Sandra Peso ile yazıp yönettiği, Antalya Uluslararası Altın Portakal Film Festivali’nde Ulusal Kısa Film – Jüri Özel Ödülü’nü kazanan, bir  teknenin içindeki yabancının varlığıyla herkesin kendisiyle yüzleşmek zorunda kalmasını anlatan “Bimba” filmi hakkında konuştuk.

bimba_afis-01
“Bimba” Film Afişi | Fotoğraf Kaynağı: istos film

“16 yaşındaki Sara, ailesiyle çıktığı mavi yolculukta, teknenin güvertesinde ansızın bir yabancının varlığını fark eder. Onun oraya nasıl geldiğini kimse açıklayamaz. Yabancı hiçbir söz söylemez; yalnızca suskunluğuyla herkesi tedirgin eder. Varlığıyla tekneye görünmez bir ağırlık çöker. Ona yaklaşanlar, kendi arzuları, korkuları ve eksiklikleriyle onu doldurur, kendi ihtiyaçlarına göre ona anlam biçer. Kimi onu bir sırdaş, kimi bir tehdit, kimi ise kendi kurtuluşunun simgesi gibi algılar. Tekne ahalisi için bir ayna işlevi gören yabancı, sadece Sara’yla gerçek bir bağ kurar. Saatler ilerledikçe atmosfer ağırlaşır, gerilim artar. Yolculuğun sonunda yabancı ya kurtarılacak ya da ondan kurtulunacaktır.”

youtube play youtube play

Bimba”nın yolculuğundan bahseder misin? İlk fikir nasıl ortaya çıktı? Masa başından çekim aşamasına nasıl bir yolculuk oldu?

Film aslında çok alakasız bir hikâyeden çıktı. Bir arkadaşım bir düğüne gitmiş, yanına da bir amca oturmuş. Muhabbeti nerden açıldı bilmiyorum ama “köyde bir çocuk gece herkes uyuduktan sonra pencereden dışarı bakarken yan evde tanımadığı bir siluet görüyor” diye bir hikâye anlatmış. Çocuk “hırsız var” diye bütün köyü ayağa kaldırıyor. Herkes adamın üstüne çullanıyor. Adamı da kimse tanımadığı için herkes hırsız olduğundan emin. Köyün meydanına bağlıyorlar adamı. Adam sabaha kadar konuşa konuşa herkesi teker teker ikna ediyor. Ve artık son kalanlar da sabah adamın bağını çözüp adamı salıyorlar. Herkes adam hakkında negatif bir şey düşünüyor ama adam bir şekilde oradan kurtulmayı başarıyor. Tabii bizim hikâyemizde bu birebir bir şekilde geçmedi ama oradaki tekil insan ve karşısındaki çoğunluk dinamiği benim çok ilgimi çekmişti. Hikâye biraz oradan başladı diyeyim. Karşıdaki çoğunluk da kendi dünyalarında bir azınlık olsa, onlar o azınlık psikolojisiyle çoğunluk olduklarında ne yaparlar gibi farklı farklı katmanlar sonradan eklendi…

Tek bir mekâna, bir teknenin içine yerleştiriyorsun hikâyenin iskeletini. Sara ve ailesi çıktıkları mavi yolculukta dışarıya çok açık ama içte de kalmak zorunda oldukları bir ortamda bir yabancıyla karşılaşıyorlar. Tek mekân ve tekne fikri nasıl doğdu?

Azınlık olan çoğunluğun, azınlık psikolojisinden ötürü, ilk yapacakları şey kaçmak olacağı için onları bir kısıtlamam, limitlemem gerektiğini düşünüyordum. Böyle bir durum karşısında normaldir. O yüzden “Bunu nasıl engellerim? Bunlar nasıl durumla yüzleşmek zorunda kalırlar?” diye sorular sorarak tekneye koyduk onları. Tekneyi de ücra bir yere gönderdik. Ana kara çok uzakta, dönemiyorlar. Artık orada bu durum bir şekilde çözülecek diye böyle bir sınır yaratmak istedik.

bimba_001
“Bimba” | Fotoğraf Kaynağı: istos film

Teknedeki karakter yabancıyla, yabancının suskunluğuyla aslında kendi algı ve kişisel yaşam düzleminden bir ilişki kurmaya başlıyor. Bu izleyici için de bir muamma alanı oluşturuyor ve izleyici de teknenin içine girmiş oluyor. Teknedeki yaşanan o sessiz iletişim; yabancı ile ilgili ve teknedekilerin yaşamına dair çok fazla merak barındırıyor.  Bir boşluk hissi doğuyor. “Yabancı” fikrinin teknenin ve anlatının içinde yarattığı o boşluk hissini nasıl tarif edersin?

Şuradan başlayayım; bu fikir ilk kafamda oluşmaya başladığında ben bunu bir uzun metraj olur diye düşünmüştüm. Ve bu yabancıya bir karakter ve geçmiş vermem gerekeceğini düşünmüştüm. Uzun metraj yazabilecek bir tecrübem yoktu. Önce bir kısa filmle başlamak için bunu nasıl bir kısaya çevirebiliriz diye düşündüm. O zaman “biz bambaşka bir konuya eğilelim” dedim. Yabancının kim olduğunun hiçbir önemi olmasın, tamamen karşısındaki insanlara ve onların yabancı üzerinden neler yansıtabileceğine odaklanalım diye düşündüm. Bu noktada da yabancı, ailedeki her bir birey için başka bir şeyi temsil eden bir aynaya dönüştü.

İzleyici de, kendi ön yargısı, kendi derdi neyse yabancılarla o boşluğu kendi dolduruyor. Mesela ailenin babası onu tamamen bir tehlike, fiziksel bir tehdit olarak görüyor. Kendi iktidarına sulanmış bir şey gibi görüyor. Anneanne de ilk başta öyle görüyor, inancı olan biri olduğu için sonrasında tanrı misafir olabilir diye düşünüyor. Teknede “yabancı” olan ailenin gelini, kendini daha açabileceği yakın bir sırdaş olarak görüyor. Aslında herkes adamın gerçek halini görmeyerek, ilgilenmeyerek kendini yansıtıyor. Yani aslında o boşluğu herkes kendi doldurdu.

Sara; filmin merkezinde duruyor ve aslında yabancıyla gerçek ve şeffaf bir ilişki kurduğuna inandığımız tek karakter olarak varlık gösteriyor. Bir şekilde konuşmadan bir iletişim kuruyorlar ama biz ikna oluyoruz aralarındaki iletişime. Sara ile yabancı arasında nasıl bir iletişim hattı kurmayı hedefledin?

Sözsüz bir yerden bunu amaçlıyordum. Sara genç, hem ailesinin hem toplumun ona böyle dayattığı tanımlara henüz tamamen sıkışmamış bir insan. O yüzden karşısındakini biraz daha olduğu gibi görebilen biri. Bunun farkında değil, sonuçta daha çocuk ve nasıl, ne yaşarsa içinde geldiği için yaşıyor. Adama su vermek içinden geliyor. “Aman ölmesin de başımıza bela olmasın” diye su vermiyor. O yüzden onun oradaki içtenliği bence çok önemliydi. Ailesinin adama neden böyle farklı davrandığını mantıklı bir yerden tam olarak çözümleyemiyor ama yanlış bir şey olduğunu hissedebiliyor. Ailesinin o kibri, “Bu bizim başımıza nasıl gelebilir? Biz aman dokunmayalım, aman işte başımıza bela olarak kalmasın” halini tanımlayamasa da onun içinde bence çok ciddi bir negatif yeri var. Sara iki gün boyunca doluyor doluyor ve ailesine karşı isyan eder gibi bir harekette bulunuyor. Yabancının arkasından atlaması, adamın arkasından gitmek istediği için değil ama artık içinde tutamadığı bir öfkesi oluşuyor yani aileye karşı. Bir aksiyona girmesi gerekiyor ve yapıyor.

bimba_003
“Bimba”| Fotoğraf Kaynağı: istos film

Deniz uçsuz bucaksızlığıyla aslında çok şey vaat ediyor insana; özgür olabileceğimiz bir alan, kaçış alanı bulabileceğimiz ve izole olabileceğimiz bir yer… Anlatı da denizin uçsuz bucaklığında tek mekânda sıkışmış bir şekilde ilerliyor. Deniz mekân olarak anlatıya nasıl bir zemin hazırladı?

Deniz; o günkü moduna göre dediğin gibi her şeye, her türlü sembole dönüşebilir. Tatildeyken tadını çıkarabileceğin bir özgürlük alanı. Ama bir yabancıyla kısıtlı kaldığında da tam tersi bir hapis, kaçamadığın bir yer gibi oluyor. Bir yandan umut veren tarafı var. Sürekli denizden gelecek bir yardımı bekliyorlar uzaklara baka baka. O da gelmiyor. O yüzden denizin anlamı bence film içerisinde sürekli değişiyor. Deniz ilk başta çok huzurlu bir ortam verirken bir noktadan sonra sıkışmışlığa geçiyor. Ondan sonra sürekli bir sahil güvenlik aramasıyla bir umut, sürekli bir beklenti olan bir şeye dönüşüyor. Ve en sonunda da aslında adamı denize salınca, deniz aile için yine “huzurlu” ortamlarına geri döndükleri bir şey oluyor. Ama bu biraz o huzurlu ortam dediğimde kafalarında yaratılmış “bir aman kimse bize bulaşmasın pembe dünyası” aslında.

Sessizliklerden ve bakışlardan gücünü alan bir anlatım dili kuruyorsun. Sinematografik olarak destek isteyen bir tercih bu. Filmin görsel dünyasını yaratırken nasıl bir çalışma gerçekleştirdin ve aklındakilerin ne kadarı gerçekleşti?

Aklımdakilerin çok azı gerçekleşti ama bence sadeleşmek filme iyi geldi. Görüntü yönetmenimiz Kağan Kerimoğlu ile birlikte önce teorik olarak sonra teknik olarak filmin üzerinde bir hayli çalıştık. Ve şuna karar verdik; yabancı yakalanmadan önce, o ilk sahnede, ailenin ortasında olalım, hareketli bir kamera olsun. Seyirci de bir tehdit içinde hissetsin istedik.  Sonra artık işte denizin de onları bir hapis gibi tek mekânda sıkıştırdığı noktada biz de sıkıştıralım her şeyi diye düşündük. Her şey sabit olsun. Galiba bütün film oyuncağı bir tane panımız var. Onun dışında hep sabitiz. Ve teknenin parçaları tarafından da hep böyle bir çerçeve yapalım, kadrajın içerisinde insanları iyice sıkıştıralım gibi bir planlama yaptık. Bir iki sahne dışında Çok diyaloglu bir film olmadığı için aslında çok kesme ihtiyacı ve takip ihtiyacı yoktu. O yüzden hislerimize güvenerek çektik. Tekne, teknik olarak çekmesi aşırı zor bir mekân. Kamerayı bir yerden başka bir yere hareket ettirmek bile fazla vakit alıyordu. O da her şeyi sadeleştirmemizi gerektirdi. O yüzden planımızda çok değişiklikler yaptık. Ama işte dediğim gibi bence filmin sadeleşmesi sonunda iyi oldu. Film için daha hayırlı oldu.

Sette oyuncular dâhil kaç kişiydiniz?

Herhalde yirmi kişiye yakındık.

Hareket etmek gerçekten zor olmuştur…

Evet, zordu. Bir tane ekip teknemiz vardı, daha ufak bir tekneydi. İşi olmayanları oraya götürüyorduk ama orada da alt alta, üst üste oturuyorlardı. Tekneleri birbirine bağladık. Lens çantaları araya sıkıştı, neredeyse düşüyordu.  Oyuncumuz Balım iki teknenin arasına sıkışıyordu falan. Böyle teknik anlamda onları çok zorladı. Oyuncularımızdan Erhan Çene, kaptanı oynayan karakter, onun bot kullanması gerekiyordu. Öyle bir tecrübesi de yok. Üç günlük setti. Onun bot sahnesi ikinci veya üçüncü gündü. İlk gün setin boş zamanlarında ona nasıl kullanacağı öğretildi. Kullanırken botun direksiyon kolu koptu. Kontrolsüzce kendi etrafında dönmeye başladı. Denizde ve teknede olmamızdan dolayı bir sürü problemimiz oldu. Şimdi bakınca çok eğlenceliydi ama o sırada aşırı panik durumlardı. Bir şekilde üstesinden gelindi…

bimba_004
“Bimba” | Fotoğraf Kaynağı: istos film

Bir bekleyiş haliyle izledim filmi. Her an biri gelecek, bir şey olacak ya da biri gidecek hissi vardı. O yüzden de gerilimi, tansiyonu ve merak hissi yüksek bir filmdi. Sen bu filmle hangi duyguyu yaratmak istedin? Bu bir bekleyiş filmi mi, bir kaçış filmi mi yoksa bir anlayış filmi mi?

İzleyicinin biraz; “Ben bu yabancı hakkında ne düşünüyorum? Ben bu yabancıya nasıl davranırdım?”  sorularını sormasını istedim. O yabancıdan da öte, ben karşımdaki insanları oldukları gibi görebiliyor muyum? Tanımadığım insanlara ne yansıtıyorum? Günlük konuşmalarımızda da birine mesela bir şey sorarsanız cevap vermez. Onun cevabını doldurursun ya böyle kafanda. Sen nelerle dolduruyorsun acaba bu boşlukları? İzleyiciye bunları düşündürmeye çalıştık. Evet, bir bekleyiş var ama ben birazcık daha onun ötesine geçmek istedim. Umarım biraz böyle sorgular yaratabilmişizdir. Ve filmin işte en sonunda da yani Sara’nın neden atladığını, neden bir tepki verdiğini biraz hissedebildiyse izleyici bu benim açımdan çok güzel bir şey. Çünkü herkes adamın üzerinde sadece önyargılarını görüyor. Adamın haliyle gerçekten ilgilenen kimse yok.

Ailenin varlığı, yabancının varlığı kimlik, aidiyet, öteki gibi birçok kavramı da beraberinde getiriyor. Teknede Türkçe, Yunanca ve Ladino dillerinde konuşan insanlar var. Filmin atmosferine katkı sağlaması için ne gibi kavramlar bulmuştun yazım aşamasında? Hangi kültürel kodların bir arada olmasını istedin?

Azınlığın çoğunluk olma meselesiyle çok ilgileniyordum. Hem de işte kendi dünyalarındalar. O tekne onların dünyası. Oraya çok hakimler. Ve oraya gelen herhangi bir yabancı onlara rahatsızlık veriyor. Onların düzenini, kafalarında kurdukları oyunu bozuyor. Bir yandan da aile içerisinde de sıkıntılar var. Gerçek insanlarla anlaşmak var, anlaşamamak var, jenerasyon arası farklar var. Bir Müslüman – Yahudi evliliği var. Bu tarz katmanlar koyarak yabancıyı biraz odaktan çıkarmak istedik. Aslında onların kafaları hep kendi meseleleriyle meşgul. Ve o meseleleri yabancı üzerinden biraz yansıtıyorlar. Aidiyet, kimlik meselesini de bunun altına eklemek istedim.

Peki filme dönüp baktığında bu kavramlarla nasıl bir ilişki geçirdiğini düşünüyorsun? Bu meselelere yarattığın kurmaca dünyadan bakmak sende ne gibi dönüşümler yarattı?

Yazarken belli bir duyguyla, hisle yazmışım ama filmden sonra öğrendiğim başka şeyler oldu. Geçmiş kuşakların belli  travmalarını taşıyorlar ve bunlar çok haklı travmalar. Kendi gördükleri zulümlerden dolayı, dışarıdan gelen her türlü şeyi tehdit olarak görüyorlar. Bunlar çok haklı hisler. Ama bir yandan da bu hislere tutunup yeni bir şey oluşturmamayı seçmek, yeni bir şey kurmamayı seçmek, geçmişe tutunup kalmak çok da pozitif göremediğim bir şey. Yaşlı jenerasyonlar için bu böyle. Bizim jenerasyonumuz için ona tutunup bir şeyler oluşturmamayı seçmek biraz kibirli geliyor bana. Filmi izledikçe dönüşümle ilgili fikirlerim değişti.

img_9480
Sandra Peso | Fotoğraf Kaynağı: Sandra Peso

Son olarak var mı aklında yeni şeyler? Gelecek nasıl bir yolculuk bekliyor seni?

Ben sanırım bu Bimba’nın hikâyesini sevdim. O yüzden bunu uzun metraja çevirmek istiyorum. Ama tabii orada karakterler değişecektir, yabancı değişecektir. Bu tek kişi karşısında çoğunluk ve herkesin birazcık farklı kimlik arayışını bunun üzerinden yansıtması birazcık daha düşünmek ve üretmek istediğim bir konu.

Kapak Fotoğrafı: istos film

İlginizi çekebiliir: Enes Kudu’dan Deniz Celiloğlu ile: Güneşin Oğlu Üzerine