En basit şekilde tanımlamak gerekirse iki tarz film müziği vardır: İlk tarz müzikler film dışında da tek başlarına müzik olarak dinlenebilen, saf müzik olarak da dinleyiciye müzikal haz verebilen yapıtlardır. İkinci tarz müzikler ise film ile anlam kazanırlar, film seyrederken hissedersiniz ama film dışında dinlemek pek mümkün değildir. Her ne kadar ben ilk tarzı seviyor olsam da her iki tarzın da kendi içinde erdemleri ve film müzikleri tarihinde başarılı birçok örneği vardır. Bu seneki adaylara bakıldığında her iki tarzın örneklerinin de bulunduğu, genelde başarılı sayılabilecek bir liste ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Kimin ödülü alacağı konusunda açık söylemek gerekirse Alexandre Desplat’ın bir adım önde olduğunu düşünüyorum ama yine de Akademi’nin ne yapacağı belli olmaz. Listeye yönelik tercihimi belirtmem gerekirse de aday olan beş film müziği içinde Zimmer’in, Desplat’ın ve Greenwood’un müziklerinden örnekleri daha sonra da dinlemeye devam edeceğimi söyleyebilirim.

Öncelikle şunu belirterek başlayayım yazıya: Son yıllarda film müziklerindeki teknik ve sanatsal kalite, çeşitlilik ile güçlü müzikal ifadenin derinliği çok yükseldi. 2018 Oscar Ödülleri’nde ‘En İyi Müzik’ alanındaki adaylar dinlediğinde bu kalitenin ulaştığı boyutu görmek mümkün. Tek tek adayları değerlendirmeye geçmeden önce birkaç konuya değinmek istiyorum. Bir kere geçen senenin aksine bu sene görece bir sürpriz isim yok. Tüm aday gösterilenler daha önce  ya ödül almış ya da ödüle aday gösterilmiş tecrübeli ve büyük isimler. Öte yandan benim açımdan bu seneki Oscarlar’ın en büyük eksiği, Darkest Hour için yaptığı müzikle 2017’nin açık ara en iyi film müziklerinden birini besteleyen Dario Marianelli’nin aday gösterilmemesi. Darkest Hour için yaptığı müziklerde Philip Glass: Piano Works albümü ile geçen senenin klasik müzik alanındaki en önemli çalışmalarından birine imza atmış olan İzlandalı piyanist Vikingúr Olafsson ile işbirliği yapan Marianelli, Olafsson’un piyanosunun katkısıyla iyi bir film müziğinin ötesine geçmeyi başarıyor. Şahsi fikrim John Williams’ın 51. kez aday gösterilmesi yerine Marianelli aday yapılmalıydı ama malum Akademi’nin hikmetinden sual olunmaz. Marianelli bestelerinin Olafsson’un piyano sololarıyla süslendiği Darkest Hour müziklerini kesinlikle dinleyin.

Bir parantez de Call Me By Your Name filminin müzikleri için açayım. Orjinal değil, bir seçkiden oluşan filmin müzikleri 1980’lere yönelik nostaljiyi, sayfiye kasabalarının akşam gidilen diskolarının aile eğlencesi ortamını ve İtalyan pop müziğinin kitsch ama kendine özgür dokusunu mükemmel bir şekilde yansıtıyor. Filmin ağır ağır ama derinden ruha işleyen dokusuna aynı şekilde görünmeden, kendini çok hissettirmeden büyük bir katkı yapıyor. Aynı albümde hem Bach hem Sakamoto hem de 80’lerin gizli kalmış slow hit parçası, F.R. David’den ‘Words’ yer alıyor. Farklı ruh hallerine ve durumlara farklı müzikler… Özellikle en iyi orjinal şarkı dalında aday olan ve kesinlikle ödülü kazanması gereken Sufjan Stevens’ın ‘Mystery of Love’ balladı sinema tarihinin en duygusal ve yüreğe işleyen şarkıları arasına girecek kadar iyi. Çok başarılı bir seçki, kesinlikle dinlenmeli.

Gelelim bu seneki en iyi müzik dalındaki adaylara:

Dunkirk (Hans Zimmer)

Bu sene dokuzuncu kez aday olan ve 1994’de The Lion King ile ödülü kazanan Hans Zimmer, Inception ve sonrasında Intersteller için yaptığı müziklerdeki tarzını bu filmde de devam ettiriyor ve ustalığının doruğuna ulaşıyor: Melodik olmaktan ziyade melodiyi saklayan, daha çok atmosfer yaratmayı hedefleyen efekt benzeri ama etkileyici bir müzik. Filmin neredeyse hiç düşmeyen gergin atmosferini yaratmada müzik çok büyük bir rol oynuyor. Zimmer’in müziği olmasa filmin etkisinden çok şey kaybedeceği kesin.  Ben Zimmer’i ilk film müziğini yazdığı ve ilk Oscar adaylığını aldığı 1989 tarihli Rain Man’den bu yana takip ederim. Senfonik orkestra için yazdığı müziklerini, özellikle Da Vinci Code ve Angels & Demons için yaptığı besteleri çok beğenirim. Öte yandan benim için Hans Zimmer’in teknik açıdan değil ama müzikal açıdan en iyisi Guy Ritchie’nin 2009 tarihli Sherlock Holmes filmi için yaptığı müziktir. Film için bestelediği ana tema son dönemin en ön plana çıkan melodilerinden biridir. Dunkirk onun kadar akılda kalıcı değil belki ama şayet film müziği filmin önüne çıkmaktan ziyade arka planda kalıp filme yardımcı olması gereken bir faktör olarak kabul edilirse sadece Oscar’a değil sinema tarihinin en mükemmel örneklerden biri olmaya da aday.

Phantom Thread (Jonny Greenwood)

Radiohead’ın gitaristi ve Paul Thomas Anderson’un kadrolu bestecisi Greenwood, There Will Be Blood ile başladığı yükselişini Inherent Vice ile devam ettirdi ve sonunda Phantom Thread ile de şimdilik doruğa ulaştırıyor. Yaylılar ve piyanonun kullanımıyla ve armonik yapısıyla Bach’ı, 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başı Geç Romantizm – Erken Modernizm döneminin oda müziklerini anımsatan; melodik ama aynı zamanda atmosferik ve dramatik yapısı çok kuvvetli bir müzik yapmış Greenwood Phantom Thread için.

 

The Shape of Water (Alexandre Desplat)

Alexandre Desplat’ın yaşayan film müziği bestecileri arasında kendi kuşağının belki de en büyük ismi olduğunu söylemek iddialı bir ifade olmayacaktır. Son dönemde benim muhtemelen en çok dinlediğim besteciler arasındadır. Desplat daha önce 7 kere Oscar’a aday gösterilmiş ve ödülü 2015’de Grand Budapeste Hotel için yaptığı müzikle kazanmıştı. Desplat o sene bir başka film müziği, The Imitation Game ile de Oscar’a aday gösterilmişti. Aynı sene aynı kategoride iki farklı filmle aday olmak Oscar tarihinde çok görülecek bir durum değil. Bir film müzikleri bestecisi olarak Desplat’ın en önemli özelliklerinden biri teknik mükemmeliyeti yanında filmin konusu, geçtiği coğrafya ve tarihi döneme bağlı olarak müzikal çeşitliliği sağlayabilmesi. Argo, Syriana, The Imitation Game, The Danish Girl ile The Shape of Water’ın bestecisinin aynı kişi olması ancak bu yetenek ile açıklanabilir. The Shape of Water bence ustanın en iyi film müziği değil belki ama filmin ruhunu çok iyi yansıtan, mütevazi bir başyapıt. İncelikli, zarif bir üslupta, filmin geçtiği 60’lara ve o dönemin film müziklerine gönderme yapan; akordeonun çok yerinde kullanılmasıyla Paris şansonlarını anımsatan güçlü melodik yapısıyla çok başarılı bir müzik. Desplat, armonik ve melodik olarak da zihinlerde ‘su’ hayalini yaratmayı başarıyor. Dolayısıyla da filmden ayrı olarak dinlenebilecek bir müzik olmasının yanında filmin yaratmak istediği fantastik havayı da güçlendiriyor.

 

Star Wars: The Last Jedi (John Williams)

Film müzikleri ve Oscar dendiğinde akla gelen ilk kişi hiç kuşkusuz John Williams. Özellikle Star Wars ve Spielberg filmleriyle özdeşleşen Williams bu sene 51. kez aday gösteriliyor. Toplamda da beş ödülü var. Williams’ın aslında Spielberg filmi The Post için yaptığı müzikle aday olmasını bekliyordum ama bu kez Spielberg filmi yerine bir başka Star Wars filmi ile aday oldu. Bu adaylık şöyle açıklanabilir: Williams The Last Jedi’de kendi kurduğu bir müzikal efsaneyi devam ettiriyor. Oysa The Post’un film müziği, benzerleri daha önce görülen, daha sıradan bir müzik.

 

Three Billboards Outside Ebbing, Missouri (Carter Burwell)

2016’de Carol ile çok yaklaştığı heykelciği efsanevi Ennio Morricone’ye kaptıran ve bir anlamda hak ettiği ödülü alamayan Carter Burwell bu sene ikinci kez Oscar’a aday gösteriliyor.  Burwell, Martin McDonagh’ı dünya sahnesine tanıtan In Bruges için yaptığı müzikle radarıma girmişti ve o tarihten itibaren de yakından takip ettiğim besteciler arasında yer alıyor. Three Billboards Outside Ebbing, Missouri, bence Burwell’in en iyisi değil; In Bruges ve özellikle Carol’un çok gerisinde kalıyor. Burwell bu filmde konunun geçtiği ve bir tür ‘derin Amerika’ olarak da tanımlanabilecek coğrafyayı çağrıştıracak, country tarzını anımsatan ve filmin dramatik yapısını kuvvetlendirmeyi hedefleyen bir müzik yapmış. Orkestrasyon çok sade, bazı durumlarda tek tek enstrümanların ön plana çıktığı, solo piyanonun, özellikle de bas tonlarda kullanıldığı bir yapıt ortaya koymuş.

En basit şekilde tanımlamak gerekirse iki tarz film müziği vardır: İlk tarz müzikler film dışında da tek başlarına müzik olarak dinlenebilen, saf müzik olarak da dinleyiciye müzikal haz verebilen yapıtlardır. İkinci tarz müzikler ise film ile anlam kazanırlar, film seyrederken hissedersiniz ama film dışında dinlemek pek mümkün değildir. Her ne kadar ben ilk tarzı seviyor olsam da her iki tarzın da kendi içinde erdemleri ve film müzikleri tarihinde başarılı bir çok örneği vardır. Bu seneki adaylara bakıldığında her iki tarzın örneklerinin de bulunduğu, genelde başarılı sayılabilecek bir liste ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Kimin ödülü alacağı konusunda açık söylemek gerekirse Alexandre Desplat’ın bir adım önde olduğunu düşünüyorum ama yine de Akademi’nin ne yapacağı belli olmaz. Listeye yönelik tercihimi belirtmem gerekirse de aday olan beş film müziği içinde Zimmer’in, Desplat’ın ve Greenwood’un müziklerinden örnekleri daha sonra da dinlemeye devam edeceğimi söyleyebilirim.

 

4 Mart Pazar gecesi sahiplerini bulacak Oscar ödülleri öncesi eksiklerinizi kapatmak için izlemeniz gereken 10 filmi Emre’nin bu listesinde bulabilirsiniz.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?