlatımına dönüştü.

Zamanla bu dijital günlük, sosyal medyanın ötesine geçerek festivallerde seslendirildi, albüm hâline geldi ve fiziksel konser salonlarına taşındı. Arter’de gerçekleşen canlı performans ise, projenin bu içe dönük yolculuktan çıkıp dinleyiciyle birebir buluştuğu çok özel bir andı. Sözsüz Günlükler, sadece bir pandemi projesi değil, aynı zamanda müziğin zaman, mekân ve ifade biçimleriyle kurduğu ilişkinin bir yansıması oldu. Proje, ilk çıkış amacının ötesinde, yeni sorular sordurttu: Müzik sessizliği anlatabilir mi? Dijital mecra, sanatsal bütünlük taşıyabilir mi? Ve en önemlisi, küçük olan gerçekten daha az mı anlatır? Bugün geldiğimiz noktada, bu sorulara hem evet hem hayır diyebiliyoruz. Ve sanırım bu da projenin esas başarısı.

Sözsüz Günlükler gibi bir projeyi COVID-19’dan önce fikir olarak düşünüyor muydunuz yoksa tamamen salgın döneminin bir fikri olarak mı ilk kez zihninizde tohumlandı?

Aslında Sözsüz Günlükler gibi bir projeyi pandemi öncesinde doğrudan bu formda düşünmemiştim ama geriye dönüp baktığımda, zihinsel altyapısının çok daha önceden oluşmaya başladığını fark ediyorum. Özellikle yüksek lisans dönemimde yaptığım çalışmalar, bu projeye giden yolda önemli bir temel oluşturdu. Bitirme projemde Anton Webern, György Kurtág, Béla Bartók, Boris Yoffe ve Luciano Berio gibi bestecilerin kısa formlu eserleri üzerine yoğunlaştım. Bu bestecilerin müzikal fikirleri son derece yoğun ve kısa sürelidir; adeta bir nefeslik derinlik sunarlar. Bu yoğunluk, bana kısa formların, uzun senfonilerden daha az şey söylemediğini hatta kimi zaman çok daha etkili olabildiğini gösterdi.

Benim için kısa formlar, yorumcu olarak bambaşka bir düşünme ve ifade biçimi gerektiriyor. Örneğin 30-40 saniyelik bir parçayı seslendirmek, bazen 30 dakikalık bir sonat kadar hazırlık ve zihinsel odak istiyor. Eserin yapısı gereği en baştan itibaren o atmosferin içine girmek ve son notaya kadar orada kalmak zorundasınız. Bu, sadece teknik değil, psikolojik bir sınav aynı zamanda. Bu yüzden komprime edilmiş eserler fikri, pandemi öncesinde de ilgimi çeken bir meseleydi.

Fakat Sözsüz Günlükler’in doğrudan fikri —bir dakikalık, sosyal medya formatına uygun minyatür eserlerin kolektif bir yapı içinde bir araya gelmesi fikri— tamamen pandeminin yarattığı koşullar altında şekillendi. Sessizliğin baskın olduğu bir dönemde, sesin sınırlarını zorlamak, onu mümkün olan en kısa ama en yoğun biçimde ifade etmek fikri pandemiyle birlikte gerçek anlamda bir ihtiyaç hâlini aldı. Kısacası; bu projeyi pandemiden önce tasarlamadım ama pandemiye gelene kadar zihnimde olgunlaşmış pek çok fikrin ve estetik arayışın pandemi koşullarıyla bir araya gelerek bu projeyi mümkün kıldığını söyleyebilirim. Pandemi, bu birikimi tetikleyen kıvılcım oldu.

Pandemiyle birlikte yaşanan kapanmalar sonucu her birimiz adeta kendi yalnızlığımızda varoluşumuzu sorgulamaya başladık. Siz bu süreçte kendi varoluşunuz, hayattaki amacınız, gelecekle ilgili kaygılarınıza dair nasıl bir duygu durumu içindeydiniz?

Kesinlikle, pandemi süreci yalnızca bir sağlık krizi değil, aynı zamanda bireysel ve toplumsal düzeyde derin bir varoluşsal kırılmaydı. Benim için de öyle oldu. Bu süreçte sosyal hayattan, sahneden ve müzikal etkileşimden sadece bulunduğum Almanya’da değil, düzenli olarak konserlerim için geldiğim Türkiye ve diğer ülkelerdeki sanatsal aktivitelerimden de uzak kaldım. Kapanma döneminde, belki de hayatımda ilk kez bu kadar uzun bir süre boyunca dış dünyadan kopmuş, sadece kendimle baş başa kalmış oldum. İlk başlarda bu süreci fiziksel olarak iyileşmek ve dinlenmek için bir fırsat olarak gördüm ama zaman geçtikçe, bu sessizlik daha derin soruları tetiklemeye başladı.

Müziğin neden hayatımda bu kadar merkezi bir yerde olduğunu, sahneye çıkmanın, üretmenin ötesinde benim için ne anlama geldiğini sorgulamaya başladım. Sadece sanatçı kimliğim değil, insan olarak kim olduğumu da düşündüm. Çünkü alışık olduğum yoğun konser temposu ve projeler birdenbire durunca, dışsal tanımlarım geçerliliğini yitirdi. Bu da içsel bir boşlukla yüzleşmeme neden oldu.

onder-baloglu-6
Önder Baloğlu | Fotoğraf: Anna Tena

Aynı zamanda gelecek kaygısı da yoğundu. Ne zaman tekrar sahneye çıkabileceğimi, mesleğimin hangi yönlerinin kalıcı olarak değişeceğini bilmiyordum. Özellikle canlı performansın geleceği üzerine çok düşündüm. Müzik, her ne kadar bireysel bir ifade aracı olsa da kolektif bir deneyimdir. Dinleyiciyle, mekânla ve an’la kurulan o organik bağ, sosyal medyada ya da ekranlar karşısında kolay kolay yeniden üretilebilecek bir şey değil. Bu nedenle bir yandan dijital platformlara karşı mesafeli bir duruş sergilerken diğer yandan “Bu yeni gerçeklikte ben müzisyen olarak nasıl var olabilirim?” sorusunu kendime sıkça sordum.

Tam da bu sorgulama hâli, Sözsüz Günlükler gibi bir projenin ortaya çıkmasına neden oldu aslında. Çünkü her bir minyatür, o sessizlikten, yalnızlıktan ve belirsizlikten doğan bir yanıt oldu adeta. Bestecilerin farklı sesleriyle birleşen bu kolektif ses, bir anlamda yalnız olmadığımızı, duygularımızın evrensel olduğunu gösterdi. Bu da kendi varoluşsal sorularıma bir nebze olsun yanıt bulmamı sağladı. Yani kapanma dönemi, görünürde bir duraksama olsa da içsel olarak oldukça hareketli, dönüştürücü ve hatta bazı yönleriyle iyileştirici bir süreç şeklini aldı.

Peki projenin ismi neden “Sözsüz Günlükler”, neden 24 bestecinin eseri var ve bu eserler neden bir dakika uzunluğunda?

Projenin ismi Sözsüz Günlükler aslında hem biçimsel hem de duygusal anlamlar taşıyan bir öneriyle ortaya çıktı. Projeye isim verme sürecinde, Gedik Sanat’ın sanat yönetmeni Caner Akgün’ün tavsiyesiyle bu başlık belirdi. Pandemi boyunca hepimizin içine döndüğü, kelimelerin bazen kifayetsiz kaldığı bir dönemde müziğin ifade gücü daha da ön plana çıkmıştı. Bu bağlamda, kelimelere ihtiyaç duymadan yaşanan duyguların, içsel dönüşümlerin ve bireysel varoluş hâllerinin yalnızca sesle ifade edildiği bir “günlük” fikri, projeye çok uygun düştü. Böylece “Sözsüz Günlükler” ismi hem içerdiği şiirsellik hem de çağrıştırdığı sessiz yoğunlukla projenin ruhunu çok doğru yansıttı.

sozsuz-gunlukler
Sözsüz Günlükler | Fotoğraf: Gedik Sanat

24 besteciden oluşan bir yapı kurma fikri de yine Caner Akgün’ün önerisiyle şekillendi. Bu sayı, yalnızca bir günün 24 saatiyle sembolik olarak örtüşmekle kalmıyor, aynı zamanda keman repertuvarında da özel bir yere sahip. Örneğin Paganini’nin 24 Capriccio’su, Chopin’in 24 Prelüd’ü ya da Bach’ın 24 tonalitede yazılmış eserleri gibi birçok önemli yapıt bu rakam etrafında kurgulanmıştır. Dolayısıyla proje solo keman için tasarlandığı için 24 sayısı, hem kavramsal hem tarihsel olarak anlamlı bir seçim oldu.

Eserlerin birer dakika uzunluğunda olması ise sosyal medya platformlarının, özellikle Instagram’ın o dönemdeki teknik sınırlarından esinlenerek kararlaştırıldı. Bir dakikalık süre, bestecilerden oldukça yoğun ve özlü bir anlatım talep etti. Her bir minyatür, adeta bir nefeslik anlatım; bir duygunun ya da bir ânın, sözsüz bir müzikal yansıması olarak kurgulandı. Bu sayede hem çağdaş müzikte nadir rastlanan bir toplu üretim süreci yaşandı hem de pandemi gibi sessiz ve izole bir dönemin ruhu, minimal ama güçlü bir dille kayda geçmiş oldu.

Dünyanın dört bir yanından 24 Türk besteciye sipariş ettiği birer dakikalık solo keman minyatürlerini bir araya getiren bu projede bestecileri seçme noktasında kriterleriniz neler oldu?

Bestecileri seçme sürecinde en temel amacımız, Türkiye’nin çağdaş müzik alanındaki çeşitliliğini ve yaratıcılığını mümkün olduğunca geniş bir yelpazede yansıtabilmekti. Bu nedenle tek bir estetik anlayışa ya da ekole bağlı kalmaktan özellikle kaçındık. Farklı kuşaklardan, farklı tarz ve eğilimlerde, farklı düşünsel altyapılara sahip bestecilere ulaşmayı hedefledik. Aralarında akademisyen olanlar da vardı, sahne sanatlarıyla iç içe çalışanlar da, ilk mesleği bestecilik olmayan ancak bestecilikte önemli bir ifade dili geliştirmiş olanlar da. Bu çeşitlilik, projenin kolektif doğasına çok iyi hizmet etti.

Seçim sürecini daha şeffaf ve kolektif bir şekilde yürütebilmek adına, Gedik Filarmoni Orkestrası’nın genel müzik direktörü Cemi-i Can Deliorman ve daha önce orkestra ile çalıştığımız değerli besteci Onur Türkmen’le birlikte bir kurul oluşturduk. Bu kurul aracılığıyla, hem teknik açıdan yetkin hem de yaratıcı riskler almaktan çekinmeyen bestecilerle iletişime geçtik. Süre kısıtı –yani yalnızca bir dakikalık bir eser besteleme fikri– zaten başlı başına bir yaratıcı meydan okumaydı ve bu meydan okumaya açık olabilecek bestecilere yöneldik.

sozsuz-gunlukler-2
Sözsüz Günlükler | Fotoğraf: Cem Önertürk

Bazı besteciler bu sınırlamayı fazlasıyla dar buldu, kimileri de kolektif bir yapıya dahil olmak istemediği için projede yer almadı. Hatta süreç içerisinde projeye dâhil edemediğimiz için kırılan ya da sitem eden isimler de oldu. Ama bu doğal bir süreçti, zira projede yalnızca 24 eser yer alabiliyordu ve elimizdeki alan sınırlıydı.

Sonuçta ortaya çıkan tabloya baktığımızda, Türkiye’nin çağdaş bestecilik diline dair çok yönlü bir kesit sunduğumuzu ve bu çeşitliliğin projeye büyük bir zenginlik kattığını düşünüyorum. Her bir eser, hem bestecisinin bireysel sesini hem de pandeminin ortak ruh hâlini yansıtan özgün bir minyatüre dönüştü.

Bestecilere müzikal içerik, performans teknikleri ve kullanılan araçlar konusunda bütünüyle özgürlük tanımanız, hiç kuşku yok ki projenin en önemli yönlerinden biri. Bu durumun gerek bestecileri gerekse icra konusunda sizi zorladığı noktalar neler oldu? Farklı tipik özelliklere sahip eserleri seslendirirken kemanın yeni sınırlarını keşfettiniz mi?

Kesinlikle. Bestecilere içerik, teknik ve araçlar konusunda bütünüyle özgürlük tanımak bu projenin hem ruhunu hem de yapısal zenginliğini oluşturan temel unsurlardan biriydi. Ancak bu tercih, hem besteciler hem de benim için ciddi bir meydan okumayı da beraberinde getirdi.

Zaten başlı başına yeterince zorlayıcı olan bir dakikalık süre sınırının yanında, bestecilere tanınan sınırsız ifade alanı, birçoğunu alışılmışın dışına çıkmaya, daha farklı düşünmeye itti. Bu da, geleneksel keman yazımının oldukça dışında, hem teknik hem de anlatım açısından son derece deneysel ve kişisel eserlerin ortaya çıkmasına neden oldu.

Performans açısından bakarsak, her bir eserin adeta bambaşka bir kimliği, dili, nefesi vardı. Örneğin bir eserde geleneksel yay teknikleri kullanılırken, başka bir eserde yay tamamen devre dışı bırakılmış ve yalnızca sağ ve sol elle çalınan pizzicatolardan oluşan bir yapı kurulmuştu. Kimileri elektro-akustik öğeler ya da alternatif akort düzenleri önerdi. Bir eserde yay yerine mızrap kullanmam, bir diğerinde yalnızca sağ elimi kemana sürterek ses çıkarmam istendi. Bazı eserler sahneye dair teatral öğelere alan açarken, kimilerinde sessizlik ya da jestlerle anlatım önerildi.

sozsuz-gunlukler-1
Sözsüz Günlükler | Fotoğraf: Cem Önertürk

Tüm bu farklılıklar, icracı olarak benim sınırlarımı yeniden tanımlamama neden oldu. Teknik olarak bazı şeylere çözüm bulmam, kimi sesleri elde edebilmek için yeni ekipmanlar edinmem ya da enstrümanımı fiziksel olarak dönüştürmem gerekti. Örneğin bazı eserlerde, kemanın sesini bir oktav aşağıya çekmek için farklı teller kullanarak frekans aralığını genişlettim. Bu süreç, kemanın geleneksel sınırlarının ne kadar esnetilebileceğine dair kişisel bir deney haline dönüştü.

Zorlandım mı? Evet, hem de fazlasıyla. Ama bu zorluklar beni hem müzikal hem de teknik anlamda geliştirdi. Her eser için ayrı bir kimlik, ayrı bir çalma dili ve bambaşka bir zihinsel hazırlık gerekiyordu. Bu da bana, icracılığın yalnızca teknik beceriyle değil; aynı zamanda yüksek düzeyde esneklik, sezgi ve anlatım gücüyle doğrudan ilişkili olduğunu yeniden hatırlattı. Proje boyunca sürekli bir tür çeviri yapıyormuş gibi hissettim. Her bestecinin dünyasını, kendi yorumumla ama onların sözsüz diliyle ifade etmeye çalıştım.

Ve şunu da fark ettim: Hiçbir besteci sadeliği ya da basitliği tercih etmedi. Bir dakikalık maksimum süre verildiğinde, kimse 10, 20 ya da 30 saniyelik fikirlerle yetinmedi. Her biri bu sınır içinde olabilecek en yoğun, en katmanlı müzikal ifadeyi yaratmaya çalıştı. Belki de bunu, projeye ve icracıya gösterilen bir tür iltifat olarak kabul etmeliyim.

Projeyle ilgili merak ettiğim bir başka nokta daha var. En nihayetinde proje özelinde birbirinden farklı özelliklere sahip 24 farklı beste var. Bu besteler arasında hepsini aynı paydada buluşturan bir teknik, özgünlük veya ifade biçimi mevcut mu?

Kesinlikle. Eserler anlatım ve teknik açıdan çok çeşitliydi; birbirinden oldukça farklıydılar. Ancak yine de, belirli temalar veya teknik yaklaşımlar açısından birbirleriyle benzerlik gösteren eserler de vardı. Bu çeşitlilik ve zaman zaman kesişen noktalar, projeyi hem zengin hem de dengeli kıldı.

sozsuz-gunlukler-7
Sözsüz Günlükler | Fotoğraf: Cem Önertürk

Yalnızca izolasyon döneminin bir günlüğü değil, aynı zamanda müzik ve sessizlik arasındaki ilişkiye dair bir keşif de olan bu projenin varlığı, ülkemiz klasik müzik külliyatı açısından da büyük öneme sahip. Projedeki tüm besteleri bir bütün olarak düşündüğünüz vakit sizdeki duygusal karşılığını tam olarak nasıl açıklarsınız?

Sözsüz Günlükler’in pandemi döneminde türünün dünya çapında en kapsamlı projesi olduğunu düşünüyorum. Ülkemiz bestecilerinin yaratıcılıklarında sınır tanımamaları, Anadolu topraklarının bin yıllar boyunca yarattığı ve tanıklık ettiği kültür mozaiğini günümüze yansıtan eşsiz bir projeye dönüştürdü. Böyle bir şeye önayak olabilmiş olmak benim için büyük bir gurur kaynağı.

Ayrıca bu projeden yola çıkarak Gedik Sanat’ın farklı kolektif projelerde Türkiye’nin bestecilerine bir platform sağlamış olması da çok özel. Bu projenin Gedik Sanat’a yol gösterici olduğunu düşünüyorum; Sözsüz Günlükler’in ardından hem bestecilik hem de dijitalleşme alanlarında önemli ilerlemeler kaydederek, kapsamlı ve özgün projeler geliştirdiler.

sozsuz-gunlukler-3
Sözsüz Günlükler | Fotoğraf: Cem Önertürk

Gedik Sanat desteği ile hayata geçen Sözsüz Günlükler’in bir diğer önemli paydaşı ise Arter. Nitekim albümün ses ve video kayıt sürecini konseri de verdiğiniz Arter’de gerçekleştirdiniz. Kayıt sürecini detaylarıyla paylaşır mısınız? Ayrıca projenin bir diğer mimarı ise klasik müzik video prodüktörü Cem Önertürk. Kendisinin varlığı ve yaptığı dokunuşlar projeyi nasıl bir seviyeye taşıdı?

Kayıt süreci, projenin özünü yansıtan bir titizlikle ve büyük bir özveriyle gerçekleşti. Hem ses hem de video kayıtlarında, her bir eserin yoğunluğunu ve hikâyesini aktaracak özel bir atmosfer oluşturmaya çalıştık. Bu nedenle projeye, hem müzisyen kimliğiyle hem de teknik donanımıyla bu işin hakkını verecek isim olarak Cem Önertürk’ü dâhil ettik. Cem’e ilk etapta sadece eserlerin notalarını gönderdik çünkü bu proje için kayıtları yapacak kişinin aynı zamanda müzikten anlaması bizim için çok önemliydi.

Pandemi kurallarının kısmen esnemesiyle birlikte İstanbul’a seyahat ettim ve hemen ses kayıtlarına başladık. Eserlerin birçoğunda seslendirilmesi geleneksel yollarla mümkün olmayan ögeler vardı. Bunları bazen ölçü ölçü, hatta nota nota kaydettik. Örneğin yere ayakla vurma efekti isteyen bir eser için elimle ayakkabımı bir masaya vurarak alternatif kayıtlar yaptık; aralarından en uygun olanı seçtik. Genelde kösele ayakkabı giymem, bu efektin başarısında ciddi rol oynadı diyebilirim. Kemanın doğasına aykırı dinamik beklentiler olduğunda ise, Cem’in adeta bir tonmeister virtüözü gibi çalışması bize büyük avantaj sağladı.

Geceleri minyatürlerin ses kayıtlarını yapıp ardından post prodüksiyon süreçlerini tamamlıyor, 2-3 saatlik uykunun ardından gündüzleri Arter’e geçerek video kayıtlarına devam ediyorduk. Eserlerin ruhuna en uygun görsel atmosferi yaratmak için Arter’in farklı mekânlarını kullanmamıza Cem’in görsel sezgileri çok yardımcı oldu. Bu konuda Arter’den Aslıhan Tuna ve ekibi de bize büyük destek verdiler. Müzedeki sanat eserlerinin telifleri sebebiyle çekimlerde görünmemesi gerekiyordu, bu da bizi yaratıcı çözümler bulmaya itti.

sozsuz-gunlukler-11
Sözsüz Günlükler | Fotoğraf: Cem Önertürk

Görüntü kayıtları için, gece yapılan ses kayıtlarına senkron şekilde çalmak benim için en zorlu bölümlerden biriydi. Çünkü eserlerin pek çoğu belli bir metronoma bağlı olmayan, doğaçlama karakterli yapıdaydı. Bu da zihinsel ve fiziksel olarak ayrı bir hazırlık gerektiriyordu.

Sonuçta ortaya çıkan bu kayıtlar, pandeminin sessizliğini ve izolasyonun yarattığı duygusal yoğunluğu hem işitsel hem de görsel olarak yansıtan, sade ama derinlikli bir anlatım sundu. Cem’in oluşturduğu görsel dil, müziğin ifade gücünü tamamlayan bir katman olarak projenin atmosferini derinleştirdi.

Sözsüz Günlükler, müziğin sınırlı bir zaman diliminde bile ne kadar güçlü bir ifade sunabileceğini gözler önüne sererken, varlık ve yanılsama, geçicilik ve yoğunluk arasında gidip gelen bir yolculuğu olanaklı kılıyor. Peki albümün Arter’deki ilk canlı seslendirilişi sizin için nasıl bir deneyim oldu? Yaklaşık beş yıl önce pandeminin en çetin koşulları yaşanırken eserlerin kaydını yaptığınız mekanda canlı seslendirilişi de yapacağınızı hayal edebiliyor muydunuz?

Arter’deki ilk canlı performans, benim için hem duygusal hem de sanatsal açıdan çok özel bir deneyimdi. Pandemi döneminde boş salonlarda, maskelerle ve mesafe kurallarıyla yalnızca kayıt ekipmanlarına karşı çaldığım günlerde, bir gün bu eserleri izleyici karşısında canlı olarak seslendireceğimi hayal etmek bile oldukça uzaktı. Ama beş yıl sonra, aynı mekânda izleyicilerle buluşmak ve o anları paylaşmak, projenin ne kadar anlamlı ve kalıcı olduğunu bir kez daha gösterdi.

Bu konserde hem eserleri canlı olarak seslendirmem hem de pandemi döneminde oluşturduğumuz görüntülü kayıtların gösterimini yapmamız başlı başına bir meydan okumaydı. Çünkü kayıt projesinde hedeflenen “mükemmellik” ile canlı performansın doğası arasında büyük farklar olabilir; sahnede pek çok değişken performansı etkileyebilirken, kayıt sürecinde bunları kontrol etmek ya da gerekirse tekrar almak mümkündü.

sozsuz-gunlukler-10
Sözsüz Günlükler | Fotoğraf: Cem Önertürk

Ayrıca bu konserin, sosyal medya ile gerçek hayat arasındaki farkı da hatırlatması bakımından önemli bir yanı vardı. Tüm insanlığa sayısız kolaylık sunan sosyal medyanın, psikolojik olarak üzerimizde bıraktığı etkilerden de söz etmek istedim. Bu konser, bir anlamda “sosyal medyada yaratılan gerçeklik ile gerçek hayat” arasındaki farkı görünür kılmayı amaçlıyordu. Özellikle canlı seslendirmenin teknik olarak mümkün olmadığı bazı eserler, bu açıdan ayrı bir zorluk da oluşturdu.

Sözsüz Günlükler projesinin bundan sonraki yolculuğu nasıl olacak peki? Albümle ilgili düşündüğünüz başka fikirler var mı?

Projenin geleceği için çeşitli planlarımız var. Sözsüz Günlükler, ilk yayınlandığı günden bu yana hem Gedik Sanat’ın hem de benim kişisel YouTube, Instagram ve Facebook gibi sosyal medya hesaplarımızda izlenebilir durumda. Ayrıca Apple Music, Spotify ve Amazon Music gibi dijital müzik platformlarında da yer alıyor.

YouTube’da projeye dair hazırlanan özel bir belgesel yer alıyor. Bunun yanı sıra, Habitat TV’nin yapımcılığını üstlendiği başka bir belgesel de zaman zaman televizyon kanallarında gösteriliyor. Bu belgeseller, projenin arka planını ve yaratım sürecini anlamak açısından çok kıymetli birer kaynak oluşturuyor.

sozsuz-gunlukler-8
Sözsüz Günlükler | Fotoğraf: Cem Önertürk

Bugüne kadar İstanbul dışında Almanya ve İspanya’da da farklı formatlarda canlı seslendirmeler gerçekleştirdim. Hedefimiz, farklı şehirlerde ve ülkelerde yeni performanslarla projeyi daha geniş kitlelere ulaştırmak.

Ayrıca, bu eserlerin başka keman sanatçıları tarafından da seslendirilebilmesi için notalarının uluslararası edisyonlarda yayımlanması yönünde çalışmalarımız sürüyor. Böylece Sözsüz Günlükler’in yalnızca bir dönemsel proje değil, evrensel bir anlatı haline gelmesini ve daha uzun soluklu bir etki yaratmasını amaçlıyoruz.

Günümüzde hemen hemen her alanda olduğu müzikte de üretim ve tüketim inanılmaz bir hıza sahip. Bu döngü içinde klasik müzik nasıl bir direnç gösteriyor? Sosyal medya ve yapay zekanın varlığı, klasik müziğin geleceğini ne derece etkileyecek?

Şu anda klasik müzik camiasında yaşanan krize ve buna çözüm olarak daha geniş kitlelere ulaşma gerekliliğine dair net ve sürdürülebilir bir çözüm göremiyorum. Sosyal medyanın beraberinde getirdiği doyumsuzluk, sürekli uyarıcı içerik beklentisi ve buna bağlı gelişen endorfin bağımlılığı, yalnızca klasik müziği değil birçok sanat dalını ciddi şekilde zorluyor. Bu nedenle sosyal medyanın uzun vadeli, kalıcı bir çözüm sunabileceğini düşünmüyorum. Sanatın özüne, derinliğine ve insani ifadesine dönmenin daha sağlıklı ve etkili sonuçlar getireceğini öngörüyorum.

Klasik müzik, zamana direnen bir sanat formu olarak, bu hızlı tüketim çağında bile anlamını ve derinliğini koruyor. Sosyal medya bu müziği daha fazla insana ulaştırmak için bir araç olarak görülebilir veya görülmeyebilir; fakat beraberinde getirdiği hız ve yüzeysellik, klasik müziğin doğasıyla çoğu zaman örtüşmüyor. Yapay zekânın bestecilik ve performans alanlarında yeni imkânlar sunabileceği söyleniyor, ama ben bu konuda oldukça temkinliyim. “Artificial” (yapay) ve “artistic” (sanatsal) kelimeleri kulağa benzer gelse de, içerik olarak birbirlerinden çok uzak kavramlar. Elbette yapay zekâ bazı yaratıcı süreçlerde destekleyici bir araç olabilir; ancak bu teknolojilerin insan yaratıcılığının yerine geçmemesi gerektiğini düşünüyorum. Klasik müziğin geleceği, işte bu dengeyi nasıl kuracağımıza bağlı.

Röportajımızın sonlarında doğru daha kişisel bir soru sormak isterim. Sizce müzik, yaşama ve umutsuzluğa bir alan açar mı?

Müziğin nasıl “consume” edildiği —yani nasıl alımlandığı— çok kişisel bir meseledir. Ben bu projede ya da genel olarak icracılığımda kendimi, bestecilerin fikirlerini dinleyiciyle buluşturan bir aracı olarak görüyorum. Elbette her müzisyenin olduğu gibi benim de kendime özgü bir yorumum, bir diksiyonum var. Ama bir besteci olmadığım için bu anlamda kendimi yaratıcı olarak tanımlamıyorum. Hatta genel olarak enstrümancılar olarak kendimizi “sanatçı” diye tanımlamamız konusunda da çekinceliyim.

onder-baloglu-1
Önder Baloğlu | Fotoğraf: Anna Tena

Sorunuza dönersek, müzik yaşama da, umutsuzluğa da alan açabilir. Bu çoğunlukla dinleyicinin o anki iç dünyasına ve müziği nasıl algıladığına bağlı. Örneğin bir Schubert sonatını seslendirirken, bestecinin biyografik geçmişi, dönemsel koşulları ve notalar aracılığıyla bize bıraktığı duygusal dünya ister istemez yorumuma etki ediyor. Schubert’in en neşeli melodisinin altında bile derin bir melankoli olduğunu hissediyorum. Ben bu melodiyi, o derinlikle seslendirdiğimde, dinleyici bu müziği umutla da duyabilir, bir tür hüzünle de… Bu noktada müziğin yaşama ve umutsuzluğa alan açma gücü, hem icracının niyetine hem de dinleyicinin deneyimine bağlı olarak değişiyor.

Kariyerinizin bundan sonrası için üzerinde çalıştığınız yeni projeleriniz mevcut mu?

Özellikle Türkiye genelinde gerçekleştirdiğim solo konserlerin yanı sıra, Almanya’da kurucusu olduğum oda orkestram Les essences ile müziğin derinlerine inmeye, özünü aramaya devam etmek istiyorum. Les essences’ın müzisyen ağını daha da geliştirerek uluslararası bir platforma dönüştürmek ve Türkiye’den çok değer verdiğim müzisyen dostlarımı da bu projelere dahil edebilmek, en büyük hedeflerimden biri. Elbette bu, ciddi düzeyde sponsorluk ve destek gerektiren bir süreç.

Müzik dünyasındaki belirli tekellere karşı alternatifler üretmeyi önemsiyorum. Bu anlayışla Les essences ile dünya çapında çeşitli turneler planlıyoruz; ancak global ölçekteki bütçe sıkıntılarıyla da mücadele ediyoruz. Almanya’nın en büyük metropol bölgelerinden biri olan Ruhrgebiet’in kalbi sayılan Essen şehrinde, 2022 yılından bu yana bir konser serisi düzenliyoruz. Adeta bir festival havasında geçen bu seri, bu sezon itibarıyla bölge geneline yayılmaya başladı. Şimdilik ilk hedefimiz, bu çapı bölgesel olarak büyütmek.

Pedagojik çalışmalarım da devam ediyor. Folkwang Sanat Üniversitesi’nde bir keman sınıfım var, ancak kalbim her zaman oda müziğinde. Bu nedenle 2023 yılından bu yana genç müzisyenlerle birlikte çalıştığımız ve müziği merkeze alıp, eşitlik temelinde birlikte sahne aldığımız bir konser serisi gerçekleştiriyoruz Duisburg’da. Bu anlayışla birlikte üretmeye devam ediyoruz. Önümüzdeki sezon, koşullar elverirse İstanbul’da da çok özel bir konser serisi başlatmayı planlıyoruz.

onder-baloglu-8
Önder Baloğlu | Fotoğraf: Anna Tena

En yakın projeme gelirsek; Türkiye’nin en duyarlı duo piyanisti olarak tanımlanan ve bu yıl birlikte konser vermeye başlayışımızın 10’uncu yılını kutladığımız dostum Çağdaş Özkan ile Duo BalKan adı altında 13 Haziran’da Bursa’da, 14 Haziran’da ise Ayvalık’ta Schubertiade başlıklı konserler verdik. Çağdaş’la birlikte geliştirdiğimiz BalKan Academy projesi ise oda müziği alanında Türkiye’de eşi benzeri olmayan, kolektif üretime dayalı bir yapı sunmayı hedefliyor. Özünde “birlikte müzik üretimi” anlayışıyla şekillenen bu projeyle, hem eğitim hem de performans alanında kalıcı ve yenilikçi bir etki yaratmayı amaçlıyoruz.

Tüm bu çalışmaların ortak noktası, müziği bir “iletişim alanı” olarak yeniden tanımlamak. Sadece çalmak değil; birlikte üretmek, anlamak, anlatmak ve en önemlisi paylaşmak… Bence geleceğin müzik anlayışı tam da bu zeminde yükselecek.

Kapak Fotoğrafı: Anna Tena

İlginizi çekebilir: Halil Şimşek’ten Harun İzer ile: 32. İstanbul Caz Festivali Üzerine