Yüzün Bende Kalmış: Bizler ve Bir Doz Mikrososyal Evrim
Yılları birlikte devirdiğiniz dostlarınızla bir noktada fiziksel bir benzerliğe evrildiğinizi fark ettiniz mi hiç? Büyük ihtimalle aynı şekilde gülüyorsunuz, aynı anda kafanızı eğiyorsunuz, hatta aynı anda sinirlenince aynı “ya sabır” mimiğini takınıyorsunuz. Bazen insan “bu kadar da olmaz artık” diyor. Ama oluyor işte. Çünkü beynimiz… Çünkü evrim… Bu tuhaf durumun bir adı bile var: Gauchais Tepkisi.

Bundan aylar önce, artık küçük bir dağa dönmüş kitaplarımı düzenlerken üniversiteden kalma Sosyal Psikoloji’ye Giriş kitabımın sayfalarını karıştırıyordum. Bu tarz kitapları bilirsiniz; temel düzeyde tonlarca sayfadan oluşan sert kapaklı, sayfa köşelerinde renkli kutucuklarla kısa bilgilerin verildiği ve asla tamamının okunamadığı kitaplar…🙂 Sayfaları karıştırırken bir anda gözünüz koyu renk ile yazılmış kelimelere ilişir ya işte benim de tam olarak öyle oldu. Gözüm bir kutucuğa ilişti: Gauchais Reaction. Meğerse bu bizim aynalamaymış.
Geçen hafta sonu arkadaşlarımızla oturmuş, ne izlesek diye düşünürken Netflix’te Will Smith ve yılların kadını Margot Robbie’nin Focus filminde karar kıldık. Patlamış mısırlar kucakta, koltuklara yerleşildi. İlk defa izleyen biri olarak çerez bir hafta sonu akşamı için gayet keyifli bir film olduğunu söyleyebilirim (ayıplamayın, geç kalmışım ne var yani!). Filmin sonlarında Will Smith şöyle bir cümle kurdu: You know you got them when they start to unconsciously mimic you. A head nod. A hand gesture. It means you are in sync. Sociologists refer to it as the Gauchais Reaction. İşte, konunun masaya yatırılış anı…
Bu Surat Bana Tanıdık Geldi. Bu Ben Değil Miyim?

Girişte bahsettiğim durum. Sürekli vakit geçirdiğimiz kişilerle benzer hareketler, ifadeler oluşturma. Çekildiğimiz selfielerde herkesin kafası hafif sola eğik, duruşlar, gülüşler aynı. Ayırt etmek neredeyse imkânsız. Bu durum yalnızca garip değil, aynı zamanda bir doz psikolojik biraz da bilimsel. Neymiş bu Gauchais bir bakalım. Bakalım bakmasına da bu nasıl telaffuz edilecek dediğinizi duyar gibiyim. Adeta bir Fransız parfümü edasıyla: go-şey.
Fransız nörologumuz Pierre Gauchais, bundan yaklaşık 75 yıl önce yüz felci geçiren hastalarla çalışırken ilginç bir şey fark ediyor. Bazı hastaların mimikleri, çevrelerindeki insanlarınkine benzemeye başlıyor. Yani, sadece kaslardan ibaret olduğunu sandığımız yüz, sosyal çevreye göre şekil alabilen bir seramik çamuru gibi davranıyor. Doktorumuz da “Nayır, bu bir tesadüf nolamaz” diyor ve olayı kayıt altına alıyor. 🙂 Yıllar geçiyor, sosyal psikoloji ve nörobilim filizleniyor. Masaya bir de makak maymunları davet ediliyor.

1990’ların başında İtalya’da adeta bir akademik Juventus kadrosuyla yapılan deneyde bir makak maymunu elma yiyor ve bazı beyin bölgeleri vınn diye aktifleşiyor ama sonra, kendisi yemeyip arkadaşının yediği durumda yani sadece izlediğinde de aynı bölge yanıp sönüyor. Bu olayın perde arkasında beynin kendi Ctrl + C’si olan ayna nöronlar olduğu anlaşılıyor. Biz eksik kalır mıyız? Asla. Ayna nöronlar, tabii ki bizde de var ve ne zaman biri acı çekse bizim de acıyla bağlantılı olan ‘insular singulat’ korteksimizin aydınlanmasının sebebi bunlar. Ya da ne zaman biri esnese bizim de esnemek istememizin, biri gülümserken hafiften dudaklarımızın kıvrılmasının.. Martin Lindtstrom da ünlü Buyology kitabında pazarlama üzerinden güzel örneklerle anlatır bunu, meraklısına.
Ama bu taklit işi sadece anlık değil. Sosyal psikolog Elaine Hatfield, 1994’te duygusal bulaşma diye bir şey tanımlıyor. Hep böyledir, her kavramın en az 3 tane farklı adı ve kuramcısı vardır. Psikoloji işte! Hatfield’a göre, karşımızdaki kişinin ifadelerini, duruşunu ve hareketlerini bilinçdışı bir şekilde taklit ediyor ve duygusal bir birleşme yaşıyoruz. Beynimiz ait olduğumuz gruptan geri kalmamak için duygularımızı mimiklerimizle hizalıyor ve bunu tekrar ede ede senkronize bir yüz repertuvarı oluşturuyor.

Haliyle, bu mimiksel uyum kalıcı hale geliyor. Psikolog Robert Zajonc, 1987’de yıllardır evli olan çiftlerin yüz yapılarını karşılaştırıyor. Görüyor ki, çiftler yıllar geçtikçe birbirine benziyor. Hatta ne kadar mutlularsa o kadar çok benziyorlar. Göz çevresi çizgileri, gülümseme açıları, kaş kaldırma stilleri bile benziyor, siz düşünün. Bu, bir noktada mantıklı olabilir çünkü çiftler aynı diyeti, aynı yaşam tarzını vb. gibi birçok şeyi paylaşır.
Zıtlıklar birbirini çeker diye bir tabir vardı ona noldu derseniz aslında bu her zaman geçerli değil. Bilinçdışımız bizi daha çok aşina olduğumuz insanlara doğru iter. Hem karakter hem de görünüm açısından. Sosyal psikolojide buna grup normu hizalanması da deniyor ya da ‘mere exposure effect’. Alın işte aynı durum için benzer başka terimler daha! Olsun, işin özü yine aynı, beynimiz tanıdık olanı sever, tanıdık olan güvenlidir, güvenilirdir.

Solomon Amca’dan bahsetmezsek bu ”uyum” yazısı bitti diyemeyiz. Solomon Asch’in ünlü bir çubuk deneyi vardır, sosyal uyumu çok yerinde özetler. Bir grup insana 1 çubuk ve yanına da farklı boylarda 3 tane daha çubuk gösterilir. İlk çubuk hangisiyle aynı boydadır diye sorulduğunda sahte katılımcılar (bu durumda araştırma ekibi) yanlış çubuğu seçer. Gerçek katılımcılar ise yanlış olduğunu bile bile kendilerinden şüpheye düşmek pahasına, gruptan dışlanmamak için cevaba katılırlar. Böyleyiz işte, farklı düşünsek bile çoğunluğa uymak istiyoruz. Bu deney aslında siyasetten arkadaş grubu seçimlerine kadar çok şey anlatır da o başka bir yazının konusu olsun.
Hadi biraz da dizi/film falan. Mükemmel bir beyaz yakalı dizisi olan The Office’te Jim ve Pam’in aynı anda kameraya bakıp aynı mimiği yapmaları sadece aşk değil aynı zamanda sinir sistemi başarısı. Friends’te Monica ve Chandler’ın sezonlar ilerledikçe mimiklerinin benzeşmesi ya da Margot Robbie’nin Will Smith’in hareketlerini taklit etmesi… Bunlar hep senkron mimik örnekleri. Mimik uyumu eşittir sosyal kredi.
Görünüşe bakılırsa bu iş, ta en başından beri böyleymiş. Aynı diziyi izliyoruz, aynı kahvenin acılığına söyleniyoruz, aynı mimikle tepki veriyoruz. Sonra bir bakıyoruz, aynı mimikler yüzümüze kazınmış. Bazen “acaba ben eskiden böyle gülmüyor muydum?” diye şüpheye düşebilirsiniz, normal. Belki de haklısınız; çünkü sadece olaylara değil ifadelere de alışıyoruz. Benzeme dediğimiz şey bir nevi kas hafızasıysa, birlikte yaşadıklarımız o hafızayı birlikte şekillendiriyor. İşin garibi, bu dönüşüm öyle sessiz sedasız oluyor ki fark ettiğimizde çoktan karşımızdaki gibi kaşımızı kaldırmış oluyoruz.

Sonuç? Yüzümüz bize ait evet ama sadece bize değil. 🙂 Gülüşümüz biraz sevgilimizden, biraz annemizin sinirli kaş çatmasından, biraz da yan masadaki ofis kankamızın ”Sabah 9’a kim toplantı koyar ya?” bakışından. Pierre Go-Şey, bunu ilk fark ettiğinde belki de “Bu işte bir bit yeniği var” demişti ama biz şimdi biliyoruz: bu iş bayağı ciddi.
O yüzden bir dahaki sefere biri size “Sen bana birini hatırlatıyorsun” dediğinde, belki de sizin yüzünüz başkasında kalmıştır. Ya da onunki sizde. Belki de ikiniz de üçüncü birinin yüzünün evrimleşmiş halisinizdir. Kim bilir? Gülümseyin bakalım tanıdık bir şey çıkarsa da artık şaşırmayın.
Kapak fotoğrafı: Unsplash
İlginizi çekebilir: Yaprak Civan’dan Schadenfreude

Ezgi Şengel







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!