Train Dreams: Idaho’nun Sessizliğinde Bir Adamın Hikâyesi
Denis Johnson’ın 2011 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan Train Dreams, ilk gösterimini Sundance Film Festivalinde yaptıktan sonra Türkiye’de Netflix’te izleyiciyle buluştu. Film, Johnson’ın romanındaki melankolik ve pastoral havayı koruyarak 20. yüzyılın başlarında Idaho’nun sessiz fakat büyüleyici manzaraları eşliğinde sade ama derin bir insanın hikâyesi anlatıyor. Yazının ilerleyen kısmında sevdiğim sahnelere ait fotoğraf karesi gibi çekilmiş görüntülere sık sık yer vereceğimi şimdiden söylemeliyim.
Joel Edgerton, kimsesiz ve ağırbaşlı bir çocuk olarak büyümüş hayatını işçilik yaparak kazanan Robert Grainier’ı canlandırıyor. Robert’in dünyada sade bir varoluşu var; çok konuşkan ya da tutkulu biri değil. Ebeveynlerinin kim olduğu, hatta yaşı bile tam olarak bilinmiyor. Hayatı sadece orada olduğu ve başka bir sebebi olmadığı için yaşayan bir adam demek Robert’i tanımlarken yerinde geliyor bana.
Robert, bir kilise ayininin ardından Felicity Jones’un canlandırdığı Gladys adında bir kadınla tanışıyor. Felicity Jones’un canlandırdığı Gladys, hem sevgisi hem de becerisiyle nehir kıyısında birlikte inşa ettikleri evi bir yuva hâline getiriyor. Gladys, Robert’i seven, evde yokken evin işlerini halledebilen son derece yetenekli bir kadın.
Robert’i, geçimlerini sağlamak için önce bir demiryolu köprüsü yapımında, ardından bir oduncu olarak çalışırken izliyoruz. Will Patton’ın seslendirmesiyle sakin ve dingin bir tonda Robert’in işler arasındaki geçişini, çalıştığı yerleri ve insanları, Gladys’le kurduğu hayatı parça parça öğreniyoruz.
Kitaptan uyarlama bir film olması nedeniyle olaylar arasındaki geçişler şahane bir sinematografiyle desteklenerek hikaye ince ince işleniyor. Robert, aylarca evden uzakta, tehlikeli işler yapıyor. Kimi zaman birlikte çalıştığı Çinli bir işçinin acımasızca öldürülmesine tanık oluyor, kimi zaman kesilen bir ağacın başka bir işçinin üzerine düşüp ölümüne neden olduğunu görüyor. Robert, bu olaylar üzerinde konuşmuyor, gözlemliyor ama bir yandan da içindeki tedirginlik giderek büyüyor. Başına gelecek kötü olayların peşini bırakmayacağı endişesi daha da belirgin bir trajedinin habercisi olduğu hissini veriyor.
Tren raylarının sonsuz bir çizgi gibi uzandığı yollar, ağaçların arasından süzülen ışık huzmeleri, ya da nehre pembe rengini veren gün batımları… Görüntü yönetmeni Adolpho Veloso, filmin neredeyse tamamını doğal ışıkla çekerek izleyiciyi doğanın içine davet eden bir atmosfer yaratıyor. Film, bu manzaralar eşliğinde ilerlerken, Robert’i huzursuz hissettiren o ince ama sürekli duygu yavaş yavaş bize de bulaşıyor ve Robert’ın başına gelen trajedi her şeye olan inancını sarsıyor.
Robert, her şeye rağmen, neredeyse isteksiz bir dirençle yaşamaya devam ediyor. Vazgeçmenin en kolay seçenek gibi göründüğü anlarda bile vazgeçmiyor. Train Dreams, benim için izledikçe duygu dolu bir tuvale dönüşen; yas, kayıp ve hayatın geçiciliği üzerine düşünme alanı açan bir film oldu. Her anını hissederek izlediğiniz bir film olması dileğiyle, şimdiden iyi seyirler.
Kapak Fotoğrafı: IndieWire
İlginizi çekebilir: SineMagger’dan Netflix’te Bu Ay Neler Var

Türkan Bozkurt 











Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!