Dün ile Bugün: Belleğin Kıyısında Bir Yolculuk
Geçmişimiz ve bugünümüz arasındaki bağlantı; okuduğum her roman, şiir, anlatı ve incelediğim sanat eserlerinden sonra düşündüğüm bir konu. Bunun sebebi belki de her eserdeki çatışmanın, hepsi her ne kadar kendine özgü olursa olsun, bir şekilde dün ile bugün olduğumuz insanların zıtlıklarından, benzerliklerinden ve bir şekilde geçmişe özlemden doğuyor olması. En son okuduğum kitap, Annie Ernaux’nın ‘’Bir Kadın’’ isimli anlatısı oldu. Kitapta, annesinin ölümünün üzerinde bıraktığı etkiden ve annesi ile kendisinin geçmişinden kalan anıların bıraktığı imgelerden bahsediyor.

Ernaux için bu anlatı; onun deyimiyle, artık dünyada var olamayacak annesi ile arasında kalan son bağ. Ben, size bu kitaptan bahsederken eseri her ne kadar anlatı olarak nitelendirsem de, Ernaux için, ”bu kitap ne bir yaşam öyküsü ne de bir roman, belki edebiyat, sosyoloji ve tarih arasında bir şey,” onun deyimiyle.
Bu cümleler, beni tekrardan düşündürtüyor. Geçmişi anlatmak için cümleler ve hikayeler nedense çoğu zaman yeterli değil, ne yaparsak yapalım yapay kalıyor. Dün veya daha öncesi, geride kaldı fakat hiçbir şekilde ölmüş değil. Orada, sessiz fakat canlı. Belleğimizin derinlerinde gizli kalmış, bir başka biz, bir başka zaman ve mekan var; o orada bulunmaya devam ettikçe ondan bir şekilde bahsetmek, onunla bağımızı korumak istiyoruz. Çoğu zaman bunu nasıl en iyi şekilde yapabileceğimi düşünüyorum ve kendimi yazarken buluyorum. Bugün bu yazıyı yazarken, hep birlikte bu yöntemler üzerine düşünelim istedim.
Unutmamak: Kişisel Bir Direniş
Ernaux’nun sade ama derin anlatımı, her defasında beni düşündürüyor: Yazmak yalnızca yaşanmış olanı kaydetmek değil, aynı zamanda onu yeniden anlamlandırmak. Bir anıyı tekrar yazmak, o anının bize ne ifade ettiğini sorgulamak demek. Hepimiz, hayatımızda dönüm noktası olmuş anlara sahibiz: bir kayıp, bir başarı, bir ayrılık, bir başlangıç… Ancak bunlar genellikle zihnimizde sessizce durur, onları nadiren kelimelere dökeriz.
Oysa bu sessizliğin içindeki sesleri yazıya döktüğümüzde, hem kendi iç sesimizi duyarız hem de başkalarının sesine alan açarız. Belki bir gün sizin yazdığınız kısa bir anı, bir başkasının kendini anlamasına yardımcı olabilir. Okuduğum her kitapta, her defasında biraz daha yalnız olmadığımı fark etmemin sebebinin bu olduğunu düşünüyorum. Hepimizin, her ne kadar farklı olsak da, bir o kadar da aynı olduğumuz bir gerçek. Yazdığım yazıları, bazen defterimde, bazen de dijital blog’umda arşivliyorum; sonradan oralara baktığımda, kimi zaman bir yabancıyla kimi zaman da çok tanıdığım birisiyle karşılaşıyorum. Yazdıklarımı bazen birisinin okuduğunu görüyorum, sonra onun benimle aynı şekilde hissettiğini ve deneyimlerimizin ortaklığını. Var olduğumu zaten biliyorum ama hem kendim hem de başkaları için yazmak, sanki bir çiçeğin ansızın köklerini hissetmesi gibi, bana burada olduğumu hatırlıyor.
Bellek Defteri & Kutusu

Basit bir defter, not alma uygulaması ya da küçük bir kutu: İçinde bize geçmişi hatırlatabilecek şeyler: bir sinema bileti, bir fotoğraf, bir küçük not, hatta bir koku. Çoğu zaman unutmamak için ve nostalji için, en çok tercih ettiğim ve sevdiğim yöntemlerden biri.
Yazmak
Kendimize bir mektup yazmak: 10 yıl sonraki halimize, çocukluğumuza, geçmişte kaybettiğimiz birine. Ulaşıp ulaşmamasının bir önemi, gerçekçi olup olmamasının önemi yok. Kıymetli olan, kendimizle iletişime geçmeyi, kendimizi merak etmeyi, kendimize hedefler koyabilmeyi deneyip buna vakit ayırabilmek. Ya da sevdiğimiz biri için, sevgiyi ifade etmenin bir yolu olarak. Charles Bukowski’den, en sevdiğim şiirini hatırlıyorum, Jane için yazdığı:
”225 gün çimenlerin altında kaldın
ve sen benden daha fazlasını biliyorsun.
kanını çoktan aldılar,
sen bir sepetteki kuru bir çubuksun.
işler böyle mi yürüyor?
bu odada
aşk saatleri
hala gölgeler yaratıyor.
gittiğinde
neredeyse her şeyi aldın
ben olmama izin vermeyen kaplanların önünde
gecelerde diz çöküyorum.
olduğun şey bir daha olmayacak.
kaplanlar beni buldu ve umursamıyorum.”
Belleğin izini sürerken, İnci Aral’ın ”İçimden Kuşlar Göçüyor” adlı kitabı da aklıma geliyor. Aral, orta yaşın eşiğinde bedenin, hafızanın ve kimliğin geçirdiği dönüşümleri son derece samimi bir dille anlatıyor. Geçmişe dönüp hayatını, ilişkilerini ve kadın oluşunu tüm kırılganlığıyla sorgularken, kişisel belleğin aynı zamanda toplumsal bellekle nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Anlatısında yalnızca bir kadının yaş alma sürecini değil, hatırlamanın ve yazmanın iyileştirici gücünü de hissediyoruz.
Rutinlerimizde Bellek Uyarıcılar

Her sabah kahve içerken aynı şarkıyı dinlemek, yürürken belli bir güzergahı tercih etmek ya da aynı kitapçıya uğramak … Zihin bu tekrarlarla bağ kurar ve zamanla bu anlara küçük anlam katmanları yerleşir. Yıllar önce geçtiğimiz sokaktan bugün geçerken, her şeyin ne kadar değiştiğini ya da aynı kaldığını gözlemlemek ve nasıl hissettiğimize odaklanmak, bu değişikliklerin sebepleri hakkında düşünmek, kendimize dışarıdan bir üçüncü kişi olarak bakabilmek; kendimizle aramıza mesafe koyarak yaşam öykümüzü uzaktan, bir roman okuru gibi okuyabilmek. Dün ve bugünümüz arasında bağ kurabilmek için.
Günümüz Toplumunda ”Unutmamak ve Unutulmamak”
Günümüz toplumunda her şey çok hızlı akıyor. Bilgiler, görüntüler, olaylar birbiriyle yarışıyor ve çoğu zihnimizde iz bile bırakmadan geçip gidiyor. Bu hızın içinde geçmişi hatırlamak, köklerimize dönmek neredeyse bir lüks gibi algılanıyor ama aslında bu bir ihtiyaç. Unutmamak, bir tür dirençtir. Hem kendimize, hem geçmişimize, hem de birbirimize karşı sorumluluğumuzdur bu.
Hikâyeler sadece romanlarda, filmlerde ya da şiirlerde yaşanmaz. Asıl hikâyeler, her gün yaşadığımız küçük anlarda gizlidir. Yazdığınız, düşündüğünüz, kaydettiğiniz her anı; yalnızca sizin için değil, sizden sonra gelenler için de anlam taşır. Bugün biz, bizden önce yaşayanların sesini duyuyoruz. Yarın da birileri bizim sesimizi duymak isteyecek. Annie Ernaux’nun “Bir Kadın”ı gibi, bizim de anlatacak hikâyelerimiz var. Belki onlar büyük anlatılar değil ama bize dair, yaşama dair, zamana dair. Bu yüzden çok kıymetliler. Bu yazı vesilesiyle hiç unutmamak dileğimle…
Unutmamak, bir tür dirençtir. Dün ile bugün arasında köprü kurmanın yolu, bu hikâyeleri saklamaktan değil, paylaşmaktan geçiyor.
Kapak Fotoğrafı: unsplash.com/@miz44n
İlginizi çekebilir: İlke Tulunay’dan Annie Ernaux’den Seneler

Aysu Altaş 








Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!