Şişli Kız: Yok Etmek, Kurtulmak Demek Değildir
Şişli Kız, hikaye anlatmak için çekilmiş bir film değil sanki. Bir olay örgüsü sunmak, bir gerilim kurmak veya bir sonuca ulaştırmak gibi bir derdi yok. İzlerken bir anlatının karşısında olmuyorsunuz. Tam ortasında kalıyorsunuz. Çoğu zaman ne düşüneceğimizi söylemediği gibi acı ve hepimizin bildiği bazı gerçekleri de düşünemez hale getiriyor. Yani meselenin ne olduğunu fark ettirmek yerine bu olanların nasıl bu kadar sessizce mümkün olabildiğini gözünüze sokmaya çalışıyor. Kimse bağırmıyor. Kimse canavar gibi davranmıyor. Kimse kendini kötü olarak tanımlamıyor. Her şey ölçülü, makul, hatta yer yer şefkatli. Hatta bence bu yüzden tehlikeli.
Editör notu: Yazının devamı spoiler içerebilir.
Filmde içten içe rahatsız eden bir ima var. Kötülüğün her zaman şiddetle değil de bazen makul bir gerekçe kisvesiyle gelebileceği hissettiriliyor alttan alta. Çünkü Şişli Kız, kötülüğü bir karakter kusuru olarak ele almıyor. Psikolojik bir sapma, bireysel bir ahlaksızlık anlatısı kurmakla da uğraşmıyor. Bunların yerine, kötülüğü bir ‘düzenleme’ biçimi olarak gösteriyor. Yoksulluk, kürtaja erişimin engellenmesi, kadınların hukuki ve toplumsal olarak ortada bırakılmışlığı… Bunların hiçbiri arka plan değildi. Hikayenin kendisiydi bunlar.
Magnus von Horn ve Line Langebek tarafından yazılan, von Horn tarafından yönetilen bu psikolojik gerilimde, karakterlerin “seçimleri” varmış gibi görünüyor ama bu seçimler ahlaki bir özgürlükten değil, hayatta kalma zorunluluğundan doğuyor. Tüm seçenekler elimizden alındığında seçimden söz etmek mümkün mü diye düşünmeye başlıyorsunuz ve asıl rahatsız eden sorunun bu olduğunu anlıyorsunuz.
Devlet görünürde yok, hukuk geri çekilmiş vaziyette. Ama iktidar, normlar, korkular, yasaklar ve suskunluklar aracılığıyla ortada dolaşıyor hissi sizi kuşatıyor. Kadın bedeni korunmayan ama sürekli düzenlenen bir alan olarak bu dolaşımın merkezinde. Bağırmayan, tehdit etmeyen ama ikna eden sarsıcı bir şiddet var karşımızda. Filmde izleyiciyi ahlaki bir konfora yerleştirmeyi reddeder. “Burada durmalısın” demez. “Bak bu yanlış” diye işaret parmağını kaldırmaz. Aksine, izleyicinin elinden o güvenli mesafeyi alır. Bir noktada şu hisle baş başa kalırsın: Ben bu koşullarda ne yapardım?
Filmin asıl darbesi oluyor bu soru. Çünkü karakterleri yargılamak kolay değil. Yargıladığın anda, aynı koşullarda kendi suskunluğun ihtimali belirebilir.
Bu yaklaşım, Danimarka sinemasının zorlayan, yoran ama keyif veren damarla örtüşüyor. Bu sinema geleneği, seyircinin zihnindeki konforlu alanda kalmasına izin vermeyip suçu tek bir bedene yükleyip rahatlatmaz. Aksine, kötülüğün ne kadar gündelik, ne kadar sıradan, ne kadar tanıdık olabileceğini gösterir. “Bu çok kötü” dedirtmek yerine “Bu sana yabancı mı gerçekten?” diye sorduruyor.
Peki, bu anlatım biçimi neden bu derecede etkiliyor? Çünkü Şişli Kız, seyircinin hem düşünce yapısını hem de duygusal reflekslerini aynı anda hedef alıyor. “Kötülük” dediğimiz şeyin tanımını altüst ediyor diyebiliriz. Onu alıştığımız yüzünden değil, tanıyabileceğimiz hallerinden gösteriyor. Yardımseverlikten, sessiz kabullenişten, gündelik nezaketten sızan o ince karanlık… Tam da bu yüzden etkileyici. Çünkü film, izleyiciye sadece bakmakla kalmaması gerektiğini hissettiriyor. İçine girmeye, anlamaya, sorgulamaya zorluyor. Ve her sorgu, izleyiciyi biraz daha kendi konumuna yaklaştırıyor.
Son soru şu olabilir mi?
Bir anlatının değil, bir durumun ortasında durduğumuzda—kameranın gözünden çok, kendi vicdanımızla gördüğümüzde—hangi sahne bize ait olurdu? Şişli Kız, o sahneyi yazmak yerine o derin ve yakıcı boşluğu bize bırakıyor. İşte bu yüzden sadece izlenen değil, içinden geçilen bir film bu. Kaldı ki izledikten sonra kapatamıyorsunuz, sona erdiremiyorsunuz çünkü içinizde bir yerde tüm karanlığıyla sizi kemirerek usul usul ve sessizce devam ediyor.
Kapak Fotoğrafı: KVIFF.TV
İlginizi çekebilir: Yasemin Seven Erangin’den Die My Love’ın Hikâye Dili: Yalnızlığın Kırılma Noktası

Reyyan Arslan 











Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!