Aysu Altunay ile: Aristo’nun Rüyası Üzerine
Sarıyer Edebiyat Günleri Öykü Yarışması’nda mansiyona değer görülen, çeşitli dergilerde şiir, deneme yazan Aysu Altunay ile buluştuk. Okurları felsefenin katmanlarında gezdiren, yalnızlık, yokluk, hiçlik gibi sorgulamalarla okuyucuları aynı anda hem kuyunun içine hem de dışına bakmaya çağıran Aysu Altunay ile İnkılap Yayınevi’nden çıkan son kitabı Aristo’nun Rüyası üzerine keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Üstelik, Aristo’nun Rüyası’nın 2021 yılında Kültür Bakanlığı’nın başlattığı Dijital Tiyatro projesinde sesli tiyatro olarak yayımlanmaya hak kazandığını da belirtmek istiyorum.
Kitabınızda çöp tenekesiyle konuşan bir adamın varoluşsal sorgulamalara girdiği bir hikâye anlatıyorsunuz. Neden çöp tenekesi?
Çöp tenekesi atık görevi görmesinin ötesinde bir anlama sahip benim için. Orada, o çöpün içinde bırakılmış, iç içe geçmiş, yitirilmiş bir şeyler var. Hatıraların, kişisel ve toplumsal tarihin, duygunun, zihnin ve bedenin bellek yitimi orada yığın yığın bir araya geliyor. Geçmişi ve anı orada bırakırken bir anlamda gelecek de yeniden, farklı bir biçimde şekil buluyor. Tabii çöp aynı zamanda hafızanın katledilmesine de bir gönderme de bulunuyor. Birisi için değerli olan, bir başkası için tehlike görevi görüyor. Geçmişte, tehlikeli ilan edilerek meydanlarda yakılan kitaplar bunun bir örneği. Dolayısıyla öteki ilan edilen için değerli olan, tehlikeli gösterilerek ortadan kaldırılmaya çalışıyor. Neden? Çünkü hafıza yoksa hiçbir şey yok. Pek tabi artık çöpe atılanın, yok edilenin yerine başka başka şeyler konularak yeni bir hafıza yaratılıyor. Böylece geçmiş ve gelecek yeniden şekilleniyor. Bilinç değiştiği gibi tarihsel, kişisel ve toplumsal bellek üzerine kurulu bilinç de başka bir çizgiye çekiliyor. Bellek taşıyan, aktaran yerde anlamlı hale geliyor. Bir şeyin ne olduğu kadar, neden ve nasıl olduğunu da hafıza sayesinde anlamlandırıyoruz. Taşıma ve aktarma kesintiye uğradığında, diğerinde anlam bulması zorlaşıyor. Hafızanın yok olması, ortadan kaldırılması, taşıyıcı görevini yerine getirememesi bilincin de kıyımına neden oluyor. Aristo’nun çöp tenekesi ile konuşması da aslında bir anlamda buralara bir sesleniş.
Kitabınızın şiirsel ve teatral üslubu dikkat çekiyor. Yoğun felsefi bir örüntünün içinde çatışmayı şiirle verdiğiniz yerler de var. Bu özellikle tercih ettiğiniz bir biçim miydi?
Aristo’nun Rüyası aynı zamanda benim ilk tiyatro metnim. Bu anlamda teatral yapısı buradan geliyor. Şiir ise başkaldırının ve yüzleşmenin, sona yaklaşmanın çanlarını ellerinde tutuyor. Çatışma ve dışavurumu, şiirin gizemli, derin dehlizleriyle vermek istedim. Çöpteki ses ile Aristo’nun duygularının daha da yükseldiği ve dibe doğru hızlıca çekildiği aralıkta şiir devreye giriyor. Bir anlamda şiir başkaldırı ve dışavuruma elçilik ediyor. Şiir her ikisi için ve bizatihi karakterlerin kendisi için ayna görevi görüyor. Şiir burada düşünme ve varoluş biçiminin meydan okumasına dönüşüyor. Tabii tüm bunların ötesinde şiirin bende çok ayrı bir yeri var. Şiirin oyunbaz, dik başlı, derinliğe iten yolculuğunu seviyorum.
Felsefe, edebiyat, şiir ve tiyatro gibi farklı alanlarda eserler verdiniz. Peki, bu çeşitlilik yazarlığınızı nasıl besliyor? Bir türün içinde kalmak yerine farklı türleri keşfetmek, sizin için ne anlama geliyor?
“Hangi bölümden mezun olduysan, o bölümün dışına çıkma. Hangi alanda ya da türden eserler ortaya koyduysan orada kal!” türünden söylemler söz konusu. Ancak bu söylemlerle gelen sınırlama ve eleştiri mekanizmasının doğru yerden, doğru şekillerde çalıştığını düşünmüyorum. Eleştiriyi ortaya konan eserin, üretimin mahiyeti üzerine vermek gerektiğini düşünüyorum. Açıkçası ben kendimi tek bir türe hapsetmek istemiyorum. Eğer ele aldığım mesele öyküde can bulacaksa öyküyle, şiirde kendini gösterecekse şiirle anlatırım. Çünkü mesele ve duygu ancak hangi tür gerekiyorsa orada can bulacaktır. Bu noktada tartışılması gereken noktalardan esas meselelerden biri özgünlük olmalı. Ve tabii türün katili olmadan, vasat olana hizmet etmeden, yenilikler katarak, popülarite kurbanı olmadan yol alınması gerekiyor.
Aristo’nun Rüyası’nı okurken bir kaçış değil yüzleşme serüveniyle karşılaştım. Aristo, ne kadar acı çekeceğini ve korkularıyla yüz yüze geleceğini bilse de karşılaştığı o sese gitmekten alıkoyamıyor kendisini. Aristo’nun yaşadığı anlamı yeniden bulma arzusu yer yer büyük bir çatışmaya dönüşüyor. Modern çağda bireyin anlam arayışı için neler söylemek istersiniz?
Kıymetli Ahmet İnam hocamın bir etkinlik konuşmasında “Belki de mana sizi çoktan bulmuştur” cümlesi içimdeki taşı yerinden oynatmıştı. Anlam yaşamın ta kendisiydi. Çoğu zaman uzaklarda çok ama çok uzaklarda arıyoruz anlamı. Uzaklarda aradığımız şeyin hemen yanı başımızda da olabileceğini aklımıza getirmiyoruz. Hep kör karanlığın içinde saklıymış gibi savruluyoruz. Fakat ya anlam uzandığımız o ilk yerdeyse? Oraya hiç bakmadan yahut basite indirgeyerek, hor görerek ve hatta görmezden gelerek anlamı öldürmüş olmuyor muyuz? Burada anlam arayışının sınırından bahsetmiyorum. Yakından ötelere doğru bir anlam arayışı da mümkün elbette. Anlam bizi çoktan bulduysa ve onu görmüyor, bilmiyor, yadırgıyorsak burada fark edilmeyen anlam kaybı söz konusudur. Ahmet hocanın bahsettiğim sözü, Şair Turgut Toygar’ın bir sohbetinde bahsettiği anısına götürmüştü beni. Yıllar önce, gecenin ilerleyen saatlerinde evine doğru yürüyen Toygar’ın yanından taksi hızla geçip bir anda duruyor. Tanımadığı biri taksinin arka camından sarkarak bu gece için bir şiir okur musun? diyor. Toygar “Hezârfen bir tuhaf kuştur” diye karşılık veriyor. Taksideki kişi “Bu kadar mı?” diye karşılık verince şair “Yetmez mi?” diyerek yoluna devam ediyor.

Bazıları için yetmiyor belki de.
Belki de. Öte yandan modern çağ tarihsel etiketi üzerinden bir cevap vermiş olmak istemiyorum. Günümüzde anlam ve anlam arayışına dair popülist söylemler söz konusu. Bu popülist söylemlerin bazıları tüketim pazarına dönüşmüş durumda. Tecrübeleri bir yere hapseden, çeşitliliğe ambargo koyan, duyguları tek tipleştiren, olasılıkları daraltan kişisel gelişim odaklı reçeteler sunuluyor. Dolayısıyla anlamın mahiyeti de değeri de sarsılıyor. O sunulan reçetedeki anlamın dışına çıkıldığı anda yok sayılma tehlikesiyle de göz göze gelmek durumunda kalıyorsunuz. Popülist söylemlerle yazılan reçeteye uyanlardan bazıları diktatörce bir yaklaşım sergiliyor. Konformist beslenme kaynaklarını korumaya alarak reçetenin dışında “anlam” anlayışına/arayışına sahip olanların tecrübesini, geçmişini, hislerini alaşağı ederek onlara akıl hocalığı yapmaya çalışıyor. Sözüm ona bu birtakım popülist söylemler görünürde naif, alttan alta dikteci söylemler eşliğinde, çeşitli otoritelerin kitleleri yönetmek için yaratmaya çalıştığı anlamı beslediğini de unutmamak gerekir. Bu hizaya getiren, çeşitliliğin yitimine neden olan anlama dair söylemler, bir noktada gerçek sorunları örtbas ederek duyarsız bireyciliğe de itiyor. Bir de tabi tüm bunlarla birlikte anlam hızla tüketilen metaya dönüşüyor. Bireyler de haliyle yetinemediği, tatmin olamadığı, bulup emin olamadığı yahut sahte olduğunu anlamadığı reçeteye uygun hareket ettiği için anlamı bulduğunu zannederek yaşıyor. Dayatılan anlam çerçevesi huzursuzluğa da sebebiyet veriyor. Oysa bazen baştan uca reddetme cesareti göstermekle başlar hikâyeler. İşte Aristo, biraz da bunu yapıyor.
Herkesin her şey olabildiği bir çağın içinden geçiyoruz. Birçok kişi bir etiketi hızlıca takıp o etiketin kendisi oluveriyor. Bu bana açıkçası tehlikeli geliyor.
Elbette ki iyi olan her şey kendini ortaya koymak istiyorsa, koyabilmeli. Ancak etiketler de tüketim çağının getirilerinden nasibini alıyor. “Hamdım, yandım, piştim” gibi varoluşsal bir yerden değil de hızlı bir kabulden hareket ediliyor. Hamlıktan pişme sürecine uzanan, acıyla neşenin iç içe geçtiği var oluş sancısından geçmek istemeyenler var. Piştim ve oldum demenin hazzı ve kibriyle ben ne yaparsam, hangi etiketi taşırsam ve beni onaylayanların sayısı ne kadar artarsa o kadar iyiyim gibi bir mükemmellik maskesiyle yaşayanlar söz konusu. Ezelden beri bunun örneklerine rastlamak mümkün. Benim için yazarım demek hala kolay değil. Bu bir anda olacak bir şeymiş gibi de gelmiyor açıkçası. Yaşamın içerisine bu adlandırmaları koyarak da yaşamıyorum. Pek tabi senin de belirttiğin gibi kendini kolayca yazar, şair, ressam, araştırmacı ilan edenler var. Bahsettiğim üzere pişmek ve olmanın mahiyetini iyi kavramak gerekiyor. Olmadan oldum demenin de sorumluluğu var, pişmeden piştim demenin de.
Eleştiri mekanizmasının doğru yerden işlemesi gerektiğini söylemiştiniz. Yazın ya da sanat dünyasında eleştiri mekanizması nasıl işliyor sizce?
Bu konuda genelleme yapmam söz konusu değil. Zaman zaman dâhil olduğum, zaman zaman geriye çekilerek izlediğim, tanıklık ettiğim noktalardan ele aldığımda eleştiri mekanizmasının doğru işlemediğini görüyorum. İlginç bir şekilde tanıdık, eş dost mertebesinde aralarında olabilecek bir fayda ilişkisi söz konusuysa, ortaya konan eser kötü bile olsa, bırakın kritik etmeyi sürekli onaylama ve güzellemelerle süsleniyor. Normalde tepki göstereceği, eleştireceği bir durumu çıkarları ölçüsünde sümen altı edenler var. Bir de ne olursa olsun doğruları keskin bir şekilde dile getirenler oluyor. Bunlardan bir kısmının “sessizlik suikastına” uğradığını, eserlerinin de yok sayıldığını biliyorum. Doğruları dile getirenlere, keskin üslubunu beğenmediklerine ambargo uygulayanların, çok ciddi ahlaki zarar veren, farklı şiddet biçimlerine maruz bırakanları işime yarar diyerek görmezden gelenler söz konusu. Eleştiriden öte sanatta kritik etme esas olmalı. Garip eleştiriler aldığım oldu. Mesela yazdığım metinlerden kadın olduğumun anlaşılmadığını söyleyerek bu konuda eleştiri aldım. Elbette bunun eleştiri dinamiğinde hiçbir yeri olmadığı için dikkate dahi almadım. Başka biri toplu bir kitap dosyası için öykü istedi. Yolladım. Öyküyü eleştirmeye çalıştı baktı olmuyor, isim sıralamasında en öne geliyor ismin diyerek asıl derdini ortaya koydu. Şahsi meseleler, korkular, sadece kendisinin parlamasını isteyenlerin kibri doğal olarak kritik etmeyi de erozyona uğratıyor. Şahsen doğru bir egonun başımın üstünde yeri var ancak kibrin asla değil!
İlk kitabınız olan Ağdalı Maymunlar ile ilgili de bize biraz bilgi verir misiniz? O dönemde yazdığınız öykülerde hangi temaları öne çıkarmak istediniz?
Ağdalı Maymunlar öykü kitabım “Toplumcu Gerçekçi” bir temaya sahip. Yaşanan, yaşandığı ölçüde gizlenen, açığa çıktığında kimi zaman inkârla süslenirken, kimi zaman da kitlesel tepkilere yol açan öykü dizisinden oluşuyor. Eril düşünme biçiminin ve şiddetin her türlü halinin geleneksel ve modern yansımalarını kaleme aldım. Türlü maskelerle, statülerle, toplumsal norm ve yaptırımlarla, süslü propaganda ve söylemlerle üzerinin örtülmeye çalışıldığı eril şiddeti göstermek için Ağdalı Maymunlar koydum kitabın adını. Gerçek şu ki eril düşünce şiddeti tahmin edilebilir yerden geldiği gibi, hiç beklemediğimiz yerden de geliyor. Bunu farklı öykülerle hatırlatmak istedim.
Kapak Fotoğrafı: Aysu Altunay
İlginizi çekebilir: Lisya Kalma Patir’den Ceren Kandemir ile Ayıp Payı Üzerine

Eray Günan 







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!