Kanalların Ötesinde Venedik: Kaybolduğum Şehir, Bulduğum Hikâyeler
Bazı şehirler vardır, ilk kez gidersiniz ve ilk kez görürsünüz. Bazılarına ise tekrar tekrar gidersiniz ama her seferinde başka bir yerinden tanışırsınız. Venedik benim için ikinci grupta. Bu kez Venedik’e giderken niyetim çok netti: Şehri mümkün olduğunca bir turist gibi ziyaret etmektense orada yaşayan biri gibi deneyimlemek istiyordum. San Marco’ya elbette gidecektim, Büyük Kanal’ın üzerinde yine durup bakacaktım, Bienal’i gezecektim. Ama asıl merak ettiğim Venedik, bunların biraz dışında kalandı. Sabah evinden çıkıp işe gidenlerin, akşamüstü mahallesindeki bacaro’ya uğrayanların, köprüleri bir manzara değil günlük hayatlarının parçası olarak görenlerin Venedik’i…
Sanırım Venedik’i anlamanın en güzel yollarından biri şehri yürümekti. Yürüdüm, yürüdüm ve yürüdüm… Kimi zaman belirli bir yere ulaşmak için, kimi zaman ise hiçbir yere ulaşmamak için. Venedik zaten insanı kaybolmaya teşvik eden bir şehir. Bir calle’ye giriyorsunuz, başka bir campo’ya çıkıyorsunuz; küçük bir köprüden geçerken yön duygunuz tamamen değişiyor. Haritaya bakmayı bıraktığınız anda şehir sizin için başka bir hikâye yazmaya başlıyor. Bence Venedik’i özel yapan şeylerden biri bu. Burada araba yok. Trafik sesi yok. Şehrin ritmini ayak sesleri, kilise çanları, kanallardan geçen tekneler ve vaporetti belirliyor. Üstelik Venedik aslında tek bir merkezden oluşmuyor. Tarihi şehir altı sestiereye ayrılıyor: San Marco, San Polo, Santa Croce, Dorsoduro, Castello ve Cannaregio. San Marco anıtsal ve görkemli yüzüyse; Dorsoduro sanatla, Castello gündelik Venedik hayatıyla, Cannaregio ise daha sakin ve yerel atmosferiyle bambaşka karakterlere sahip.
Venedik’in Sakin Yüzü Cannaregio
Benim en ilgimi çeken noktalardan biri, San Marco’nun kalabalığından uzaklaştıkça Venedik’in sesinin değişiyor olması. Cannaregio’da sokaklar biraz daha sakin, hayat biraz daha gündelik. Çamaşırlar pencerelerden sarkıyor, insanlar alışverişlerini yapıyor, küçük osteria’lar ve bacaro’lar akşamüstü dolmaya başlıyor. Burası aynı zamanda tarihî Yahudi Gettosu’na, Madonna dell’Orto gibi önemli kiliselere ve Ca’ d’Oro gibi yapılara ev sahipliği yapan çok katmanlı bir bölge. Dünyada “getto” kelimesinin yaygınlaşmasına kaynaklık eden Venedik Gettosu da 1516’da burada kurulmuştu.
Cannaregio’da beni en çok etkileyen küçük ayrıntılardan biri ise eski bir tiyatro binasının bugün market olarak kullanıldığını görmekti. İçeri giriyorsunuz, günlük alışverişinizi yapıyorsunuz ama başınızı kaldırdığınızda geçmiş hâlâ orada. İtalya’da beni hep etkileyen şeylerden biri bu: Tarihi hayatın dışına çıkarmak yerine onun içine katabilmeleri. Venedik’in gerçek lüksü tam olarak burada yatıyor. Geçmişi müzeleştirip dondurmadan, onun içinde yaşamaya devam etmek.
Venedik’te birkaç gün geçirdikten sonra insan şehre yalnızca güzelliği üzerinden bakmamaya başlıyor. Bir noktada kendime şunu sordum: Burada gerçekten yaşamak nasıl bir şey? Çünkü bizim alıştığımız şehir hayatının en sıradan işleri bile Venedik’te başka türlü işliyor. Bizim için yol olan şey burada çoğu zaman su. Araba yok, kamyon yok; dolayısıyla şehrin lojistiğinin önemli bir kısmı tekneler üzerinden yürüyor. Sabah kanalda sebze ve meyve satan bir tekneyle karşılaşabiliyorsunuz. Bir başka tekneden bir restorana kasalar indiriliyor. Kargo, çöp toplama, malzeme taşıma… Karada görmeye alıştığımız gündelik hayatın pek çok parçası burada suyun üzerine taşınmış durumda.
Beni en çok etkileyen görüntülerden biri ise bir cenazeye tanık olmak oldu. Bizim görmeye alıştığımız cenaze aracının yerinde bir tekne vardı. O an Venedik’in suyla ilişkisinin romantik bir dekor olmadığını çok daha güçlü hissettim. Burada su yalnızca gondolla gezdiğiniz ya da fotoğrafını çektiğiniz bir şey olmanın çok daha ötesinde, doğumdan ölüme gündelik hayatın kendisi.
Bunu Venedik’e vardığımda dev valizimle bizzat deneyimledim. Hiçbir zaman küçük valiz hazırlamayı başaramayan ben tabii ki yine dev bir valizle yola koyulmuştum. Su taksisine biniyorsunuz ve ilk anda “Ne güzel, beni evimin önüne kadar götürecek” diye düşünüyorsunuz. Ama Venedik öyle işlemiyor. Her kanal her tekneye uygun değil, her evin önüne su taksisi yanaşamıyor. Bir noktada inip yürümek zorundasınız. Ben de dev valizimle indim ve evime ulaşabilmek için onları bir kanalın üzerindeki köprünün merdivenlerinden önce yukarı çıkardım, sonra aşağı indirdim. O anda Venedik’in kartpostallarda görünmeyen yüzüyle tanışıyorsunuz. On günlük bir ziyaret boyunca bütün bunlar insana egzotik, hatta eğlenceli gelebiliyor. Ama burada yaşayan biri için her günün gerçeği. Market alışverişinden taşınmaya, bozulan bir ev aletinden cenazeye kadar bizim karada çözmeye alıştığımız her şeyin suyun kurallarına göre yeniden düşünülmesi gerekiyor. Ve birkaç gün burada yaşamaya çalışınca gondolların, vaporetti’nin ve kanalların romantizminin arkasında, yüzyıllardır suya uyum sağlayarak kurulmuş çok başka bir yaşam kültürü olduğunu fark ediyorsunuz. Kimi zaman su yükseliyor ve baş edilmesi daha zor bir hal alıyor. Yağış olduğu günlerde (benim bulunduğum süre zarfında oldukça yoğun yağış vardı) şehrin çoğu yerinde su birikintileri oluşuyor ve yürümek zorlaşıyor.
Şiddetli bir yağmurun ardından yaptığım bir yürüyüşte, hâlâ aklımda kalan küçücük bir sahneye tanık oldum. Önümde bir çift yürüyordu. Sokakta büyükçe bir su birikintisi oluşmuştu. İlerlemek imkânsız gözüküyordu. Güzel ve şık kadın karşıya nasıl geçeceğini düşünürken yanındaki genç adam hiç tereddüt etmeden onu kucağına aldı ve suyun üzerinden karşıya taşıdı. Kadın şaşkın ama bir o kadar da mutlu gözüküyordu. İçimden Venedik’te aşk böyle yaşanıyor demek ki diye geçirdim ve o görüntü hafızama kazındı. Venedik zaten insanın romantik tarafını harekete geçiren bir şehir. Ama o an düşündüm ki bu şehrin romantizmi yalnızca gondollarda, saraylarda ya da Büyük Kanal’a karşı içilen Bellini’lerde değil. Bazen yağmurdan sonra bir sokakta, güzel bir kadını kucağına alıp su birikintisinin üzerinden geçiren genç bir adamda saklı.
Rio di San Provolo’da Bir Öğle Molası
Castello’da, Rio di San Provolo kıyısında güneşli bir öğleden sonra yemek yediğim an da Venedik’te en sevdiğim küçük molalardan biriydi. Kanalın hemen kenarında oturup yemeğimi yerken önümden geçen tekneleri, köprüden geçen insanları, şehrin kendi gündelik akışını uzun uzun izledim. Castello’yu da ayrıca sevdim. San Marco’ya bu kadar yakın olmasına rağmen birkaç sokak uzaklaştığınızda kalabalık hızla azalıyor ve daha gündelik bir Venedik başlıyor. Venedik’in altı sestiere’sinin en büyüğü olan Castello, Arsenale’den daha sakin sokaklara, küçük campi’lerden mahalle barlarına uzanan farklı yüzleri olan bir bölge. San Zaccaria çevresi ve Rio di San Provolo da benim sevdiğim taraflarından oldu.
Dürüst olmak gerekirse Venedik’te bazen yapılacak en güzel şey, gerçekten hiçbir şey yapmamak. Bir masaya oturup şehrin önünüzden akıp gitmesine izin vermek. O öğleden sonra da tam olarak öyle yaptım. Bu sayede bu seyahatte aradığım “biraz Venedikli gibi yaşamak” hissi en çok böyle anlarda ortaya çıktı. Bir ombra, birkaç cicchetti ve Venedik usulü aperitivo… Venedik’i anlamak istiyorsanız bacaro kültürünü de anlamanız gerekiyor. Bacaro, Venedik’e özgü küçük, samimi şarap barlarına verilen isim. Burada uzun uzun masada oturmaktan çok bara yanaşıp bir kadeh şarap ya da spritz söyleyip yanında birkaç cicchetto yemek âdet. Cicchetti’yi küçük Venedik atıştırmalıkları olarak düşünebilirsiniz: Ekmek üzerinde baccalà mantecato, sardalya, peynirler, deniz ürünleri, sebzeler… Bir de Venediklilerin kullandığı güzel bir kelime var: Ombra. Küçük bir kadeh şarap. Kelimenin hikâyesinin San Marco Meydanı’ndaki şarap satıcılarının kadehlerini serin tutabilmek için Campanile’nin gölgesini takip etmelerine dayandığı anlatılıyor. Gölge anlamındaki ombra, zamanla küçük bir kadeh şarabın adı olmuş.
Harry’s Bar: Küçücük Bir Mekâna Sığan Koca Bir Hikâye
Venedik’e gidip de benim için uğramadan dönmesi zor yerlerden biri Harry’s Bar. Benim favori barım. 1931 yılında Giuseppe Cipriani tarafından açılan Harry’s Bar, zaman içinde Ernest Hemingway’den Peggy Guggenheim’a, Truman Capote’den Orson Welles’e kadar sanatçıların, yazarların ve dönemin önemli isimlerinin buluşma noktalarından biri olmuş. Üstelik bugün dünyanın her yerinde karşımıza çıkan Bellini de burada doğmuş. Giuseppe Cipriani, beyaz şeftali püresiyle Prosecco’yu birleştiriyor ve içkinin pembemsi tonundan esinlenerek ona Venedikli ressam Giovanni Bellini’nin adını veriyor.
Harry’s Bar’ın hemen yakınındaki Grand Canal Bar ise bambaşka bir alternatif. Dışarıdaki masalarda oturup suyun üzerindeki hareketi izleyebilmek çok güzel. Daha gösterişli, daha manzaralı. Ama benim seçimim yine de Harry’s Bar. Çünkü Harry’s Bar’ın dışarıda masaları, büyük bir manzarası yok. Buna rağmen küçücük kapısından içeri girdiğiniz anda başka bir zamana geçiyorsunuz sanki. Daha samimi, daha otantik ve bana göre çok daha Venedikli. Bu arada Bellini’nin dışında Boulevardier kokteylini de denemenizi öneririm. Ben bu kokteylle ilk kez burada tanıştım ve çok sevdim.
Bistrot de Venise: Bir Ekmek ve Yan Masada Başlayan Hikâye
Venedik’te unutamadığım akşamlardan biri de Bistrot de Venise’de geçti. San Marco’ya birkaç adım mesafedeki restoranın en ilginç taraflarından biri, tarihî Venedik mutfağı üzerine araştırma yapması ve geçmiş yüzyılların tariflerini çağdaş bir mutfak anlayışıyla yeniden yorumlaması. Ama benim için o akşamın hikâyesi yalnızca tabaktakiler ile sınırlı kalmadı. Tek başıma oturuyordum. Yan masamda bir kadınla bir erkek vardı. Aralarındaki o hafif çekingenlikten, birbirlerine sordukları sorulardan, gülüşmelerden ve biraz uzun süren bakışlardan bunun ilişkilerinin çok başında olduğunu düşündüm. Belki de ilk buluşmalarıydı. İtiraf ediyorum, biraz kulak misafiri de oldum. Tek başına seyahat etmenin sevdiğim taraflarından biri bu galiba. Yanınızda sürekli konuştuğunuz biri olmadığında çevrenizi çok daha fazla görmeye ve duymaya başlıyorsunuz. İnsanları izliyor, yan masaların küçük hikâyelerini tahmin ediyorsunuz.
Tam ben yan masadaki flörtün nasıl ilerlediğini anlamaya çalışırken masaya Pan del Bovolo geldi. Yanında küçücük bir kart vardı. “Bovolo”, Venedik lehçesinde salyangoz anlamına geliyor. Ekmeğin kıvrımlı biçimi de salyangozu andırdığı için bu adı almış. Kartta bu eski ekmek biçiminin izlerinin San Marco Bazilikası’nın mozaiklerinde dahi görülebildiği anlatılıyordu. İşte Venedik’i bu yüzden seviyorum. Bir restoranda masaya bırakılan küçücük bir ekmek bile sizi yüzyıllar öncesinin Venedik sofralarına götürebiliyor. Bir tarafta yüzyıllardır anlatılan bir ekmek hikâyesi, hemen yanımda ise belki daha yeni başlayan bir aşk hikâyesi…Ben de ikisinin ortasında tek başıma oturmuş, gayet mutluydum.
Venedik’te Sanat
Bu seyahatin benim için en özel taraflarından biri sanat oldu. Elbette Bienal’i gezdim. Venedik Bienali başlı başına ayrı bir dünya ve daha önce onu ayrıca yazdığım için burada uzun uzun anlatmayacağım. Ama Bienal döneminde Venedik’te olmanın en güzel tarafı, sanatın yalnızca Giardini ve Arsenale’de kalmaması. Şehir bir anda dev bir sergi alanına dönüşüyor. Bir palazzo’ya giriyorsunuz, çağdaş sanatla karşılaşıyorsunuz. Bir avludan geçiyorsunuz, bir enstalasyon çıkıyor karşınıza. Bir kiliseye giriyorsunuz ve birkaç yüzyıl geriye gidiyorsunuz. Ben de bu on gün boyunca çağdaş sanat ile Rönesans arasında gidip geldim.
Gallerie dell’Accademia: Marina Abramović
Duraklarımdan biri Gallerie dell’Accademia idi. Burası zaten Bellini, Giorgione, Tintoretto ve Veronese gibi Venedik resminin büyük ustaları nedeniyle başlı başına gidilmesi gereken bir yer. Ama bu kez beni oraya çeken çağdaş sanatın en önemli isimlerinden Marina Abramović ve Transforming Energy sergisiydi. Abramović’in beden, dayanıklılık, enerji ve izleyiciyle ilişkisini merkezine alan pratiğinin Venedik Rönesansı’nın başyapıtlarıyla aynı çatı altında buluşması başlı başına etkileyiciydi. Sergi yalnızca ayrı bir salonda durmuyor; Accademia’nın tarihî koleksiyonuyla da diyalog kuruyordu. Böylece bir anda yüzyıllar arasında gidip geliyorsunuz. Aynı binada geçmiş ve bugün birbirine bakıyordu.
Palazzo Grassi: Michael Armitage ve Amar Kanwar
Bir başka durağım Palazzo Grassi oldu. Burada birbirinden çok farklı iki sanatçıyla karşılaştım: Michael Armitage ve Amar Kanwar. Michael Armitage’ın The Promise of Change sergisinde ilk anda renkler ve neredeyse rüya gibi görünen sahneler sizi içine çekiyor. Fakat biraz daha uzun baktığınızda resimlerin altında Doğu Afrika’nın politik ve toplumsal gerçekleri, şiddet, tarih ve postkolonyal kimlik gibi çok daha sert meselelerin bulunduğunu görüyorsunuz. Amar Kanwar’ın Co-travellers sergisi ise bambaşka bir ritme sahipti. Film, görüntü, belge ve tanıklıklar üzerinden şiddet, güç, direniş ve hafıza gibi meseleleri ele alan işler hızla bakılıp geçilecek türden değil. İzleyiciden zaman istiyor. Aynı binada iki sanatçı günümüz dünyasına bakıyor ama birbirinden tamamen farklı iki dil kullanıyordu. Armitage renk ve resim üzerinden sizi kendine çekerken Kanwar yavaşlamaya, dinlemeye ve düşünmeye zorluyordu.
Lee Ufan: Sessizliğin Sanatı
Bu seyahatte çok sevdiğim bir başka karşılaşma Lee Ufan oldu. San Marco Meydanı’ndaki Procuratie’de yer alan SMAC’teki sergisinde, sanatçının onlarca yıla yayılan üretimini bir arada görmek mümkündü. Lee Ufan’ın işleri karşısında insan ister istemez yavaşlıyor. Bir fırça darbesi. Geniş bir boşluk. Bir taş. Çelik.
İlk bakışta “az” gibi görünen şeyin aslında ne kadar çok şey söyleyebildiğini fark ediyorsunuz. Özellikle boşluğu eserin eksik bırakılmış kısmındansa eserin kendisinin bir parçası olarak kullanması beni çok etkiledi. Venedik gibi her santimetresi tarih, mimari ve görsel uyaranla dolu bir şehirde Lee Ufan’ın sessizliğiyle karşılaşmak çok güzel bir tezat oluşturuyordu.
Anish Kapoor: Boşluğun içine bakmak
Ve beni en çok etkileyenlerden biri Anish Kapoor. Cannaregio’daki Palazzo Manfrin’de Kapoor’un dünyasına girdiğimde yalnızca eserlere baktığımı hissetmedim. Mekân, boşluk, renk, yansıma ve ölçek üzerinden insan fiziksel olarak işlerin içine çekiliyor. Aynalı yüzeyler bulunduğunuz mekânı değiştiriyor. İçbükey formlar derinlik algınızla oynuyor. Bazı işlerde nerede eserin bittiğini, nerede bulunduğunuz mekânın başladığını anlamak güçleşiyor.
Kapoor’un yaklaşık elli yıllık üretiminin ardındaki fikirleri ve mimari modelleri görmek de ayrıca etkileyiciydi. Devasa ölçekte bildiğimiz bazı fikirlerin önce küçücük bir model, bir form, bir arayış olarak nasıl ortaya çıktığını görmek sanatçının düşünme sürecine yaklaşmak gibiydi. Bence beni bu kadar etkilemesinin nedeni Kapoor ile Venedik arasında hissettiğim tuhaf akrabalıktı. Venedik de sürekli algınızla oynuyor. Su binaları ikiye katlıyor. Işık cepheleri değiştiriyor. Kanala baktığınızda nerede gerçek görüntünün bitip yansımanın başladığını bazen ayırt edemiyorsunuz.
Tintoretto ve Veronese’nin Peşinde
Bu seyahatte kendim için yaptığım en güzel şeylerden biri de ilk kez bir sanat tarihi eğitimine katılmak oldu. Üstelik İtalyanca. Tintoretto ve Paolo Veronese gibi Venedik Rönesansı’nın büyük ressamlarını yalnızca kitaplardan okumak yerine, yaşadıkları şehirde, eserlerinin bulunduğu yapılarda öğrenmek bambaşka bir deneyimdi. Onları “Rönesans’ın storyteller’ları” diye tanımlayabiliriz. Çünkü bu dev tuvaller yalnızca güzel resimler ile alakalı değil. İçlerinde onlarca karakter, mimari detay, ışık oyunları, semboller ve aynı anda ilerleyen hikâyeler var. Bir tabloya birkaç dakika bakıp geçmek yerine hikâyeyi okumaya başladığınızda eser tamamen değişiyor. Ve bu eğitim sayesinde normalde belki kapısından geçip gideceğim birçok kilisenin içine girdim. Sanatın yalnızca Accademia’da ya da bir koleksiyonda olduğunu düşünmek yanlı olur. Kiliselerde, scuole’lerde, saraylarda; yani şehrin dokusunun içinde.
Dorsoduro: Sanatın Peşinden Yürümek
Sanat meraklılarının Venedik’te en uzun vakit geçirebileceği bölgelerden biri kuşkusuz Dorsoduro. Gallerie dell’Accademia, Peggy Guggenheim Collection ve Punta della Dogana aynı bölgede. Ama benim sevdiğim, bu büyük mekanların arasındaki yürüyüşler. Bir sergiden çıkıp Fondamenta delle Zattere boyunca yürümek, sonra küçük bir sokağa sapıp bir galeri keşfetmek… Benim için burası biraz daha başka bir şeydi: Sanatı görmek için bir yere yetişmeniz gerekmeyen bir mahalle. Çünkü zaten her şey yolun üzerinde.
Scuola Grande della Misericordia: Tarihin İçinde Moda
Bu seyahatte sanatın yanı sıra modanın da Venedik’in tarihî yapılarıyla nasıl iç içe geçtiğine tanık oldum. Cannaregio’daki Scuola Grande della Misericordia’da gerçekleşen bir moda eventine katıldım ve açıkçası etkinlik kadar mekân da beni etkiledi. 16. yüzyılda Jacopo Sansovino’nun projesiyle şekillenen bu devasa yapı, Venedik’in eski confraternita geleneğinin önemli yapılarından biri. 1531’de Sansovino’nun projesinin seçilmesiyle başlayan süreç sonunda yapı 1583’te açılmış. Üst salonunun duvarlarında ise 17. yüzyılın başlarında Paolo Veronese ekolünden ressamların yaptığı freskler bulunuyor.
Binanın hikâyesi burada da bitmiyor. Yüzyıllar sonra aynı mekânın bir dönem basketbol sahası olarak kullanılmış olması, bugün ise moda şovlarından sergilere ve performanslara kadar farklı etkinliklere ev sahipliği yapması bana çok Venedikli geliyor. Beş yüz yıllık bir binaya giriyorsunuz ve içeride çağdaş bir moda etkinliğiyle karşılaşıyorsunuz. Venedik geçmişini yalnızca korumuyor; onun içinde yaşamaya devam ediyor.
La Fenice Çevresinde Bir Akşam
Venedik’in gecelerini de çok sevdim. Gündüzün kalabalığı çekildiğinde sokaklar bambaşka oluyor. Bir akşam Teatro La Fenice çevresinde keşfettiğim bir restorana gittim. Küçük bir avluda yer alıyordu Taverna La Fenice ve mekan o kadar hoşuma gitti ki başka bir akşam tekrar döndüm. Seyahatlerde bir yere ikinci kez gitmeyi severim. Çünkü ilkinde hâlâ ziyaretçisinizdir. İkincisinde ise küçücük de olsa bir tanışıklık başlar. Garsonu tanırsınız, hangi masayı sevdiğinizi bilirsiniz, ne söyleyeceğinizi düşünmezsiniz. Bir şehirde turist olmaktan çıkıp biraz olsun yaşamaya çalışmanın küçük lükslerinden biri de bu sanırım.
San Marco’ya Yeniden Bakmak
Bütün bunları anlatırken San Marco’yu atlamak haksızlık olur. Evet, kalabalık. Evet, Venedik’e gelen herkes orada. Ama Piazza San Marco’ya çıktığımda hâlâ etkileniyorum. Basilica, Campanile, Palazzo Ducale… Yüzyıllarca Venedik Cumhuriyeti’nin politik, dini ve törensel merkezi olmuş bir meydanda durduğunuzu düşündüğünüzde kalabalığı bir anlığına unutabiliyorsunuz.
San Marco Meydanı’nda benim için vazgeçilmez duraklardan biri de Caffè Florian. Bence Venedik’te yapılabilecek en güzel şeylerden biri, sabahın erken saatlerinde San Marco’ya gelip meydan henüz günün kalabalığına teslim olmadan bir masaya oturmak. Ben de bir sabah Florian’da cappuccino ve cornetto ile kahvaltımı yaptım. 1720’de açılan Caffè Florian, Avrupa’nın en eski tarihî kafelerinden biri. Yüzyıllar boyunca sanatçıların, yazarların ve gezginlerin uğrak noktası olmuş. İçerideki aynalar, yaldızlı detaylar ve tarihî salonlar hâlâ başka bir dönemin Venedik’ini taşıyor. Ama benim için o sabahın güzelliği biraz da sadeliğindeydi. Bir cappuccino, bir cornetto, fonda klasik müzik ve karşımda San Marco. Bazen bir şehri yaşamak için bundan fazlasına gerçekten ihtiyaç yok.
On günün sonunda fark ettiğim şey şu oldu: Venedik, yapılacak listesinin çok daha ötesinde. Bir sabah plansız çıkmak. Bir köprüde durmak. Yanlış sokağa girmek. Bir kilisenin kapısını açık görünce içeri girmek. Bir bacaro’da ayakta bir şeyler yemek. Akşam eve yürümek. Ertesi gün aynı barmene yeniden merhaba demek.Ve bazen hiçbir şey yapmamak. Çünkü Venedik’in güzelliği; görünenlerin arasında kalan boşluklarda.
“Yeees, I did it.”
Ve sonra on gün geçti. Nasıl geçtiğini anlamadığım, çok hızlı ama bir o kadar yoğun on gün. Dönüş uçağına oturduğumda telefonuma ilk yazdığım cümle şuydu: “Yeees, I did it.” ve şöyle devam ediyordu:
“Başarmıştım. Venedik’te kendimle baş başa on gün geçirmiştim. Ailemi çok özledim. Ama oradayken kendimi şehrin akışına bırakmayı da başardım. Duygusal iniş çıkışlar yaşadım. Ağladım, güldüm, heyecanlandım. Planladığım hemen hemen her şeyi yaptım. Sergiler gezdim. Bienal’i dolaştım. Yeni insanlar tanıdım. Sergi açılışına katıldım. Tarihî bir Venedik yapısında bir moda eventine katıldım. Yedim, içtim hatta sanırım en çok içtim. Ama her şeyden çok yürüdüm. İlk kez sanat tarihi eğitimi aldım. İtalyanca Tintoretto’yu, Veronese’yi dinledim. Onların hikâyelerinin peşinden kiliselere girdim. Çağdaş sanatla Rönesans arasında gidip geldim. Bir bacaro’da ayakta cicchetti yedim. Bir restoranda yan masada belki de yeni başlayan bir aşkı izledim. Küçücük bir ekmeğin hikâyesinden yüzyıllar öncesinin Venedik’ine gittim. Yağmurdan sonra bir genç adamın güzel bir kadını kucağına alıp suyun üzerinden geçirişine gülümsedim. Bir cenazenin tekneyle taşındığını gördüm. Dev valizimi bir Venedik köprüsünün merdivenlerinden çıkarıp indirdim. Bir öğleden sonra Rio di San Provolo’nun kenarında oturup şehrin önümden akıp gitmesini izledim. Ve daha önce defalarca geldiğim Venedik’i ilk kez başka türlü tanıdım. Turistik merkezlerinden uzaklaştım. Mahallelerinde dolaştım. İnsanlarını izledim. Tek başıma yemek yedim. Tek başıma içtim. Tek başıma kayboldum. Daha önce tatmadığım duyguları tattım. Ruhumu besledim. İlham aldım. Şimdi yanıma bir sürü güzel anı alıp dönüyorum. Ve galiba bu kez Venedik’ten dönerken yanımda yalnızca Venedik’i taşımıyorum, kendimin biraz daha yakından tanıdığım bir halini de götürüyorum.”
Kapak Fotoğrafı: Damla Anol Erol
İlginizi çekebilir: Damla Anol Erol’dan Venedik Bienali 2026

Damla Anol Erol 



























Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!