Belki de 1993 yılı yazında basketbol dünyasını şok eden o olay gerçekleşmeseydi, yani Michael Jordan’ın babası öldürülmemiş olsaydı, şu an bu yazıda sadece 90’lara hükmeden bir takımdan değil, sekiz sene üst üste şampiyon olup rekorlara imza atmış bir takımdan bahsediyor olacaktık.

Birçok insana göre hikaye 1984 yılında Chicago’nun Michael Jordan’ı draft edişi ile başlar. Jordan’dan sonraki hikaye ise herkes tarafından az çok bilinir. Bu sebeple Jordan’ın Chicago macerasından öncesine dair az da olsa bilgi vermenin faydası var. Lisedeki 2. senesinde as takıma çıkmak için seçmelere girmesi ve kısa olduğu için seçilememesi Jordan’ın basketbol adına karşılaştığı ilk engeldi. Bu olaydan sonra hırsını ve azmini tamamen kendini kanıtlamaya odaklayan Jordan geri kalan lise yıllarında harikalar yaratan bir performans sergiledi. Kolej zamanı geldiğinde ise sergilediği bu performans Jordan’a en köklü ekollerden biri olan North Carolina takımının bir parçası olmasını sağladı. 1982 yılında soktuğu şut ile takımına şampiyonluğu getirdikten sonra kolejdeki 3. senesinde yani 1984 yılında NBA draftlarına katılmaya karar verdi. Bu kararın ve Bulls tarafından seçilmesinin hem NBA’in global bir güç olmasında hem de Bulls’un tam anlamıyla bir hanedan yaratmasında çok önemli bir etken olacağı o günlerde eminim kimsenin aklına gelmezdi.

Bu efsane takımı yaratmak tabii ki biraz zaman aldı. Süperstar olan bir oyuncunun yanına doğru insanları getirmek ve yapbozun eksik parçalarını tamamlamak için Bulls yönetimi yedi sene harcadı. Bu dönemde Jordan’ın oyuncu olarak olgunlaşması ve  Phil Jackson’un meşhur “Triangle” hücumunu oyunculara tam anlamıyla adapte edebilmesi geçen uzun zamanın saha içindeki sebepleriydi.

İşler 1990 sezonunda Bulls lehine değişmeye başladı. Takımda Pippen ile beraber, rollerini iyi bilen ve sisteme bağlı kalan Horace Grant, John Paxson ve Bill Cartwright gibi oyuncular yer alıyordu. NBA playoff’larında finale kaldıklarında ise karşılarında formalarından tecrübe akan Magic’li Lakers vardı. Kimsenin şans tanımadığı o takım herkesi şaşkına çeviren bir şampiyonluk kazandı. Bu şampiyonluğu, serinin ilk maçını kaybetmelerine rağmen 4-1 gibi ezici bir üstünlükle kazanmış olmaları belki de bu şaşkınlığı yaratmalarındaki en büyük etkendi.

İşte az önce bahsettiğim yapbozun eksik parçaları artık tamamlanmıştı; oynanan hücum tamamen savunmanın hareketlerini okumaya dayalı, tahmin edilmesi zor olan “cut” lardan oluşuyordu. “Clutch Time” da topun kimin elinde olması gerektiği belliydi ve bundan önceki senelerde sadece kendi için oynayan Michael Jordan, artık takımına hükmedip doğru hamleleri yaparken takım arkadaşlarını da kullanmayı öğrenmişti. Hikayenin geri kalanında ise artık sadece dize getirdikleri takımların forma renkleri değişmeye başlamıştı.

Chicago’nun ulaştığı şampiyonluklara detaylı olarak bakıldığında; bence en büyük katkıyı Doğu Konferansı’nda rakipleri olan Detroit Pistons ve New York Knicks gibi “Bad Boys” olarak adlandırılan ve rakiplerini döverek yenmeye çalışan takımlar verdi diyebiliriz. Fakat 90’larda yapılan her karşılaşmada en kritik anlarda MJ’in sahneye çıkıp kontrolü eline aldığı da tartışmasız bir gerçekti. 1992 yılında Blazers yine rakiplerine göre daha tecrübeli oyunculardan kurulmuş bir takım olsa da boğalar saldırıya geçmişti bir kere ve durdurulması zor bir hıza ulaşıyorlardı. Jordan bu seri sırasında MVP olurken maçlardan birinde bir devrede 35 sayı ve 6 üçlük atarak rekor kırmış oalcaktı.

NBA tarihine bakıldığında ve şampiyonlukları domine etmiş takımlardan bahsederken 90’ların başına kadar akla gelen ilk iki takım Celtics ve Lakers. Kendi aralarındaki rekabetler ayrı jenerasyonlara ayrı hikayeler anlattırmıştır. Özellikle Celtics, Bulls hakimiyetine kadar olan dönemde sekiz sene üst üste şampiyon oluşu ile artık ulaşılması imkansız bir rekora imza atmıştı. 90’lardan sonra ise üst üste 2 şampiyonluk kazanan takım sayısı 3 olurken Bulls ise bu listedeki 4. takım olarak adını tarihe yazdırdı. Fakat amaç 66’dan beri yapılamayanı yapmaktı Bulls için. Karşılarında bu sefer lig MVP’si Charles Barkley vardı. Zorlu ve keyifli geçen serinin altıncı maçında Suns’ın sahasında, iki sayı gerideyken Chicago’nun oynadığı hücumu –yazarken bile o anı tekrar yaşıyorum- ve top John Paxson’un eline geçtiğinde ev sahibi taraftarlarının iş işten geçmiş bakışını kelimelerle anlatmam yetersiz kalır herhalde. Takımın en iyi üçlük yüzdesine sahip oyuncusu o kadar boş kalmıştı ki, takım arkadaşları top havada potaya doğru süzülürken kutlamaya başlamıştı bile.

1993 senesi Jordan’ın başına gelenler ve baseball’da kendini deneme arzusu ile geçen bir buçuk sene sonrası 94-95 senesinin ortasında Jordan 45 numaralı forma ile basketbol sahalarına dönmüştü. Orlando Magic’e yarı finalde elenerek sezonu erken bitirmek zorunda kalan Bulls oyuncularına bir gün sonra Michael telefon açarak ”Hadi idmanlara bugünden başlıyoruz, seneye bu işi şansa bırakamam” demişti.

1996’da başrol oyuncularına bir oyuncu daha eklenmişti: Dennis Rodman. Aynı zamanda takım içine daha önce dahil olan Toni Kukoc, Steve Kerr gibi oyuncular da Jordan’lı bir takımdaki rollerine daha çabuk alışmışlardı. Normal sezon içerisinde bütün rakiplerinin üzerinden bir sürü gibi geçen boğalar. 72 maç kazanarak hem 70’lerin başındaki 69 maçlık Lakers’ın galibiyet rekorunu kırdı hem de geçen sezonun kaybının ardından rakiplerine gözdağı vererek playofflara başlamış oldular. Bu sefer şampiyonluk yüzüğünden uzak kalan Payton ve Kemp’li Sonics takımı oldu. Bulls ise sezon içinde kaybettiği 10 maçtan sonra playofflarda da sadece 3 maç kaybederek şampiyon oldu. 1997 ve 1998 yıllarında yaşanan şampiyonluklarda rakip aynıydı; Stockton ve Malone’lu Utah Jazz. 1997’ye damgasını vuran iki olaydan biri, Jordan’ın ayakta duramayacak halde hasta iken 44 dakikada 38 sayı attığı maç ve 1993’de Paxson’un yaptığına benzer bir şekilde, maçın son topunda ikili sıkıştırmaya maruz kalan Jordan’ın takım arkadaşı Steve Kerr’e pası verip şampiyonluğa uzanan üçlüğü attırmış olması.

1998 yılında finalde yeniden Jazzcılarla karşılaşan Bulls takımında bu sefer sahne hep Jordan’ındı. Belki de kariyerinin biteceği final serisi olduğundan 1 sayı mağlupken, seride 3-2 öndeyken, maçın son 20 saniyesine top hep Jordan’ın elindeydi. Artık etrafında dolaşan pozitif aura ile içinden güven fışkıran Jordan, o şutu atarkenki pozu “The Shot” canlı izleyenler için bile eminim ki ağır çekim hissi yaratmıştır. Kendisinden önce kimsenin yapamadığı three-peat’i bir kez daha gerçekleştirirken benim gibi Jordan fanatiği olan insanlar 82 yılında soktuğu şut ile bunu yanyana koyup hayranlıkla defalarca yeniden izliyordur.

Basketbol sahası içinde doğmuş ve büyümüş biri olarak Türk televizyonlarında özellikle NBA final maçlarının canlı yayınlanmaya başladığı ve sabahın köründe uyanmanın alışkanlık haline geldiği 90’lardan bir basketbol izleyicisi ve Michael Jordan’ı kendine idol olarak gören biri olarak yazmaya devam edersem büyük ihtimal daha çok istatistik ve daha da çok teknik detaylar paylaşacağım. Bu yüzden yazıyı sonlandırırken Youtube’a girip, “Chicago Bulls Players Introduction 90s” yazmanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Benim halen duyduğum heyecanı böylece belki biraz da sizler hissedersiniz.

Fotoğraflar: Fethi Karaduman
*46 dergisinin temmuz-ağustos sayısındandır.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN