"Slow Horses" 6. Sezon Üzerine: Yavaş Atlar Doludizgin
Benim gibi geleneksel, derin, ağır; aksiyonu az, zihin oyunları ve entrikası bol espiyonaj hikâyelerine ve zeki, kararlı ama aynı zamanda acımasız casuslara düşkün bir meraklının ilk bakışta sevemeyeceği; çok fazla mizahi unsurla dolu bir kaybeden casuslar hikâyesi gibi görünen “Slow Horses”, izleyenlerini kendine tiryaki yapan bir televizyon klasiğine dönüşmüş durumda. Sadece türü sevenlere hitap etmeyen; herkesin bayılacağı bir efsane ile karşı karşıyayız ve ne sevindirici ki dizi 7. ve 8. sezonlarıyla devam edecek.

Jackson Lamb ve her biri casuslar dünyasının kaybedenlerin kulübünün üyesi olan ekibi yeni bir macerayla geri döndü. Yavaş Atlar dolu dizgin serüvenlerine devam ediyorlar. “Slow Horses”, 16 Eylül’de Apple+ TV‘de 6. sezonuna geçmiş sezonlarda olduğu gibi Mick Jagger’in kendine özgü vokalinden diziyle özdeşleşmiş aynı adlı parçayla başladı:
Surrounded by losers / Misfits and boozers / Hanging by your fingernails / You made one mistake / You got burned at the stake / You’re finished, you’re foolish, you failed
(Etrafın kaybedenler, uyumsuzlar ve ayyaşlarla çevrili / Tırnaklarınla asılısın / Bir hata yaptın, kazıkta yakıldın / Bittin, aptalsın, başarısız oldun)
Daha jenerikte duyduğumuz bu sözler, casuslar dünyasına yönelik yapımlar içinde özgün ve farklı bir diziyle karşı karşıya olduğumuzun kanıtı.
Slow Horses, İngiliz gizem ve gerilim romanları yazarı Mick Herron’un 2010’da yayınlanmaya başladığı bir roman serisi. Her gün işe gitmek üzere günübirlik Oxford-Londra arası seyahat eden Herron, 7 Temmuz 2005’te Londra’da düzenlenen bombalı saldırıların ardından İngiliz Güvenlik Servisleri hakkında yazmaya karar verir ve ortaya Slow Horses çıkar. Herron’un romanına ad olarak da seçtiği Slow Horses, İngiliz İç İstihbarat Servisi MI-5’da çalışırken çok büyük hatalar yapan ve bu yüzden Servis’te bir kariyer geleceği kalmayan eski ajanlara takılan bir lakaptır. MI-5 ıskartaya çıkmış bu ajanları kovmak yerine istifa etmeleri veya erkenden emekli olmaları için çöp karıştırmak, dosyalarda bilgi aramak gibi basit ve angarya idari işlerin yürütüldüğü “Slough House” adlı birimde çalışmaya gönderir. Birimin adı bile bu gözden çıkarılmış ajanlara bakış açısının bir göstergesidir. “Slough House” adı, zannedilebileceğinin aksine, Londra’nın yaklaşık 30 kilometre batısında, Berkshire’da yer alan ve Londra’dan sonra Birleşik Krallık’ta en çok küresel şirket merkezine sahip bölge olan Slough’dan gelmiyor. İngilizcede bataklık, utanç, rezil olma, ölü doku veya yılanın deri değiştirdikten sonra attığı eski deri parçası gibi anlamlara sahip “slough” kelimesinden geliyor.
Bir kaybedenler kulübü; MI-5 nezdinde bir utanç ve alay kaynağı olan bu birimin başındaysa Soğuk Savaş yıllarında İngiliz İstihbaratı’nın çok önemli saha ajanlarından biri olan ve Berlin’de kritik görevlerde bulunmuş Jackson Lamb bulunmaktadır. Lamb, ilk bakışta muhteşem kariyeri sonrasında kendini bir şekilde Slough House’da bulmuştur. Soğuk Savaş’ın tüm yorgunluğu ve o dönemde yaptıklarının ağırlığı altında ezilen; hemen her şeye ve herkese alaycı bir gözle bakan duyarsız, umursamaz, kaba bir kişidir. Öte yandan Soğuk Savaş günlerinden kalan casus içgüdüsünü, hâlâ koruduğu keskin zekası ile birleştirip eski parlak günlerini anımsatan şekilde büyükler liginde etkili bir oyuncu olmayı başarmaktadır. Lamb kesinlikle, Herron’un yazarlık yeteneğini ortaya koyduğu ve halihazırda casus edebiyatında büyük bir iz bırakmayı başarmış bir karakter.

Lamb’in dış görünüşü ile zekası ve operasyon kabiliyeti arasındaki uçurum, karakterin asıl dramatik boyutunu oluşturur. Herron çok başarılı bir şekilde Lamb’in dış görünüşünü (kirli ve bakımsız saçlar, yağ lekeli takım elbise ve gömlek, modası geçmiş çirkin bir gözlük çerçevesi) bir maske olarak kullanıyor. Dizi boyunca görüyoruz ki Lamb’in bedensel çöküşü aslında bir kamuflaj, gözlemcileri ve rakiplerini yanıltan bir strateji. Lamb’in itici fiziksel varlığı her ne kadar onun geçmişinin sonucu olan bir çöküşün göstergesi olsa da o zekasıyla bunu bir silah olarak da kullanır. Slough House ve bu görünüşü yüzünden onu hafife alanlar (hem MI-5 içindeki üstleri hem de dış düşmanlar) bu kamuflajlar ardındaki zekayı fark etmez. Bu, klasik casusluk kurgusundaki “en tehlikeli kişi en sıradan görünendir” ilkesinin başarılı bir uyarlaması. Nitekim Lamb karakteri etrafında Herron’un kurduğu ironi tam da buradan, yani kurumun onu cezalandırıp bir kenara ittiği yerden gerçekleşir: Lamb’in hâlâ büyükler liginde etkili olması sistemin onu dışlama girişiminin sağladığı görünmezlik ve hesap vermezlik sayesinde mümkün olmaktadır.
Lamb, derinlik açısından tam olarak John le Carré’nin George Smiley veya Alex Leamas karakterlerinin derinliğine erişemiyor ama en az onlar kadar zihinlerde iz bırakan bir espiyonaj karakterine dönüşüyor. Bir tarafta her daim şık, disiplinli ve içine kapanık George Smiley ile alkolik ve içine düştüğü ahlaki ikilemlerin varoluşsal bir bunalıma sürüklediği Leamas; diğer tarafta kaotik ve dışavurumcu Lamb… Ancak hepsi de aynı yorgunluğu taşıyan birer espiyonaj emekçisi. Lamb kendi bataklığında abur cubur yiyerek ve viski içerek emekliliğini beklemek yerine hâlâ büyük bir oyuncu olmaya devam ediyor ve hatta bunun için mücadele ediyor. Bu onun için, geçmişteki başarılarını hatırladığı ve motive olduğu gizli bir gurur kaynağı mı, yoksa tam tersine bugünkü çöküşünün acı bir hatırlatıcısı mı? Bu sorunun sorulabilmesi bile Lamb’in karakterinin çok boyutluluğunun bir göstergesi.
Lamb karakterinin içinde barındırdığı zıtlıklardan söz etmişken, onun liderlik özelliklerinin ve ekibini koruyup kollamasının da bir şekilde altını çizmeliyiz. Genel bakışta ideal bir yöneticinin nasıl olmaması gerektiğinin ete kemiğe bürünmüş bir örneği olan Lamb, gerekli olan tüm durumlarda ekibini koruyor; onlara zarar gelmemesi için mücadele ediyor. Bir sahnede Taverner ile müzakere ederken ekibinin tüm üyelerinin korunmasını talep edip de Taverner “Onları bu kadar önemsediğini bilmiyordum.” deyince karşılık olarak Lamb “Evet, onlar bir grup ezik ama benim eziklerim.” diyor.
Derinlikli ve çok boyutlu karakterler, sınırlarını ve genel kurallarını le Carré’nin belirlediği casus edebiyat coğrafyasına ait bir olgu. “Slow Horses”ın le Carré edebiyatına olan yakınlığı, onu “James Bond” ve benzeri casus yapımlarından ayrıştırıyor ve başka bir konuma yerleştiriyor. Nitekim dizinin tanıtım videolarının birinde Gary Oldman şöyle diyor: “Cool arabalar, ışıltılı mekânlar ve yüksek teknoloji yok. Bu gazinolar, şampanya ve Aston Martin hakkında değil. Bu, ‘James Bond’ değil.”
Herron’un kurduğu espiyonaj dünyası, türün geleneklerine sadık olarak gerilim, şiddet, ego çatışmaları, ihanet, aldatma ve zihin oyunlarına ağırlık verse de kara mizah ve hatta kimi zaman durum komedilerine benzer mizah unsurlarıyla kendine özgü bir türler arası anlatı yapısı oluşturmayı başarıyor ve diziyi benzerlerinden ayırıyor. Lamb karakterinin pervasız dili (özellikle en söylenmeyecek şeyleri en söylenmeyecek zamanda ve mekânda söylemesi) ve ekibine sürekli hakaret etmesi onu televizyon tarihinin nefret etmekten hoşlanılan karakterleri arasında ön sıralara yerleştiriyor.

Karakterlerden söz etmişken dizide onlara hayat veren oyunculara da değinmeden olmaz. Dizinin neredeyse kült bir statüye ulaşmasında Herron’un metninde yarattığı alışılmamış espiyonaj dünyasının başarıyla yansıtıldığı senaryosu ve parlak sinematografisi ile birlikte, oyunculukların katkısı da büyük. Lamb karakterine hayat veren ve yaşayan en büyük aktörlerden biri olan Sir Gary Oldman, niçin yaşayan bir efsaneye dönüştüğünü altı sezonun her bölümünde seyircilere gösteriyor. Pek çok seyirci nezdinde Lamb karakteri ile özdeşleşmiş olan Oldman’ın 2011 yılında Tomas Alfredson’un le Carré’nin aynı adlı romanından sinemaya uyarladığı “Tinker Tailor Soldier Spy” filminde George Smiley’yi canlandırdığını ve bu rolüyle En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar adaylığı kazandığını hatırlatalım. Espiyonaj edebiyatının bu iki zıt karakterine aynı düzeyde ve doğallıkta hayat vermek Oldman’ın oyunculuğu hakkında fikir edinmek için yeterli.
Dizinin ikinci önemli karakteri ve Lamb’in anti-tezi, MI-5 yöneticisi Diana Taverner (ki Lamb ondan ironik bir biçimde “Lady Di” olarak bahsediyor) rolünde ise İngiliz tiyatrosunun, sinemasının ve televizyonunun bir başka büyük oyuncusu Kristin Scott Thomas’ı görüyoruz. Thomas ve Oldman, “Darkest Hour”daki (Joe Wright, 2017) uyumlarını diziye de taşımayı başarıyorlar ve sürekli tartışan ama sonunda iş birliği yapmak zorunda kalan, birbirinin tamamen tersi iki karakterin zıtlıktan yarattıkları uyumu ekrana muazzam bir şekilde yansıtıyorlar. Thomas, Apple TV’de dizi hakkında Oldman ile yer aldıkları eğlenceli bir videoda aktör ile uyumlarını, eski sevgililerin veya uzun zamandır evli olan çiftlerinkine benzetiyor.
Oldman ve Thomas’dan sonra diziyi sürükleyen bir diğer oyuncuysa Slough House’un bilek gücü ve Lamb’in bir tür sağ kolu olan; Servis tarihinin en önemli ve etkili isimlerinden olan dedesinin mirası altında ezilen River Cartwright rolüyle 2024 yılında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Emmy’ye de aday gösterilen Jack Lowden. Lowden’ın adının son dönemde yeni James Bond için adaylar arasında geçtiğini ve Oldman’ın onu en güçlü aday olarak gördüğünü de belirtelim.
Lamb ile sorunlu ilişkisinin dizinin mizah unsurlarından birini oluşturduğu eski alkolik, Slough House’un idari işler sorumlusu Catherine Standish rolünde Saskia Reeves; nerd bir bilgisayar dahisi ve eski hacker Roddy Ho rolünde Christopher Chung; bağımlılık ve öfke kontrolü sorunlarından dolayı yolu Slough House ile kesişen güçlü saha ajanı Shirley Dander rolünde Aimee-Ffion Edwards ile travma sonrası stres bozukluğu yaşayan, içine kapanık, aykırı J.K. Coe rolüne farklı fiziğiyle can veren Tom Brooke dizinin başarısına katkı sağlayan diğer önemli oyuncular.

Bu saydığım ana karakterler dışında 6. sezona kadar dizide misafir oyuncu olarak yer alan ve David Cartwright rolünü canlandıran bir başka İngiliz tiyatro ve sinema efsanesi Jonathan Pryce; eskiden bir CIA ajanıyken Servis’ten ayrılarak kendi adına çalışan bir paralı asker olan Frank Harkness rolünde Matrix serisinde canlandırdığı Ajan Smith ile sinema tarihinin en akılda kalıcı kötü adamlarından birini yaşama geçiren Hugo Weaving de varlıklarıyla diziyi hem içerik hem de karakterler anlamında zenginleştiriyorlar. Öte yandan hırslı, güç elde etmek için hiçbir şeyden kaçınmayan muhafazakâr politikacı ve eski İçişleri Bakanı Peter Judd rolünde muhteşem bir oyunculuk sergileyen ve karakteri belki de dizinin en nefret edilen karakteri hâline getiren İngiliz tiyatro ve sinemasının bir diğer önemli ismi Samuel West’i de ayrıca anmak isterim. West bu role sadece doğallık katmıyor; bir tarafta nefret etmekten hoşlanılan ve sonunda sorunu çözerek insanların canını kurtaran ve vatanına hizmet eden Lamb ile diğer tarafta maddi ve politik çıkar için yolsuzluğa bulaşmaktan imtina etmeyen Judd karakteri arasındaki zıtlığın da altını çizerek dizinin politik bağlamda eleştirel bakışının ortaya çıkmasına yardımcı oluyor.
“Slow Horses” alt metninde özellikle Brexit sonrası şekillenen günümüz İngiliz politikası hakkında ciddi sözler söyleyen bir yapım. Özellikle Slough House, Herron’u politik eleştiri anlamında le Carré’ye yaklaştıran çok güçlü bir simge. Böyle bir kurumun varlığını bizatihi MI-5’in kendi hatalarını gizleme, sorumluluğu görünmez kılma ve suçtan en zayıf, en kırılgan olanı sorumlu tutarak kurtulma eğiliminin kurumsal bir metaforu olarak okumak mümkün. Aynı şekilde Regent’s Park (MI-5’in merkezi ve Taverner’ın dünyası) ile Slough House arasındaki hiyerarşi de İngiliz sınıf sistemi ve bürokratik iktidarın kendi içindeki tabakalaşmasının bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Dizideki en karikatürize ve klişe karakter olarak görülen Peter Judd ise gerçek dünyada İngiliz politikacılarına, özellikle de Boris Johnson ve onun yakın çevresini oluşturan yeni kuşak siyasetçilere bir gönderme olarak da değerlendirilebilir.
le Carré, Leamas’ın ağzından bize casusların “Tanrının veya Karl Marx’ın sözlerine aykırı olarak yaptıklarını ölçen ahlak filozofları değil, sadece benim gibi benciller; küçük insanlar, ayyaşlar, ne olduğu belirsiz kocalar; kokuşmuş yaşamlarını kovboy-kızılderili oynayarak parlatmaya çalışan memurlar…” olduğunu söylemişti. Ulusuna ve insanlığa hizmet eden parlak kahraman Bond mitosunun aksine, “Slow Horses” da le Carré’nin açtığı yoldan ilerleyerek istihbarat dünyasını kurumsal ihmal, iç çekişme ve bireysel felaketlerden oluşan sorunlu bir yapı olarak gösteriyor.

Dizinin başarısını anlamak için içerik ve oyunculuğun yanında elbette teknik konuları da değerlendirmek gerek. Will Smith’in Herron’un romanlarını başarıyla televizyona aktaran senaryosu, edebiyat uyarlamaları arasında adından söz ettirecek kadar başarılı. James Hawes’dan başlayarak sonraki sezonlarda Jeremy Lovering, Saul Metzstein ve Adam Randall gibi yönetmenlerin başarılı rejileri ve Danny Cohen’in Londra’nın gri ve sisli atmosferinin altında günümüz kentsel topoğrafyasını çok iyi aktaran sinematografisi dizinin yüksek izlenme oranları yakalamasını sağlıyor. Özellikle Slough House’un altyapısı bozuk, loş, pis ve tozlu kağıt yığınlarıyla dolu hijyen dışı ortamı ile Regent’s Park’ın steril, camlı, aydınlık ofisleri arasındaki görsel karşıtlık kurumsal hiyerarşinin mekânlar üzerinden nasıl başarılı bir şekilde işlendiğini gözler önüne seriyor.
Dizinin içeriğine bakarken dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli unsur da aksiyon. Bond mitosunu parlatmanın önemli araçlarından biri olan gösterişli, hatasız ve koreografik şiddete karşın, dizinin aksiyon sahnelerinde insanlar takip sırasında nefes nefese kalıyor; düşüyor veya beceriksizliklerinden dolayı türlü talihsizliklerle karşılaşıyorlar. Dolayısıyla da aksiyon “Slow Horses”da dizinin temposunu artırmaktan ve diziyi parlatmaktan ziyade gerçekçilik boyutunu güçlendiriyor. Bu sahneler dizinin mizahi içeriğine de hizmet eden unsurlar olarak karşımıza çıkıyor.
“Slow Horses”ın dizisinin başarısında müziğin de önemli bir payı var. Dizinin jenerik şarkısı olan ve Mick Jagger ile dizinin müziklerini yapan besteci Daniel Pemberton’un birlikte yazdıkları “Strange Game”, şimdiden televizyon tarihindeki yerini almış durumda. Dizinin atmosferini yaratan diğer müziklerde ise Daniel Pemberton ile Toydrum ikilisini oluşturan Pablo Clements ve James Griffith’in imzası var. İlk dinleyişte benzer dizilerin müziklerini andırsa da çalışmalar, bestecilerinin ifadesiyle geleneksel gerilim ve casus yapımlarından farklı olarak her sezon için o sezonun temasına uygun bir biçimde “kusurlu bir ses paleti” üzerine kurulmuş. Dolayısıyla müzikler de Lamb ve ekibinin “kusurlu kahramanlar” temasını müzikal düzeyde güçlendiriyor. Benim favorim özellikle “Strange Game” teması etrafında şekillenmiş ilk sezonun müzikleri.
“Slow Horses”, yukarıda anlatmaya çalıştığım bir bütünlük içinde kendine tiryaki yapan bir televizyon klasiğine dönüşmüş durumda. Ne sevindirici ki dizi, 7. ve 8. sezon onaylarını da aldı!
Kapak Fotoğrafı: Variety
İlginizi çekebilir: Gizem Yılmaz’dan The Shards: Bret Easton Ellis’ten Bir Seri Katil Anatomisi
Bülent Tunga Yılmaz







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!