İlginç olan insanın bazen hikâyeden çok hissin peşinden gitmesi, bazı kitaplar tam da böyle. Mesela; Trol gibi. Başladığım andan itibaren hızını düşürmeden, neredeyse bir oturuşta ilerlediğim ama kapağını kapattıktan sonra asıl etkisini hissettiren bir roman. Okurken “iyi yazılmış” dediğim yerler kadar, “burada biraz daha kalabilirdik” diye düşündüğüm anlar da oldu. Belki de bu yüzden aklımda kaldı.

Trol | Fotoğraf: Can Yayınları

Hikâyenin merkezinde Kaan Balaban var. Türkiye’nin en tanınan oyuncularından biri. Sektörün içine doğmuş, kamera önüne yabancı değil, hatta kamera onun doğal habitatı gibi. Çocuk yaşta başladığı oyunculuk serüveni boyunca hep doğru projelerde yer almış, hep izlenmiş, hep beğenilmiş. Risk almadan ilerleyen bir kariyerin kusursuz örneği gibi. Ama tam da bu “kusursuzluk” hissi, karakterin en zayıf yerini oluşturuyor. Çünkü kusursuzluk iddiası, ilk çatlakta en sert kırılan şey. Balaban’ın hayatındaki o çatlak da beklenmedik bir yerden geliyor. Oynadığı dizideki bir sahne sosyal medyada dolaşıma giriyor ve bu kez alkış yerine alay var. Özellikle X üzerinden büyüyen bu dalga, kısa sürede kontrol edilemez bir hale geliyor. İnsanların acımasızca eleştirdiği, küçümsediği, hatta eğlence malzemesine çevirdiği bir performans. Bugünün dijital kalabalıklarının ne kadar hızlı yön değiştirebildiğini bir kez daha hatırlatan bir an.

Doğu Yücel | Fotoğraf: Can Yayınları

Editör Notu: Yazının devamı spoiler içerebilir.

İşte romanın asıl derdi tam burada başlıyor. Balaban’ın bu eleştirilere verdiği tepki, onu bir karakter olarak ilginç kılan şey. Çünkü o geri çekilmiyor, kabuğuna sığınmıyor, aksine doğrudan ateşin içine giriyor. Kendisi hakkında yazılanları tek tek okuyor, cevap veriyor, tartışıyor. Ve bu noktada mesele çok hızlı bir şekilde “bir oyuncunun eleştirilmesi” olmaktan çıkıp “bir adamın kendini savunma savaşı”na dönüşüyor. Ama bu savaşın kuralları yok. Uzun zamandır çoğu savaşın kuralı olmadığı gibi. Daha doğrusu, kurallar Balaban’ın bildiği dünyanın dışında yazılıyor. Menajerinin “bunlar ciddiye alınacak insanlar değil” uyarısı da çevresindekilerin “bir süre uzaklaş” tavsiyesi de işe yaramıyor. Çünkü Balaban için bu artık bir kariyer meselesi değil; bir varoluş meselesi.

Beğenilmekle var olmuş birinin, beğenilmemekle ne yapacağını bilememesi gibi. Romanın en güçlü taraflarından biri, tam da bu kırılganlığı göstermesi. Özellikle erkeklik meselesiyle kurduğu ilişki dikkat çekici. Çünkü Balaban’ın tepkileri sadece bir oyuncunun incinmiş egosundan öteye geçiyor, aynı zamanda “güçlü görünmek zorunda olan erkek” refleksine de dayanıyor. Geri adım atmamak, alttan almamak, cevap vermek zorunda hissetmek… Tüm bunlar, karakteri yavaş yavaş daha karanlık bir noktaya sürüklüyor. Ve sonra o kalabalığın içinden biri ayrışıyor.

Kel Örümcek. Anonim bir hesap, bir kullanıcı adı, bir profil resmi bile olmayan bir figür. Ama Balaban için diğerlerinden farklı. Çünkü ilk kıvılcımı yakan kişi o. Ve bir noktadan sonra bu ilişki tek taraflı bir takıntıya dönüşüyor. Balaban’ın zihninde Kel Örümcek artık bir kullanıcı değil; somut, gerçek, hatta neredeyse fiziksel bir varlık. Bu noktada Doğu Yücel’in yaptığı şey, hikâyeyi basit bir “linç” anlatısının ötesine taşımak. İki karakter üzerinden, görünürlük, temsil ve gerçeklik üzerine katmanlı bir oyun / yaşam kuruyor. Kim kimi izliyor, kim kimin hayatını etkiliyor, kim gerçekten var… Bu soruların net cevapları yok ve zaten romanın gücü de biraz buradan geliyor. Bazen net olmayan güçlü olur.

Trol | Fotoğraf: Nick Fancher – unsplash.com

Okur olarak sürekli bir mesafede kalıyorsunuz. Ne Balaban’ı tamamen savunabiliyorsunuz ne de karşısındaki figürü net bir “kötü” olarak konumlandırabiliyorsunuz. Bu belirsizlik, metni daha rahatsız edici ama aynı zamanda daha gerçek kılıyor. Çoğu insan günlük hayatında bu ikilemi cebinde taşıyor! Yine de burada bir parantez açmak isterim. Romanın temposu çok yüksek. Bu, okuma deneyimini oldukça sürükleyici kılıyor, evet. Ama bazı anlarda bu hızın, karakter derinliğinin önüne geçtiğini hissettim. Özellikle Balaban’ın iç dünyasına daha fazla alan açılabilirdi. Çünkü bu kadar hızlı bir çözülme, biraz daha yavaş ve katmanlı işlense çok daha çarpıcı olabilirdi. Bu bir eksiklik mi, yoksa bilinçli bir tercih mi, emin değilim. Ama okur olarak daha fazlasını istememe neden oldu. İstedim!

Aslında bu romanın bugüne fazla benzemesinden kaynaklanıyor olabilir. Uzun zamandır istesek de bu benzerlikten sıyrılamıyoruz. Çağ bunu zorunlu kılmış gibi, sıyrılabilene helal olsun. Çünkü bugün de her şey çok hızlı olup bitiyor. Tepkiler hızlı, yargılar hızlı, unutmak bile hızlı. Trol da tam olarak bu hızın romanı. Bir olayın nasıl büyüdüğünü, nasıl kontrolden çıktığını ve sonunda nasıl geri dönüşü olmayan bir noktaya geldiğini neredeyse gerçek zamanlı izliyorsunuz. Finale gelirsek…Evet, orası tartışmalı. Hatta bazı okurlar için “fazla” bulunması çok olası. Ama ben o sonu romanın ruhuna uygun buldum. Çünkü anlatı zaten başından beri gerçeklikle kurduğu mesafeyi yavaş yavaş açıyor. Dolayısıyla o son, sürpriz olmasına rağmen yabancı hissettirmiyor. Aksine, hikâyenin kaçınılmaz bir uzantısı gibi duruyor.

O sona sayfa sayfa hazırladı seni yazar. Doğu Yücel yine çok güncel, çok hızlı ve çok sürükleyici bir dünya kuruyor ama bu hızın içinde bazı karakter katmanları biraz daha derine inebilseydi, romanın etkisi daha uzun süre kalabilirdi. Sonuç olarak, Trol, bugünün ruh halini yakalamayı başaran bir roman. Sosyal medyanın yarattığı o görünmez baskıyı, kalabalıkların anonim gücünü ve bireyin bu güç karşısındaki kırılganlığını etkili bir şekilde anlatıyor. Yer yer daha derinleşebilirdi, evet. Ama buna rağmen etkisini kaybetmiyor. Okurken kendimi sadece bir hikâyenin içinde değil, aynı zamanda tanıdık bir atmosferin ortasında hissettim. Roman bitiyor ama o atmosfer bir süre daha üzerinizden çıkmıyor. Ve bu, her zaman iyi bir şey olmayabilir. Ama kesinlikle güçlü bir şey.

Kapak Fotoğrafı: Chris Yang – unsplash.com

İlginizi çekebilir: Biblio Magger’dan Okuma Listelerinden Notlar