Gündüz Vassaf ile: “Yaşamın Kendisi Bir Işık” Diyebilmek Üzerine
Herkese nasip olur mu bilmem; en sevdiği yazardan içten bir e-posta almak, ardından Zoom’da göz göze gelip hayata dair derin sohbetlere dalmak… Bana oldu — duymayan kalmasın! Bu yüzden, bu röportajın girişini yazmak benim için hem çok heyecan verici hem de bir o kadar zorlayıcı. Bir öğle vakti, gelen kutumda — İletişim Yayınları aracılığıyla ulaştığım — en sevdiğim yazardan bir e-posta aldım. Cehenneme Övgü kitabıyla pek çoğumuza “Bir kitap okudum, hayatımı sorguladım” dedirten; düşünceleriyle ezberlenmiş yaşam biçimlerini sorgulatan Gündüz Vassaf’la sohbet etme şansına eriştim.
Tüm kalbimle söyleyebilirim ki Vassaf; kitaplarında ve satır aralarında hissettirdiği gibi: Mütevazı, içten ve fazlasıyla “aşmış” biri. Bir ömre birçok hayat sığdırmış; yaşamın her köşesinde, her kırılma anında yer almış. Farklı coğrafyalarda yaşamış olmanın getirdiği aidiyetsizlik hissi, ona sınırların ötesinden, “kimliksizliğin özgürlüğü” içinden bakma gücü kazandırmış. “Yaşamın olduğu her yerde umut da vardır” diyerek şikâyet etmek yerine “Ne yapabilirim?” sorusuyla yola çıkmanın bizi kurban psikolojisinden özgürleştireceğini anlatması benim için çok kıymetliydi. Umudu eylemle beslemek gerektiğini bir kez daha hatırladım. Yazılarıyla hayata iz bırakan Gündüz Hocam’la — Boston’da olduğu için — Zoom üzerinden gerçekleştirdiğim bu keyifli sohbeti sizlerle paylaşmanın heyecanını yaşıyorum. Hayatı Gündüz Hoca’nın gözünden sorgulayacağınız bu satırlarda; ilham veren, düşündüren ve umutlarınızı eylemle beslediğiniz günlerde keyifli okumalar dilerim!
Gündüz Hocam Bostonda’sınız. Sizin Boston’da doğdunuzu ve orada büyüdünüzü biliyorum. Boston sizin için ne ifade ediyor?
Evet, burada doğdum, babam da burada öldü Nuray. Onun için, benim için çok ev bir şehir.
Hangi kültüre kendinizi daha ait hissediyorsunuz?
Her yer ev gibi. Nuray’cığım, Nazım Hikmet’in Mehmet’e bir şiirinde “Dünya babanın eviymiş gibi yaşa” diyor. Her yer bizim hakikaten. Fakat ona bir şey ekliyim; babanın evi gibi ama böyle har vurup harman savurarak, öyle dans ederek değil. Oranın acısını da tanıyarak, rüyasını da tanıyarak yaşamak gerek. Öyle yaşıyorum ben de.
Peki bugünlerde kafanız en çok neyle meşgul, sizi meşgul eden düşünce ne hocam? Şu aralar Gündüz Hoca neyi düşünüyor?
“Ne yapabilirim?” diye düşünürüm. Bu genellikle hep var ama son zamanlarda bu soru daha da yoğunlaştı… Aslında uzun süredir “şimdiye kadar dünyayı değiştirme eylemleri” üzerine düşünüyorum. Hatta bu konuda birlikte kafa yorabileceğimiz birkaç arkadaş da buldum birlikte çalışabileceğimiz. Şimdiye kadar dünyayı değiştirme eylemleri — tarih boyunca yaşanmış devrimler de dahil — araştırma yapmak gerçekten çok zor bir alan. Çünkü bu tür değişimleri yaratan ‘o son damla’ aslında bin bir farklı değişkenin üzerine oturuyor. O değişkenleri bulmak ise çok güç ama az çok geçmişten de bir tecrübe çıkarıyoruz diyebilirim ama açıkçası bu daha çok tecrübesizlik. Çünkü birçok eylem, bittiğini sandığımız şeyleri yeniden tekrar ediyor. Kendimizi tekrarlarla tüketiyoruz. Ve bazen bu tekrarlar, etkisini ancak başka kuşaklarda gösterebiliyor. Belki 20-30 yıl, belki daha da uzun bir süre geçmesi gerekiyor. Bu yüzden sormak gerekiyor: Hangi eylemlerden, hangi girişimlerden hangi dersleri almalıyız? Bir değişiklik yapmaya çalışırken bazen de kaçarken yılana sarılıyoruz. Değişim oluyor ama bu değişim bu defa daha baskıcı bir hâle bürünebiliyor. İran’da gördük mesela. Birçok yerde bu yaşandı. Bu yüzden her eyleme hemen dahil olmadan önce, uzun nefesli düşünmek; bu işin nasıl olabileceğini daha derinlemesine incelemek gerekiyor. Her gördüğümüz eyleme katılmamak.
Yani daha sonrasını düşünerek mi hareket edelim? Daha seçici veya bilinçli mi hareket edelim?
Evet, bilinçli ve yaratıcı olmak önemli. O kuvvetimizi, o inancımızı daha seçici bir şekilde koruyabilmemiz lazım. Sadece inancı korumak değil; belki de daha yaratıcı, daha az riskli eylemlerle harekete geçmek… Çünkü artık devletler her zamankinden daha güçlü. Hapşırdığınızda bile fotoğrafınızı çekebiliyorlar ve siz farkında olmadan işinizden olabiliyorsunuz. Bunları düşünürken müzik geliyor aklıma. Müzik çok önemli, insanları birleştirir. Mesela Baltık ülkelerinde bir “şarkı devrimi” olmuştu. Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra Sovyet işgali altında olan bu ülkelerde insanlar—kadın, erkek, çocuk, yaşlı—el ele tutuşup ülkelerini bir uçtan bir uca sarmalayarak şarkılar söylediler. Sovyetler zaten dağılma aşamasındaydı ama bir kurşun sıkılmadan o ülkeler yeniden bağımsızlıklarına kavuştular. Ben de şimdi bir şarkı arıyorum. Greta’nın çığlığı gibi… Daha çocuk yaşta, “Dünya elden gidiyor,” diyordu. Gezegen kalacak, biz gideceğiz. Belki de bizimle birlikte diğer türler de… Bütün bunları biliyoruz ama yine de harekete geçmiyoruz. Mesela iklim krizine bak: Dünya birleşebilse… Ama iklim krizine neden olan o büyük sermayeyle el ele tutuşan devletler birleşirse bu düzen de sona erecek ve bu dükkân kapanacak. İnsan düşünüyor tabii: Böyle bir şey için birleşmek neden bu kadar zor? İşte ben bu yüzden bir şarkı arıyorum. Şarkının sözlerini… Çünkü artık eski gibi değil; devletler çok daha güçlü, teknolojiyle her şeyi denetleyebiliyorlar. Bu yüzden herhangi bir harekete katılmadan önce iyi düşünmek, uzun vadeli sonuçlarını hesaplamak gerekiyor.
Biraz da çığır açan Cehenneme Övgü’den bahsedelim. 1992’de yayımlandığında herkesin hayatında bir şeyleri sorgulamasına neden oldu. “Bir yerde yanlış yapıyorum galiba,” dedirten bir kitap…Hocam, bu bakış açısını nasıl geliştirdiniz? Bu farklı düşünme biçimi size nereden geliyor — ailenizden mi, Amerika’da büyümekten mi, yoksa bambaşka kırılma anlarından mı? Ve en çok da şunu merak ediyorum: Bu kadar çok katmanlı bir hayat, sizi mesafeli biri de yapabilirdi. Ama siz çok içten, çok açık bir yerden yaklaşıyorsunuz hayata. Bu sizde doğuştan mı vardı, yoksa zamanla mı oldunuz böyle?
Oruçtan başlayayım. Oruç Aruoba. Cehenneme Övgü için kitap eleştirisinde “Gündüz’ün söyledikleri hepimizin dilinin ucunda olan şeyler. O söyleyivermiş” dedi. Oruç’a katılıyorum. Çünkü bence kitabın sevilmesinin asıl nedeni, okuyanların kendilerini orada bulabilmesi. Bazı büyük metinleri okuruz: Dostoyevski’yi okuruz mesela. Ama Baskor Nikov gibi bir katil olmayız. Yine de, o romanın içinde müthiş bir insanın haliyle birlikte bir yolculuğa çıkarız. Ya da Shakespeare’de; farklı karakterlerle, farklı insan hallerinin yolculuğunu yaparız. Bence benim yazdığım da sokaktaki insanın haliydi yani sizin ‘sıradan’ dediğiniz insan… Aslında hepimizde olan düşünceler: Özgürlük arayışı, kendini arayışı, kendini sorgulamanın yolları, kendini arayışının yolları… Ve bu arayış, en çok da kendimizi eleştirebilmekten geçiyor. Bu yüzden Cehenneme Övgü, sadece benim kitabım değil; hepimizin kitabı. Sadece belki, yazıya dökebilme şansım oldu. Çünkü vaktim vardı, daha çok düşünebildim. Üniversiteden istifa ettikten sonra yazıldı bu kitap. Hatta başta, kitap olacağını bile bilmiyordum. Sadece hayatta ne yapacağımı düşünüyordum. Zaten hayatımdaki çoğu şey tesadüflerle oldu Boğaziçi Üniversitesi’nden istifa etmemin dışında. Birden bire kelimeler gelmeye başladı, zamanı doldurmak, isyanı paylaşmak için yazmaya başladım. Daha da derin düşündüğümde, şimdi siz sorunca fark ediyorum: Dün Boston’da yürürken, doğduğum şehir, babamın öldüğü şehir, kendimi evde hissettiğim şehir… Onu düşünürken göçmenlik halimi düşündüm. Çünkü kendimi evde hissettiğim çok yer var: İstanbul var, Ressam’ın İsyanı yazarken Sicilya var. Yaşadığım birçok ülke var. İngiltere’de, Almanya’da ders verdim. Başta hep bir şekilde göçmen olmuşum, olumlu ve olumsuz anlamda. Amerika’ya 11 yaşımda tekrar gittiğimde İngilizce bilmeyen göçmen olarak gittim. Robert Kolej’e geldiğimde 17 yaşında, bu kez Türkçe’yi zor konuşan bir göçmendim bu sefer Türkiye’de göçmendim, yabancıydım ve bana yabancı muamelesi yaptılar haliyle. Almanya’da, daha 17 yaşımda Türk işçileriyle çalıştım; orada göçmendim, Türk göçmeniydim. 30’larımda hoca olarak Almanya’ya gittiğimde de göçmendim. Çocuğumuz doğunca İngiltere’de yaşamaya başladım. Orada da Amerika’dan gelmiş bir göçmen gibiydim çünkü. Amerika başka bir kültür, İngiltere başka bir kültür, Amerikanca başka bir dil, İngilizce başka bir dil. Anlamadığımı zannediyorum ama bazen işletiyorlar mı, dalga mı geçiyorlar, anlamıyorsunuz… Gene göçmendim. Bu göçmenlik hali — olumlu ve olumsuz yönleriyle — hep benimleydi. Ve şimdi düşünüyorum da 16 yaşımda bir yaz boyunca bir akıl hastanesinde çalışmıştım, gardiyandım orada. İki yüz kişilik koğuşlar, kilitli kapılar arkasında yaşanan aklınıza gelebilecek her şey… Doktorların, hemşirelerin bile girmediği, her şeyin denetimsiz olduğu bir yerde insanın her halini 16 yaşımda gördüm. Belki insanın sınır hallerine bu kadar erken yaşta tanıklık etmek de etkiledi beni. Bir de tabii annem psikologdu, babam psikiyatristti. Çocukken psikiyatri ve psikoloji kongrelerine giderlerdi, beni evde bırakmazlardı, beni de götürürlerdi. Onun için 17-18 yaşıma kadar hep bu kongrelere giderim. Ama en çok bence göçmenlik duygusu.
Hep böyle sorgulayan bir yapınız vardı değil mi hocam? Hep böyle sorgular mıydınız düzeni, sistemi?
Nuray’cım bunu entelektüel bir mesele gibi görmemek lazım. Azıcık da hayatı bir oyun gibi görmek lazım. Çoğu insan kendine bir rol biçiyor: “Ben başkanım, ben bankacıyım, ben akademisyenim…” Hayatı oyun gibi gördüğünüzde, daha özgür ve daha yaratıcı oluyorsunuz. Yine işinin en iyisini yapmaya çalışıyorsun inanıyorsan. Ama kendini ciddiye almıyorsun artık, yaptığın işi ciddiye alıyorsun.
“Cehenneme Övgü”yü ilk yazdığınızdan bu yana dünya çok değişti. Eğer bugün yazsaydınız, içine neleri eklerdiniz ya da neleri çıkarırdınız?
Önceden de bu sorulmuştu. Gece geldi, gece geçti gündüzler daha çok bizim oldu özellikle Covid’den bu yana… Evden çalışmak, sanatın evimize taşınması gelişen teknolojilerle olunca şimdi sizinle burada yaptığımız gibi, evimizden sohbet edebiliyoruz. Bu da gündüzün, gecenin alanlarından bazılarını alması gibi bir şey. Zaman kavramı da buna paralel değişti. Artık zaman, daha çok bizim. Bir de tabii o zamanlar kitapta hiç olmayan bir şey var bugün: Yapay zekâ. O, her şeyi değiştiriyor ve değiştirecek.
Siz daha önce, 2018’lerde bir röportajınızda söylemiştiniz; yapay zekânın hayatın tam ortasında olacağını, bazı meslekleri de ortadan kaldırabileceğini. Hâlâ aynı fikirde misiniz?
Mesleklerin ortadan kalkacağı kesin. Belki de bu bizi özgürleştirecek; hepimizi sanatkâr olmaya, yaratıcı olmaya itecek. O kadar büyük bir refah da doğurabilir ki, artık milyonerler gökyüzünde yirmi tane yıldız satın alsa bile, bugünkü gelir adaletsizliğinin çarpıcılığı olmayacak çünkü biz o kadar çok yıldız istemeyeceğiz. Hırslı olan alsın elli tane daha yıldız alsın kendisine. Ama bizlere daha başka imkânlar doğuracak: Ya sanatkâr olacağız ya da göbek yapıp alkolle kendimizi tüketip gideceğiz. Belki de o ikisinin arası olacak. Fakat asıl tehlike şu: Yapay zekâ türümüzün sonunu getirebilir. Çünkü artık o karar verecek. Neyi okuyacağımıza, nasıl yönetileceğimize… Çok ilginç bir noktaya gelebilir dünya. Ve bir o kadar da korkutucu. Kolaylaştırıcı tarafları da var tabii, ama geliştirenler korkuyor Nuray. Şu anda belki yedi büyük şirket başa güreşiyor. Amerika ve Çin zaten bir yarış içinde – biri diğerinden üstün olmasın diye. Ama mesele sadece ülkeler değil; bu işi geliştirenlerin arasında Altman var, Musk var, birkaç kişi daha var. Google var. Onlar da biliyorlar aslında bunun bir baş belası olabileceğini. Ama merak… Merak çok güçlü. İnsanın merakının ahlakı yok.
Merakın ahlakı… Çok güzel bir tabir…
Einstein’ı hep düşünmüşümdür mesela. Amerikan Başkanı’na mektup yazıyor: “Aman, bu atom bombasını hemen geliştirmeliyiz yoksa Almanlar savaşı kazanacak,” diyor. Sonra Amerika başlıyor o bombayı yapmaya. Ama Almanlara atmaya gerek kalmıyor. Japonya’ya atıyorlar. Savaş hemen bitsin, Sovyetler gelip Japonya’yı da bölmesin diye. Şimdi soruyorum kendime: Einstein pişman oldu mu? Ben olsam, “Bu bombayı desteklemeseydik, belki Naziler yirmi yıl daha başımızda kalırdı, ama sonunda biterdi,” derdim. Çünkü her şey bitiyor: Tanrılar bitiyor, devletler, imparatorluklar, ideolojiler bitiyor… Bombayla sonsuz bir güç yaratılmadı.Ama işte… Şimdi başımızda bu yapay zekâ var. Ve her kullandığımızda onu daha güçlü kılıyoruz. Çünkü her kullanımda veri topluyor, düşünmeyi, düşünceyi organize etmeyi öğreniyor. Tıpkı bir Frankenstein gibi. Tehlike şu: Tarih boyunca hep işlenmiş motifler var. Ve yapay zekâ bunları da görüyor. Mesela, diyor ki: “İnsanlar savaş istemiyor ama savaşlar oluyor. Savaşları kim çıkarıyor? İnsan. Öyleyse insanı ortadan kaldırırsam savaş da kalmaz.” Bu düşünceyi geliştirmemesi için bir neden yok. İşte bu yüzden çok ama çok tehlikeli. Asimov’un robotlar için yazdığı üç yasa vardı: İnsana zarar veremez, insanın emrine karşı gelemez… Ama yapay zekâyı böyle sınırlayamıyoruz. Çünkü o, farklı bir zekâ. Ve biz onu nasıl sınırlayacağımızı hâlâ bilmiyoruz. Bu da onu tehlikeli kılıyor.
Yani yapay zekâ türü yok edebilir aslında, öyle mi?
Evet, yok edebilir. Hatta Homo sapiens 2.0’ı bile yaratabilir. Belki yeni bir tür değil ama bizim başka bir versiyonumuz çıkacak ortaya. Ama Homo sapiens 2.0’da artık düşüncelerimiz, ahlâk anlayışımız, varoluş nedenlerimiz değişecek. Bizi bugüne kadar var eden masallarımız, inançlarımız, değerlerimiz dönüşecek. Yeni bir şey doğacak. Korkutucu mu? Evet. Çünkü bilinmeyen bir yol bu. Ama aynı zamanda çekici de. Kent insanına gelirsek… Modern insan, çağdaş insan – ne dersek diyelim – türümüzün en patolojik hali şu an. Kan davası yüzünden 17 kişiyi vuran birine bakıp “Bu kadar ilkel olunur mu?” diyoruz. Ama şehirde ne oluyor? Bir park yeri için adam öldürülüyor. Tanımadığı birine arabayla saldırıyor, 30 kişiyi öldürüyor. Biri çıkıyor, eline silahı alıyor, 20 çocuğu katlediyor. Anonim cinayetler şehre özgün bir şey, şehir insanının gerçeği. Klinik vaka mı dersin, ideolojik eylem mi, psikoz mu… Ne dersen de. Ama kırsal insanda bu yok. Onun doğasında böyle şeyler yok. Şehir insanı daha çok depresyona giriyor, daha çok intihar ediyor. Cinsel iktidarsızlık, uykusuzluk, sürekli huzursuzluk… Her şey daha fazla. Uyku haplarıyla uyuyor. Psikolog kapısında bekliyor. Çünkü yaşadığı çevreye uyum sağlayamıyor. O kadar yabancı ki… Ve bu yabancılık farklı farklı patolojiler doğuruyor. Bir düşün: Neredeyse metrekare başına bir bakkal kadar psikolog var. Bakkal yinede bir ihtiyacı karşılıyor. Fakat psikolog da psikoloğa ihtiyaç duyuyor İşini daha iyi yapabilmek için değil. O da şehir hayatına tutunamadığı için orada. Bakalım nasıl kurtulacağız… Belki ileride şehirler müze olacak. 150 yıl sonra insanlar çocuklarına diyecek ki: “Bakın, böyle yaşarlarmış. Komşularını tanımadan, apartman denen hapishanelerde yaşarlarmış.” Komşun düşmanın gibi. Ondan korkuyorsun, ondan gizleniyorsun. Ve belki de bu kent yaşamı bir gün “insanın felaketi” diye anlatılan bir müzeye dönüşecek.
Yazmak sizin için ne ifade ediyor peki? Yazma sürecinizin belli bir ritmi, zamanı ya da mekânı var mı? Mesela sabahları mı yazarsınız, geceleri mi? Kendinizi en rahat ve üretken hissettiğiniz anlar nasıl anlar?
Kitapların çoğu, ‘kitap yazmak’ niyetiyle yola çıkılarak yazılmadı. Bir şey oldu, bir şey dikkatimi çekti; onu yazıya dökme ihtiyacı hissettim. Belki bu ifade biçimi müzik de olabilirdi ama bende böyle bir eğilim yoktu. Yazıya aktarma ihtiyacıyla başladı her şey. Sonra o yazılar, zamanla kitaba dönüştü. Mesela Ressamın İsyanı, sekiz yıla yayılan bir süreçti. Her şey bir resmi görmemle başladı. Birkaç gözlem, ardından o resmi görmek için kiliseye defalarca gidip gelmeler… Sonra kendimi her gün o kilisede, Caravaggio’nun tablosunun önünde saatler geçirirken buldum. Günlük notlar birikti ve sonunda kitap oldu. Mostar Köprüsü de öyle. İlk gördüğümde aşık oldum, oraya yerleştim. Her gün köprüye gidip geldim, saatlerce onunla vakit geçirdim. O büyüye tanıklık etmek istedim ve tuttuğum notlar kitaba dönüştü. Ama bunların hiçbiri baştan ‘kitap olacak’ diye yazılmadı. Yazmak benim için bir tür kendini tutamamak hali… Sevişmenin başka bir biçimi gibi. Nasıl ki biriyle aranda bir kimya olur da bir anda dünya durur, yazmak da öyle bir şey. Başladığında seni alıp götürüyor. Ama yazamadığım zamanlar da var; o zaman da bir çeşit sevgilisizlik hissi oluyor insanda. Belki de yazmadan, sevgisiz de yaşayabilmeyi öğrenmeli insan. Çünkü sevişirken de yazarken de hâlâ ‘ben’ varım. Oysa belki mucize, o ‘ben’den kurtulmakta… O ağacı, o sincabı sadece izlemek değil, onun bir parçası olabilmekte… Tıpkı Spinoza’nın dediği gibi: Taş olmak, ağaç olmak… O zaman belki mucizeyi daha derin bir yerden yaşayabiliriz.
Sizin yazılarınızda mutluluk, hep doğrudan değil, dolaylı yollarla, zamanla ve farkındalıkla ilişkili bir kavram gibi geçiyor. Sizin için mutluluk nedir? Mutluluğu bir an mı, bir hâl mi, yoksa bir mesafe mi olarak görüyorsunuz? Hayatınızda “işte bu an mutluydum” dediğiniz özel bir an var mı?
Herhalde hem buradayım, hem burada değilim. Bir nevi eş zamanlılık. Yani bir anı yaşarken, o anın içindeyim; ama aynı anda o ana dışarıdan da bakıyorum. Sanki çocukluğuma bakar gibi. Ya da yirmi yıl öncesinden kalma bir hatıraya… Güzel bir şeye uzaktan bakar gibi…Mesela dün bir belgesel izliyordum. Seyrediyorum; ama sadece seyretmiyorum. O anın içindeyim de. Aynı zamanda onun bir “anı” olduğunu da hissediyorum. Tıpkı bisiklete binmek gibi… O zaman yaşanıyor ama zamanla daha da kıymetleniyor. Her şey galiba zamanla, yaşla, sanatla kıymetleniyor. Sofrada arkadaşlarınlayken, gülüşüyorsunuz, anlaşıyorsunuz, bir doluluk yaşanıyor. Ama o sırada sanki bir metre yukarıdan da o sofraya bakabiliyorsun: “Bu ne kadar kıymetli bir şey,” diyorsun. Ben hem oradayım hem değilim. Belki de mutluluk dediğimiz şey, o iki hâlin çakıştığı yer…
Peki hocam, siz kendi hayatınızda depresyon ya da mutsuzluk gibi duygularla nasıl başa çıkıyorsunuz? Bu tür zamanlarda sizin için şifalanma ya da çıkış yolu ne oluyor?
Depresyonun birçok nedeni var, derecesi var. Bazen kendine güvenini kaybetmekle ilgili oluyor. Bazen hayata anlam verememekle. Kimi zaman da başkalarından beklediğin sevgiyi fazlaca büyütmekle… Huzursuzluktan gelen uykusuzluk da depresyona dönüşebiliyor. Ya da kötü beslenme metabolizmayı sarsıyor, o da bir başka depresyon hâli yaratıyor. Saymakla bitmez sebepleri… Ben mesela yazmadığım zaman bir tık düşüyorum. Hemen fark ediyorum. O zaman sofralar çoğalıyor diyelim. Belki daha çok sanatla, daha çok okumayla doluyor hayat. Çünkü yazmak ve genelde benim yaşamım bir tür inziva. Tek başıma geçen zamanlar, benim için gerçek anlamda doyurucu. O yalnızlığın getirdiği mutluluk çok derin. Ama yazamadığımda, o doyum hali eksiliyor. Uzanmak geliyor insanın içinden. Sofra artıyor, okuma artıyor. Ama yazarken de şunun farkındayım: kaçırdıklarım oluyor. Okuyamadığım kitapların, gidemediğim sofraların, edemediğim dansların farkındayım. Her ne kadar yazmadan edemesem de… Yazmak bittiğinde, o kaçırdıklarım da eski çekiciliğini yitiriyor bazen. Çünkü onlara ulaşmak da kolaylaşıyor. Ama şunu da biliyorum: Yazmak, benim kendimi iyileştirme yolum. Belki de en sahici olanı.
Bu seferki sorum psikolog kimliğinizle… Hipnoz, aile dizilimi, yaşam koçluğu, NLP gibi yöntemler, popüler kültürün sunduğu alternatif şifa biçimleri olarak giderek daha fazla ilgi görüyor. Kapitalist sistemin hızına maruz kalan, büyük şehirlerde yaşayan beyaz yakalılar için bu tür pratikler gerçekten birer ruhsal dayanma aracı olabilir mi? Sizce bu arayışlar hakiki bir iyileşme sunabilir mi?
Nasıl şehirde yaşarken beslenmek için sanayi mamulleriyle, zehirli, sağlığa zararlı, yan etkileri saymakla bitmeyen gıdalarla beslenmek zorunda kalıyorsak… Çünkü başka çare yok, hiçbir şeyin tazesi yok artık. Aynı şekilde, insan da çözülürken—yani içinden çıkamadığında, hayatın anlamını yitirdiğinde—bu sefer de kendini iyi hissettirme, hayatını anlamlandırma yollarına yöneliyor. O zaman mecburen bir şeye sarılıyorsun. “Hayatımın anlamını bulmam gerek,” diyorsun. Üstüne bir şey örtüyorsun, bir tutunma hali. Ama yine de olumlu bir şeyin peşindesin aslında. Çünkü saçma sapan bir işte çalışıyorsun, üretken ya da anlamlı bir şey yapmıyorsun ve oradan kurtulmak istiyorsun. Sevişmeyi beceremiyoruz. Sevgisizlikten kurtulmak istiyoruz ama yine de terapistlere sığınıyoruz. Kaçınılmaz bir şey bu. Oysa daha çok vaktimiz olsa, ormanda yürümeye, denize bakmaya, sanata zaman ayırabilsek… İşte o zaman belki terapiste gerek kalmazdı. Tolstoy’u okuyun, Shakespeare’i okuyun, Anna Karenina’yı okuyun. Belki Tolstoy’u okuyunca intihar etmek isteyeceksiniz ama bu bile bir anlam arayışıdır. Tolstoy’un intiharını anlamak, belki sizi kendinize daha çok yaklaştırır. Asıl bizi tanıtan şey sanat; müziğiyle, dansıyla, filmiyle, kitabıyla… Ama bencilliğimiz ağır basıyor. Para da var. Artık gidip “ben, ben” diyerek paranı ortaya koyup “beni anlat” diyorsun. Kendimi tanımak için illa aynada kendime bakmam gerekmiyor ki. Sanatta başka benler var. Hepsiyle ilişki kurabilirim. Onları tanırsam, içimdeki “ben”i daha iyi tanıyacağım. Ama bunu yapmak çaba gerektiriyor. Psikoloğa gitmek, bu anlamda biraz tembellik, biraz da bencillik. Çünkü kitap okumak emek ister. Oysa psikoloğa gitmek artık bir olay haline geldi, hele paran varsa daha da kolay. Eskiden ayıp sayılırdı, saklanırdı. Şimdi moda oldu. “Terapistin kim?” diye soruluyor. “Aa, seninki de mi oymuş?” Terapi adeta bir markaya dönüştü. Terapistleri, dişçi karşılaştırır gibi karşılaştırıyoruz. Ama şehirde yaşayan biri için bu kaçınılmaz hale geldi. Çünkü en kolayı o: Adresi belli, randevusu belli. Gidiyorsun, geliyorsun, iyileşmek için bir şey yapmış oluyorsun. Üstelik para veriyorsun, emeğini de veriyorsun. O yüzden daha çok inanıyorsun. Tıpkı bir kazağı severek almak gibi. Terapiye de inanarak gidiyorsun. Belki o inanç bir yıl, iki yıl sürüyor. Sonra da kazak değiştirir gibi terapist değiştiriyorsun. “Artık ben yeşil kazaklar giyeceğim,” diyorsun. O arzuyla, o hevesle değiştiriyorsun. Ama başka bir yaşam kurmak—gerçekten bambaşka bir yaşam—çok daha zor. O yüzden biraz da olsa risk almak gerek.
Hani o döngüden… Yaşam döngüsünü kırmak en zor olanı değil mi?
Çok zor. Çünkü alışkanlıklarımız var. Ve biz, bu döngüleri kaçınılmaz sanıyoruz. İşini sevmiyorsun diyelim. O zaman azıcık daha oku, başka şeyleri öğren. Kırk yaşında bile olsan, işini değiştirebilirsin. Mesela çok para kazandığın bir işin vardır, evini almışsındır, otomobilini de… Tamam. Artık başka bir şey yap. Git, bir yerde tezgâhtarlık yap. Saatleri belli. Günde beş saat, dört saat çalış. Yine biraz para kazanırsın. Ama beğenmediğin bir patronun, seni tüketen bir işin olmasın. Git garsonluk yap. Birçok insan için garsonluk tatlı bir deneyim bile olabilir. Altı saat çalış, sonra daha çok kitap oku. Kendine bir düzen kurduktan sonra bu mümkün. Belki biraz daha ucuz bir yere taşınırsın. Şehir değiştirirsin. Aynı mesleği, daha küçük bir şehirde daha sade bir şekilde yapabilirsin. Yeter ki iste. Yeter ki azıcık cesaretin olsun. Yapabilirsin.
Daha mı güzel olacak? Tünelin sonunda bir ışık var mı hocam sizce? Dünya için bir umut var, değil mi?
Yaşam sürdükçe umut da vardır çünkü yaşam, başlı başına bir ışıktır. Yoksa insan neden var olsun? Elbette intihara karşıyım ama sürekli şikâyet etmek, yalnızca kişinin kendisini değil, çevresini de karanlığa sürükler. Şikâyet bulaşıcıdır: Biri başlar, diğeri iki şikâyet daha ekler, üçüncüsü katılır… Ve ortaya karamsar bir senfoni çıkar. Buna hakkımız yok. Eğer insan bir şey yapamıyorsa, sadece şikâyet etmekle yetinmemeli. Asıl sormamız gereken şu: ‘Ben ne yapabilirim?’ Şikâyette kalıyorsak, değişim için sorumluluk almıyoruz demektir. Dünya düzenleri, rejimler, baskılar… Hiçbiri kalbimizdeki sevgiyi yaşatmamıza engel değil. Pul toplamaya, hayal kurmaya, göz göze bir tebessüm paylaşmaya da engel değil. En baskıcı rejim bile — ister Pol Pot’un Kamboçya’sı gibi olsun, ister başka bir yerde — aklımızın içine, kalbimizin derinliğine giremez. Ne kadar otoriter olursa olsun, ne kadar kelle keserse kessin, zihnimizin sınırlarına ulaşamaz. Eğer biz aramızdaki sevgiyi, göz kırparken bile paylaşabildiğimiz o bağı koruyabiliyorsak, işte o zaman hayat anlam kazanıyor.
Benden bu kadar hocam. Tekrar çok teşekkür ederim değerli vaktinizi ayırdığınız için. Var olun.
Delik deşik ettiniz beni (gülüşmeler) İlginize teşekkürler. Keyifle devam.
Kapak Fotoğrafı: Sadece Portreler
İlginizi çekebilir: Lisya Kalma Patır’dan Ceren Kandemir ile Ayıp Payı Üzerine

Nuray İmre












Aile Tadında
Eline sağlık Nuray İmre✨ çok etkileyici, samimi bir röportaj olmuş❤️️ Gündüz Hoca'nın hayatı ele alışı, günümüz alışkanlıklarını sorgulayışı, biz şehir insanlarının anlamsız kalabalıklarda, mutsuz insanlarla kısıtlı zamanımızı yaşadığımız gerçeğini yüzümüze vuruyor. Yaşadığımız bunalımlar, hapsolduğumuz hayatlar tercihimiz olduğu gerçeği oldukça çarpıcı bir yüzleşme. İnce Memed gibi dağlara kaçasım geliyor.. yine sorguluyorum bulunduğum yeri, adım atıp kalan ömrü sadeleştirmeye çabalamak, öze dönmek, iyiye bakmak.. Teşekkür ederim Nuray, Gündüz Hoca'nın Cehenneme Övgü kitabını takip eden senelerde tekrar tekrar okuma isteği gibi bu yazı da bende bu duyguyu uyandırdı.. yine yine okuyacağım❤️️