45. İstanbul Film Festivali: Kaçırılmaması Gereken 10 Film
İstanbul’da ilkbaharın habercisi olan ve dünyanın farklı coğrafyalarından hikâyeleri sinemaseverlerle buluşturacak 45. İstanbul Müzik Festivali’nin 11 günlük maratonu 9 Nisan’da başlıyor. Festival seçkisinde, dünya sinemasının en nitelikli örnekleri, kült yapıtlar, usta yönetmenlerin ve genç yeteneklerin son filmlerinin yanı sıra dünya, uluslararası, Balkan ve Türkiye prömiyerlerini yapan filmler de yer alıyor. Festival boyunca gösterimlerin yanı sıra konuk yönetmen ve oyuncuların katılımıyla yapılacak söyleşiler, özel gösterimler ve etkinlikler de yer alacak.
Kimi zaman arkadaş grubuyla kimi zaman da tek başına gidilen bir film, programı açıklandığı an yaşanan film seçme telaşı, hiç hesapta olmayan bir arkadaş daveti, yüzlerce kişiyle aynı anda verilen tepki, bir filmden diğerine yetişme telaşı, film çıkışı sıcağı sıcağına yapılan kritikler, seans arası hızlıca bir şeyler yiyip içerek yatıştırılan açlık, izlenen onlarca filmin tatlı yorgunluğu ve çok daha fazlası… İstanbul’da yaşayan ve sinemaya gönülden bağlı olan neredeyse herkesin hayatına bir şekilde dokunmayı başaran İstanbul Film Festivali, bu yıl 45’inci yaşını kutluyor. Bu süre zarfında milyonlarca kişiye sinemayı sevdiren, hatta bugün yapımlarını severek izlediğimiz yönetmenleri ve oyuncuları yetiştiren bir okul görevini üstlenen festival, 45’inci yılında N Kolay sponsorluğunda 9-19 Nisan 2026 tarihleri arasında düzenlenecek.
Bu yıl da Türkiye’den ve dünyadan nitelikli ve ödüllü filmleri, özel gösterimleri, yıldız oyuncuları ve usta yönetmenleri bir araya getirecek 45. İstanbul Film Festivali’nin kapsamlı seçkisi, 127 uzun metrajlı ve 13 kısa filmden oluşuyor. Festival seçkisinde, dünya sinemasının en nitelikli örnekleri, kült yapıtlar, usta yönetmenlerin ve genç yeteneklerin son filmlerinin yanı sıra dünya, uluslararası, Balkan ve Türkiye prömiyerlerini yapan filmler de yer alıyor. Festivalde 11 gün boyunca gösterimlerin yanı sıra konuk yönetmen ve oyuncuların katılımıyla yapılacak söyleşiler, özel gösterimler ve etkinlikler de yer alacak. Ayrıca festival tarafından sinemaya gönül ve emek veren kişilere sunulan Sinema Onur Ödülü bu yıl oyuncu Nilüfer Aydan ve yönetmen Gianfranco Rosi’ye takdim edilecek.
İstanbul Film Festivali’nin bu yılki gösterimleri Beyoğlu’nda Atlas 1948 ve Beyoğlu Sineması; Şişli’de CineWAM Premium+ City’s Nişantaşı (Salon 3 ve Salon 7) ve Kadıköy’de Kadıköy Sineması, Kadıköy Belediyesi Sinematek/Sinema Evi ve Paribu Cineverse Nautilus olmak üzere yedi salonda yapılacak. Gösterimler ise her yıl olduğu gibi 11.00, 13.30, 16.00, 19.00 ve 21.30 olmak üzere beş seansta gerçekleştirilecek. Festivalin 140 filmlik programı içinde farklı türlere hitap eden birçok yapım yer alırken zamanı kısıtlı olanlar için seçim yapmak da hiç kolay olmuyor. Ben de bu yazımda festivalin öne çıkan filmlerinden bir öneri listesi hazırlayarak seçim yapmayı kolaylaştırmak istedim. Şimdiden film gibi geçecek bir festival dilerim.
Kuang ye shi dai (Resurrection – Diriliş)
Öneri listemin ilk filmi, festivalin Altın Lale Yarışması bölümünde yer alan Kuang ye shi dai (Resurrection – Diriliş). Yönetmenliğini Bi Gan’ın üstlendiği ve geçtiğimiz yıl Cannes’da Jüri Özel Ödülü kazanan filmi kesin bir şekilde tarif etmek zor olsa da farklı şekillerde tarif etmek de son derece mümkün: 100 yıla yayılan bir tutku öyküsü, sinemaya ithaf edilmiş bir aşk mektubu, rüyalardan beslenen bir tür sinema tarihçesi, bir ölümsüzlük-ölümlülük destanı. Her biri farklı bir duyuya ayrılmış beş bölümün yer aldığı filmin ana ekseninde ise rüyasız bir dünyada inatla rüya gören bir canavar yer alıyor. Birbirinden bağımsız olay örgülerini farklı film türlerine uğrayarak, renkler ve tarzlarla sınır tanımadan oynayarak, izleyicinin ilgisinin bir an bile perdeden kopmasına izin vermeyerek sürdüren yapım, nefes kesici bir sinemasal deneyim eşliğinde bir masalın filmi ve yaşamın anlamını sinemada bulan görsel bir destan.
Rose
Festivalin Altın Lale Yarışması’nda en merak ettiğim ve Berlin Film Festivali’nden bu yana yolunu gözlediğim Rose’u listeme almasam olmazdı. 2011 yapımı Michael ve 2018 yapımı Angelo ile tanıdığımız Avusturyalı yönetmen Markus Schleinzer’in üçüncü uzun metrajlı filmi olan Rose, 17. yüzyılda, Otuz Yıl Savaşları’nın kargaşasının Avrupa’yı toza dumana boğmuşken, Almanya’da ücra bir Protestan köyüne gizemli bir asker gelivermesiyle yaşanan olayları perdeye taşıyor. Ufak tefek, suskun, yüzünde yara iziyle bu yabancı, uzun zamandır terk edilmiş bir çiftliğin kendisine miras kaldığını ilan eder ve şüpheci köylüleri ikna etmek için bir de evrak gösterir. Zaman geçtikçe, köylülerin şüphelerini giderir ve içinde tanrı korkusu olan çalışkan bir adam olduğunu ortaya koyar; akıl almaz bir aldatmacayla kabul gördüğü bu toplumun bir parçası olur. Rose rolüyle Berlin Film Festivali’nde En İyi Oyuncu Ödülü’nü kazanan Sandra Hüller’in olağanüstü performansına şahitlik etmek isteyenler, filmi izleme listesine mutlaka eklemeli.
Mother Mary
İzleyiciyle saygın festivallerde yakın zamanda buluşmuş, geniş kitlelere seslenen parlak filmlerin Türkiye prömiyerlerinin yer aldığı N Kolay Galaları bölümünden listemize düşen filmlerinden ilki bir A24 yapımı olan Mother Mary. Dünyaca ünlü pop yıldızı Mother Mary, tam da sahnelere geri döneceği konserinden kaçıp, bir süredir araları açık olan, eskiden en iyi arkadaşı ve kostüm tasarımcısı Sam ile buluşur. Eski yaralar su yüzüne çıkar; kırılanlar onarılmaz, bazı düşmanlıklar küllenmez. Yönetmeni David Lowery’nin “bir pop gerilim” olarak tanımladığı filmde (bazıları için Lady Gaga ile Taylor Swift’in karışımı) Mother Mary rolünde Anne Hathaway ve Sam rolünde Michaela Coel yer alıyor. Filmin müziklerinde Charli xcx ile FKA Twigs’in özgün besteleri de yer alıyor. David Lowery’yi Ain’t Them Bodies Saints (Ölümsüz Aşk), A Ghost Story (Bir Hayalet Hikâyesi), The Green Knight (Yeşil Şövalye) gibi filmlerin yönetmeni olarak tanıyoruz.
The Christophers
Festivalin dikkat çeken filmlerinden biri de türler arasında başarıyla gezinen Steven Soderbergh imzalı The Christophers. Yönetmenin bu en yeni filminde iki şahane oyuncu perdeyi aydınlatıyor: yaşlı ressam Julian Sklar rolünde Ian McKellen ve genç ressam Lori rolünde I May Destroy You’dan tanıdığımız Michaela Cole. Soderbergh, Toronto’da dünya prömiyerini yapan filminde bu kez sanat dünyasının perde arkasına dalıyor. Meşhur ressam Julian Sklar’ın kızları, çok yaşlanan babalarının yarım kalan yapıtlarını gizlice tamamlaması için Lori’yle anlaşır. Asıl niyetleri, babalarının mirasını daha ölmeden katlamaktır. Lori Julian’ın yeni asistanı olarak işe başlar ama hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Sanat, para, açgözlülük üçgenini tiye alan film şantaj, ihanet, sürprizler ve Ian McKellen’ın olağanüstü sivri laf ebeliğiyle dolu bir hırs, aile, sanat komedisi.
Den sidste viking (The Last Viking – Son Viking)
Festivalin en son sinema akımlarını yansıtan ve izleyiciyi bir dünya turuna çıkaran Devriâlem bölümünden öne çıkan film, yönetmenliğini Anders Thomas Jensen’in üstlendiği Den sidste viking (The Last Viking – Son Viking). Geçtiğimiz yılki Venedik Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan film; kimlik, benlik ve aile hakkında hareketli, kurnaz bir kara komedi sunarken Danimarka’nın en üretken senarist ve yönetmenlerinden Anders Thomas Jensen ve her filminde yer alan oyuncular Mads Mikkelsen ile Nikolaj Lie Kaas’i bir kez daha bir araya getiriyor. Anker, soygun suçuyla çarptırıldığı 15 yıl hapis cezasını tamamladıktan sonra tahliye edilir. Soygunun ganimetini kardeşi Manfred gömmüştür, paranın yerini de sadece o bilmektedir. Ne var ki Anker hapisteyken Manfred bir hastalığa tutulmuş ve kendine John Lennon demeye başlamış, bildiği her şeyi de unutmuştur. İki kardeş hem parayı hem de kendi benliklerini bulmak için sürprizlerle dolu, kimi zaman duygusal bir yola düşeceklerdir.
Everybody Digs Bill Evans
Festival, müzikseverler için de alternatifler sunuyor. Bunlardan en öne çıkanı ise bu yılki Berlin Film Festivali’nde Grant Gee’ye En İyi Yönetmen ödülünü kazandıran Everybody Digs Bill Evans. Film, 20. yüzyıl müzik dünyasının en etkili ve yetenekli isimlerinden, efsanevi caz piyanisti Bill Evans’ın hayatının en zor ve belirleyici dönemini mercek altına alıyor. New York, Haziran 1961. Bill Evans müzikal kimliğini bulmuş ve davulcu Paul Motian ile ruh ikizi, basçı Scott LaFaro ile mükemmel bir trio oluşturmuştur. Caz tarihine geçecek kadar olağanüstü bir kayıttan sadece birkaç gün sonra, LaFaro bir trafik kazasında hayatını kaybeder. Kederden uyuşan Evans, çocukluğundan beri ilk kez piyano çalmayı bırakır. Kısmen siyah-beyaz 16mm filme çekilen Everybody Digs Bill Evans, usta müzisyenin bugünü ve geleceği, huzurlu ve karmaşaya bulanmış günleri arasında gidip gelirken, huzursuzluğu bir müzik dehası olan sanatçının iç dünyasını betimler. Adını Evans’ın ikinci albümünden alan filmde Bill Evans rolünü Joachim Trier’in has oyuncusu Anders Danielsen Lie üstleniyor ve kendisi bizzat festivale de gelerek film sonrasındaki söyleşiye katılacak. Kendisinin filmlerini severek izleyen sinemaseverlere duyurulur.
Obsession
İlk veya ikinci filmlerini çekerken dünya sinemasına farklı bir soluk getiren, özgün yaklaşımlarıyla beğeni toplayan yetenekli genç yönetmenlerin geleceğin klasikleri olmaya aday yapıtlarının yer aldığı Genç Ustalar bölümünden listeme aldığı film, henüz vizyona dahi girmeden şiddet dozu yüksek sahneleriyle büyük tartışma yaratan Obsession. Toronto Film Festivali’nin Geceyarısı Çılgınlığı bölümünün en çok konuşulan filmi, “korku türünde cesur yeni bir ses” olarak övülen YouTuber Curry Barker tarafından yazıldı, yönetildi ve kurgulandı. Korku sinemasının önde gelen stüdyolarından Blumhouse’un yapımını üstlendiği; The Chair ve Warnings gibi kısa filmleriyle tanınan Barker’ın yönettiği film, “Tek Dilek Söğüdü” sayesinde sevdiği kadının kalbini kazanmaya çalışan ümitsiz bir romantiğin, bu dileği için ödemek zorunda kaldığı korkunç bedeli konu alıyor. Bear, uzun zamandır aklından çıkaramadığı kızın kendine âşık olması için bir dilek tutunca uğursuz bir büyü işlemeye başlar. Bear dilediği şeyi kelimesi kelimesine elde eder, ancak arzularının bedeli karanlık ve kötücül olacaktır. Başrollerinde Michael Johnston (Teen Wolf) ile Inde Navarette’in (Superman & Lois) yer aldığı Obsession, tuhaf ve korkutucu olmakla kalmıyor, dayandığı özgün fikri hem eğlenceli hem de son derece gerilimli bir yolla ele alarak izleyiciye bir an bile huzur vermiyor. Korku ve gerilim türünün meraklıları için festivalin hediyesi.
Queen at Sea (Kraliçe Zor Durumda)
İlk filmi Ballast’la 2008’de büyük başarı kazanan Amerikan bağımsızlarından Lance Hammer’ın 18 yıl aradan sonra yönettiği bu ilk film, dünya prömiyerini yaptığı Berlin Film Festivali’nde hem Jüri Ödülü’nü kazandı hem de oyuncuları Tom Courtenay ile anne rolündeki Anna Calder-Marshall’a yardımcı oyunculuk ödülünü getirdi. Film, Amanda ile üvey babası Martin’in, ikisini de üzse de üzerinde anlaşamadıkları ahlaki bir meseleyi ele almalarını anlatıyor: Amanda’nın iyice ilerlemiş seviyede demans hastası olan annesi, kendi kararlarını alabilmek için gerekli zihinsel yetkinliğe sahip midir? Ve eğer değilse, onun adına hayati kararları vermekten kim sorumludur: eşi mi, çocukları mı, yoksa bir kurum mu? Seçimler ve kararlar zorlaştıkça, sonuçları da bir o kadar tatsızlaşacaktır. Oyuncu kadrosunda Juliette Binoche’un da yer aldığı film, insanı perişan edecek kadar üzücü olduğunca duygusallıktan kaçınan, hafızalara kazınacak bir aile dramı.
Habibi Hussein (Habibi Hüseyin)
Siyaset, müzik, insan hakları, çevre sorunları, aile bağları gibi farklı güncel konuları işleyen, toplumsal değişimleri ele alıp gerçeği belgelerken alışılmadık ve çarpıcı tarzlar izleyen filmlerin yer aldığı Belgesel Kuşağı bölümü bu yıl hayli zengin bir seçkiye sahip. Seçkinin öne çıkan yapımlarından biri de görüntü yönetmenliği, oyunculuk ve kurgu alanlarında çalışmış Filistinli yönetmen Alex Bakri’nin ilk uzun metrajlı filmi olan Habibi Hussein (Habibi Hüseyin). İsrail yıkımından payını alan Cenin Sineması, 20 yıldır kendi kaderine terk edilmiş halde. Alman bir STK, binayı restore etmek için kente geldiğinde, sinemanın son projeksiyoncusu Hüseyin, eski işini geri kazanmak umuduyla becerilerini kanıtlamak için çaresizce çabalar. Rakibi çağdaş teknolojiyken antika alet çantasıyla yabancı mühendislere kendini göstermek için elinden geleni yapar. Ancak zaman değişmiştir; Hüseyin’in 40 yıl geçerli kalmış zanaatı ve sinema tutkusu artık ne yeterli ne de belki anlamlıdır. Film, bir yandan Filistin’e ulaştırılan kalkınma yardımının gerçek karşılığını sorgularken bir yandan da yok olmaya yüz tutan sinema kültürüne de saygı duruşunda bulunuyor.
From Russia with Love (Rusya’dan Sevgilerle)
Festivalin sinematek niteliğini sürdüren özel bölümlerinden biri de Dünden Bugüne Klasikler. Bu bölümde, hem yeni restore edilen klasikler, yıl dönümlerini kutlayan kült filmler ve bu yıla özel, festival afişine ilham olan üç film yer alıyor. O filmlerden biri de listeme almadan geçmek istemediğim From Russia with Love (Rusya’dan Sevgilerle). James Bond film serisinin Dr. No’yu takip eden bu ikinci filmi, hiç kuşku yok ki bizler için ayrı bir anlam ifade ediyor. Rusların elinde olan Lektor şifreleme makinesini ele geçirme görevi verilmesi sonucu İstanbul’a gönderilen Bond’un maceralarını anlatan ve Terence Young’ın yönettiği film, Türkiye’de çekilen ilk James Bond yapımı ünvanına da sahip. Büyük bir bölümü İstanbul’da geçen ve en iyi Bond filmlerinden biri olarak kabul edilen yapımda 60’ların İstanbul’unu, Dolmabahçe ve Beylerbeyi saraylarını, tarihi binaların arasında günümüzde artık gittikçe azalan yeşil alanları izleyebiliyoruz. Kapalıçarşı, Sultanahmet, Yerebatan Sarnıcı, Ayasofya gibi yerlere de uğrayarak dönemin İstanbul’unda heyecanlı bir tura çıkaran filmde Bond, ayrıca Sirkeci Garı’na gidiyor ve 1883-1977 yılları arasında Paris ile İstanbul arasında hizmet vermiş Şark Ekspresi’ne (Orient Express) biniyor. Sean Connery’nin fonunda İstanbul olan benzersiz fotoğraflar verdiği filmi, 1960’ların İstanbul’una özlem duyanlar kaçırmamalı.
9-19 Nisan 2026 tarihleri arasında gerçekleştirilecek 45. İstanbul Film Festivali’ne dair merak ettiğiniz diğer tüm ayrıntılara festivalin web sitesi üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kapak Fotoğrafı: İKSV
İlginizi çekebilir: Sine Magger’dan 45. İstanbul Film Festivali

Halil Şimşek 


















Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!