Büyük Valide Han’ı haritadaki patika ile bulma çabamla başlayan “Mahalla Festivali”, yaşattığı deneyim ile açılışından beri aklımdan çıkmıyor. Yalnızca bizi pek çok kavramı yeniden tanımlamaya, yeni tartışmalara alan açmaya çağırması ve her detayı incelikle düşünülmüş bir sergi ve festival oluşu sebebiyle de değil; bunların çok daha ötesinde. Bize bizzat kendi durduğumuz noktayı ve o noktadan çevreye nasıl bir perspektifle baktığımızı da sorgulamaya imkân tanımasıyla -ve hatta zorlamasıyla- festival, zihnimde varlığından haberim olmayan bazı çarkların yavaş yavaş dönmeye başlamasına neden oldu. Ve hareketlilik hâlâ sürüyor, elbette iyi anlamda! Sizin de bu dönüşe ortak olmanız için aklımdaki soruların cevabını birinci ağızdan öğrenmek istedim. Böylece, serginin küratörü ve festivalin organizatörü Sabine Büsch ile “Mahalla”nın ne olduğuna, neleri amaçladığına ve işleyiş sürecine dair söyleştik. Kendisine samimiyeti ve incelikli cevapları için çok teşekkür ediyorum. Keyifli okumalar!

img_9828-2
Mahalla Festivali | Fotoğraf: Aysu Uzer

Doğru Mekânı Ararken

Mahalla Festivali bu yıl, “Midas Dokunuşu” ismiyle bize, elinizdekinin kıymetini bilmenin önemini, bilememenin ise doğuracağı dehşet verici sonuçları hatırlatıyor. Karanlık ve küflü koridorlarında kaybolduğum, minicik hobbit kapılarından geçtiğimde tamamen tesadüfen çatısına ulaştığım ve bir anda tüm boğazı ayaklarım altına seren manzaranın etkisiyle sanki efsunlandığım bu büyülü mekân, aslında tam da elimizde olanın kıymetini bilemeyişimizi varlığıyla somutlaştırıyor. Ve bu farkındalık, çatıya bir yetkilinin peşine takılıp gelen turist grubuna yine aynı yetkili tarafından iBAN verildiğini gördüğümde sanki bir hançer biçimine dönüşüyor. İstanbul’a taşındığım günden beri kentle kurduğum ilişki de aynı benim kişiliğim ve kentin yapısı gibi, sürekli değişim ve dönüşüm halinde. Ancak bu kente dair sürekli sabit olarak muhafaza edebildiğim bir duygu ve hisler karışımı var ki; vazgeçilmiş gözden düşmüş olanın büyüleyici zarafetinin yitirilişine karşın hissedilen hüzün ile kıymetli her şeyin terk edilmesi, sanki bir istila biçimi gibi. Yepyeni bir yerin keşfi, fethi ve elbette tahribatı, ki bu da bende hiç kuşkusuz öfke duygusu doğuruyor. Böyle büyük ve görkemli bir yapının, tüm gücü, zarafeti ve güzelliği ile, nasıl terk edilip hemen ardından alakalı alakasız her bahçe ve park yeşilliğinin bir boşluk olarak görülüp istila edilip üzerine devasa bir AVM ve rezidans dikme fikri nasıl doğuyor, gerçekleştiriliyor ve bir kişi dahi buna “Neden?” demiyor, anlamak mümkün değil.

img_9789
Mahalla Festivali | Fotoğraf: Aysu Uzer

Siz de bu organizasyon vesilesiyle bize burada hâlâ atölyelerin olduğunu, hâlâ işlediğini ve terkedilip bakımsızlığa mahkum edilip vazgeçilmesine rağmen, ziyaretçilerinize burada aslında hâlâ ne büyük bir değer olduğunu hatırlatıyorsunuz. Sanki bir antikacıda sedef oymalı, güzeller güzeli bir sandık buluyoruz ancak bu sandık o kadar unutulup gitmiş ki belki onlarca yıldır üzeri toz ile kaplanmış. Ama siz “Mahalla”lar ile o tozu alıyorsunuz. Aslında o sihri ve parıltıyı ortaya çıkaran dokunuş, elbette ki bu mekânlara sanatın dokunuşu… Siz mekân seçimlerini nasıl yapıyorsunuz? Hangi mekânlara o sihirli dokunuş ile ulaşacağınızı neye göre seçiyorsunuz? Kriterleriniz var mı?

Mahalla’da bu, festivalin tarihine derinlemesine kök salmış çok katmanlı bir süreç. Bu bir dolaşma, arayış, sorular sorma süreci –Bir dolaşma, bir arayış, sorular sorma hâli– kendini yeniliklere açık bir şekilde yola koymak, hazırlıksız şekilde durumların içine girmek, kaybolmak, geri dönmek, vazgeçmek ve yeniden başlamak; tuhaflıkları kabul etmek, dolaşırken kök salmak, yenilikleri keşfetmek, yeni tanıdıklıklar, oyun kuralları, beceriler ve bilgiler kazanmak – ve bu süreçte dostluklar kurmak. İşte tüm bunlar Mahalla’dır.

Aslında, isminin kendisi de bir yol haritası niteliğinde: “Mahalla”, Türkçe’de “mahalle” kelimesinden geliyor. Arapça kökenli “hal” kelimesi ise “yerleşmek” anlamında – tıpkı bir yolculukta atını ya da deveni eğerden indirip bir süre konaklamak gibi.

“Midas Touch” için doğru Han’ı arama süreci de böyle başladı: Haftalarca Küçükpazarı’nda, fikirlerimi taşıyabilecek bir mekân arayarak dolaştım. Bir tanesi mirasçıların çekişmesi yüzünden kapalıydı, diğerinde bir film ya da dizi çekiliyordu ve eş-küratörüm Mathilde Melek An ile aşık olduğumuz boş Han bizler için pek de erişilebilir değildi. (Zengin sahibi bize yüz bile vermedi.) Bu yüzden Küçükpazarı’yı bıraktık ve Tahtakale boyunca dolaşmaya devam etti. Temmuz ayında, güneş tepede parıldarken yorgun ve pek de heyecanlı olmadan Büyük Valide Han’ın kapısından girdim. Ancak Han’ın yöneticisi bizi sabırla dinledi, su ikram etti ve beni iki genç endüstri tasarımcısı ile tanıştırdı. Kendimi çok çaresiz hissettiğim ve fikrimi muhtemelen biraz karışık ama etkileyici bir şekilde anlattığım o anda Mahalla, Han’daki bir koridorun parçası oldu – geçici, düşük maliyetli, iş birlikçi ve paylaşım ilkemize mükemmel bir şekilde uygun. Çünkü biz mekânları işgal etmiyoruz, tamamlıyoruz.

img_9822-3
Mahalla Festivali | Fotoğraf: Aysu Uzer

Küratöryel İlke Olarak Savunmasızlık

Bu açıdan sadece Büyük Valide Han’ın mekân olarak tercih edilmesini etkileyici bulmuyorum. Aynı zamanda Han’a girip kaybolmama olanak tanıyan, izleyiciyi yönlendirmelerle bir role playing karakterine indirgemekten uzaklaşıp gördüğü her koridorun sonuna gitme, her karanlık kapıyı açmaya çalışma, -neredeyse imkânsız- basamaklarla inilip basamaklarla çıkılan odacıklara inatla burnunu sokmak zorunda bırakan bu tercihi, başından sonuna tasarlanmış bir deneyim olarak görüyor ve çok kıymetli buluyorum. Sanki yetersiz yönlendirmeler ve işaretlerle izleyiciyi bir keşfe çıkmaya mecbur bırakıyorsunuz, sanki bu bir challange ve aslında festival deneyiminin büyük de bir parçası bu süreç. Mekân seçiminin ve yerleştirmelerin planlanması sırasında sizin öncelikleriniz neler? Siz bu deneyimi tasarlarken nelere dikkat ediyor ve neler amaçlıyorsunuz?

Her festival bir konseptle başlıyor ancak mekân arayışı da bu fikrin ayrılmaz bir parçası oluyor. Politik olaylardan ve önceki festivallerin deneyimlerinden etkilenen bu süreçte savunmasızlık merkezdeydi – ister bir bina, bir bölge, bir yaşam durumu, ister bir hayvan veya bitki türü olsun. Tam şu anda, rant arayışı yüzünden ezilmiş gezegenimiz gibi. Ama biz bunu umutsuzluk olarak değil, farklı bir deneyim olarak ele alıyor ve onunla oynuyoruz. Aslında bizler, ziyaretçilerimizi bir keşif yolculuğuna davet ediliyor ve festivalin bir parçası olmaya çağırıyoruz. Açılışta insanlar Avusturyalı sanatçı Katharina Swoboda ile birlikte simlerle bir gökyüzü kurgulayarak birlikte fotoğraflar sahnelemeye davet edildi. Hepimiz aynı yıldızların altında yürüyoruz ama onları farklı görüyoruz. İkinci haftada Gürcü sanatçı Tbel Abuseridze, katılımcıları sianotip (cyanotype) üretmeye davet ediyor. Kendisi Kanal İstanbul inşaatını fotoğrafladı ve Midas’ın dokunuşu konseptini gizemli bir şekilde uygulayarak sergiliyor. O tarih sayfalarından bilinen soylu Han’da Taliban’a karşı boy gösteren Afgan kızlar, 30 gün boyunca artık okunmayacak hâle gelmiş gazeteleri toplayan bir Türkiyeli sanatçı ve ayakkabı boyacısı olarak yola çıkan bir Alman ile karşılaşabileceksiniz. Biz her gün oradayız; QR kod ile sergiden sonra da bizimle buluşabilir ve yol arayışımıza katılabilir, bizimle birlikte çalışmalarınızı sürdürebilirsiniz. Amacımız tam da bu…

Mahalla’nın vizyon ve misyonunu aslında “Mahalla Midas Touch, savunmasız, dışlanmış, görünmeyenlere ses vermeye ve kırılganlığı güce dönüştürmeye adanmıştır. Sorgulayıcı anlatılar, İstanbul’da mekâna özgü müdahalelere davet eden tarihi bir düzende bireysel, iş birlikçi ve birbiriyle ilişkili sanatsal çalışmalar aracılığıyla ortaya çıkar,” cümlesiyle açıklıyorsunuz. Ben, hanı bir arkadaşımla ziyaret ettim ve bu ziyaretin ardından deneyimimiz üzerine tartıştığımızda ben distopik ile tanımlamayı seçtim, o ise ütopik. Elbette ben distopyanın insanın içini gıdıklayan rahatsızlık vericiliğin hoşnutluğunu, o ise tasarımın bütününün deyim yerindeyse zamanı büküp kendisini bambaşka bir zamana ve sanki enerjisel bir mekâna bıraktığını söyledi. İki karşıt tanımla ama sanırım ikisiyle de en çok örtüşen kavram açıklamalarımız sonucunda tekinsizlik, tanımlanan bu süreci biraz da sizden dinleyebilir miyim? Sizin için kapıdan girildikten sonra, hatta belki evden çıkılıp buraya gelinmesi için ilk adım atıldığı andan, hanı terk edişe kadar geçen süreç nasıl? Sizin kendi cümleleriniz ve tanımladığınız kelimeler-kavramlar neler?

Bu şehirde kaybolma duygusu, güzelliğin akışına kendinizi bıraktığınızda sizi her zaman kurtarabilir. Bu yeteneği, burada geçirdiğim 30 yıl boyunca kazandım. Bunun için derin bir minnettarlık da duyuyorum. Han’da geçici misafirler olarak her anın tadını çıkarıyor ve bu mekanın büyüsüne kendimizi bırakıyoruz.

Mahalla, Suriye’deki savaşın eşiğinde ortaya çıktı ve Suriyeli muhaliflere bir ses vermek amacı taşıdı. Yerel ve uluslararası sanatçıları bir araya getirdik, oturdukları Balat ve Tarlabaşı’nda birlikte deneysel sanat filmleri çektik ve SALT Galata veya X-İstanbul gibi yerleşik sanat mekânlarında gösterdik. Amaç, her zaman ağlar kurmak, yerel toplulukları dahil etmek ve küresel çatışmaları yerel bir bağlama taşımaktır.

Han’da İş Birlikçi Sanat

Bu ortaklığa dahil olacak sanatçılar nasıl seçiliyor? Biraz araştırdığımda aslında pek çoğunun Mahalla’ya ilk kez katılmadığını görüyorum. Bu süreklilik ve örüntünün yarattığı etkiyi nasıl görüyorsunuz?

Sanatsal uygulama iş birlikçi ve yatay yapılar içinde gerçekleşiyor. Ben sadece çerçeveyi sunarım: Mekân, tema, geniş kapsamlı bir konsept ve büyük bir yaratım özgürlüğü tanırım. Bu yılın teması Midas’ın dokunuşu, küresel politik ve ekonomik dinamikleri yansıtıyor: Güçlenen ve ilerleyen materyalizm tüm yaşam alanlarını etkisi altına alıyor.

Farklı bölgelerden gelen sanatçılar birlikte mekânları keşfeder, yerel üreticiler ve zanaatkarlarla çalışır ve böylece çok çeşitli perspektifler oluşturuz. Atölyeler kiralanır, danışmanlık alınır, kaynaklar paylaşılır – karşılığında değerli malzeme ve mekânlara erişim sağlanır. Paylaşım arttıkça, sergi büyür. Her oda, her vitrin, her koridor canlanır. Böylece mekâna saygı gösteren ve aynı zamanda onu dönüştüren bir sanat ortaya çıkar. Sergideki sanatçılar, bağlamlarımız ve ilişkilerimiz doğrultusunda şekillenir. Diyalog Derneği çerçevesinde projeler hayata geçirilebilir. Ayrıca yaklaşık üç yıldır afgan sanatçılara yönelik Kite Runner platformunu işletiyoruz.

Mahalla’ya, festival ve konsepti ile ilgilenen herkes davetlidir. Evet, bazı sanatçılarla sürekli birlikte çalışıyoruz çünkü eserleri içeriklerimizi yansıtıyor ve iş birliği ilham verici oluyor. Animasyon sanatçısı İlhami Tunç Gençer, besteci ve müzisyen arkadaşı Şevket Akıncı ile birlikte üçüncü kez etkileyici bir sürrealist eserle bizi destekliyor. Herkes bu huzursuzluk duygusunu bilir; ardından bir yolculuk başlar. Ben bunu eserlerinde görüyorum ama herkes farklı bir şey hissediyor. İşte konsept bu. Bunun üzerine konuşabiliriz ve her seferinde şaşırıyoruz. Mahalla’da bir sanat hizmeti işletmesi bulamazsınız. Katılım bizim için merkezi önemdedir: Amacımız paylaşmaktır – kaynakları, imkânları ve yaratıcı çalışmayı paylaşmak.

Bu nedenle şimdi herkesi davet ediyoruz: Gelin, tanışalım, birlikte keşfedelim, düşünelim ve ufkumuzu genişletelim.

Kapak Fotoğrafı: Aysu Uzer

İlginizi çekebilir: Halil Şimşek’ten Harun İzer ile Röportaj