Her sabah işe yürürken belirli bir kadına benzemeye çalışıyorum. Ben bu kadını henüz tanımıyorum ama neye benzediğini çok iyi biliyorum. Gömleği asla kırışmıyor. Hep ütülü. Ütü yapmayı da çok iyi biliyor bu arada. Topukluları koridorda yankılanıyor. On beş santim topuklularla bütün gün yürüse de ayakları acımıyor. Buzlu sütlü kahve içmiyor, espresso içiyor. Üstüne üstlük sonrasında suratını ekşitmiyor. Asla da üstüne dökmüyor. Beyaz giyse bile. Ofis masasında ağlamıyor. Zaten bir masası yok. Camdan bir odası ve takvimini yöneten bir asistanı var. Ben onu tanımıyorum. Ama her gün ona benzemeye çalışıyorum. Her sabah, bir vitrin camında onun silüetine dönüşüyorum. Henüz olmadığım bir versiyonuma.  Evet. 20’lerinize hoş geldiniz: Henüz tanımadığınız birine benzemeye çalıştığınız yıllar. Hepimiz yaşamıyor muyuz?

Fotoğraf: Amanda Vick – unsplash.com

Yetişkinliği oynamanın tuhaf bir bağımlılığı var. Artık kanat takmıyoruz. Hangi Winx perisi olduğumuz önemli değil (ben Flora’ydım bu arada). Korsan şapkası takıp diğer gemileri ele geçirmiyor, peruk takıp Hannah Montana kılığına girmiyoruz. Ama bizim de hayal edip olmaya çalıştığımız karakterler var bence. Bu yılın gözdesi Office Siren var mesela. Cilveli hali, çabasız 2000’ler şıklığı, pasif agresif ihtişamı. Güçlü, kontrollü, zarif görünmek için yaratılmış bir kurgu. Benim için -ve birçoğumuz için- bu estetik güçlü hissetmekle ilgili değil aslında. Dağılmadığını göstermekle ilgili.

“Office Siren” Trendi | Fotoğraf: Pinterest

Gerçek şu ki, çoğu gün bir düğmem kopsa sinir krizi geçirebilirim. Mail kutum bana tehdit gibi geliyor. Bütçem bir tahminden ibaret. Banka uygulamasını açarken “Var mısın Yok musun?” jeneriği aklımda çalıyor. Dolabımda üç blazerım, Spotify’ımda beş “comfort” çalma listem ve sıfır uzun vadeli planım var. Peki bunu çaktırıyor muyum? Bence hayır. Yine de giyinmeye devam ediyorum. Çünkü 20’li yaşlarda bazen kontrol edebildiğin tek şey, ne giydiğin oluyor. Politik yorum yapmadan bu durumu şimdilik 20’li yaşlara bağlıyorum.

Moda yazarı Allison Bornstein’in ortaya attığı Yanlış Ayakkabı Teorisi, kombinlere beklenmedik bir dokunuş katarak daha “kişisel” ve havalı görünmesini sağlıyor. Düzgün bir kıyafetin altına biraz alakasız bir ayakkabı: sneaker, kovboy botu, garip bir Mary Jane… Bu “yanlış ayakkabı” görünüşe stil katıyor. Kişiselleştiriyor. Ne yaptığını biliyor havası veriyor, bilmiyor olsan bile.

Yanlış Ayakkabı Teorisi | Fotoğraf: Pinterest

Biz ise bu teoriyi farkında olmadan kıyafetlerin ötesine taşıdık. Hayatımızın her alanında yanlış ayakkabılarla yürüyoruz ve bunları doğru seçimlermiş gibi savunuyoruz.  Gün içinde beş dakika ayırıp geri mesaj atamayan, duygularını ifade edemeyen, cesur sandığı bir adım atıp sonra kendi attığı adımdan korkup kaçan insanlara âşık oluyoruz. Ama bunlar 20’li yaşlar ya? “Chill” olmamalı mıyız? “Sorun yok” diyoruz. Sonra karşımızdaki kişi, aslında senin beş yaşında gece yatarken çoktan içselleştirdiğin bir felsefeyi mantıklı bir bahaneymiş gibi sunuyor. “Önemli değil.” Uçak modu, telefonu bilerek şarj etmeme, derin bir uyku ve kapanış. Sabaha unutuyoruz da bu arada. Gerçekten “Sorun yok” yani. Nefret ettiğimiz işlerde “deneyim” diyerek kalıyor, bütçemizi aşan evleri “ruhu var” diye kiralıyoruz. Başka birine ait topuklularla yaşamaya çalışıyoruz. Yanlış Ayakkabı Teorisi. Bu sadece bir stil teorisi değil. İçselleştirilmiş bir yaşam biçimi gibi. Kaygılı bağlanma demeyelim de, yanlış ayakkabı seçtik diyelim. 

Fotoğraf: freestocks – unsplash.com

Güvenlik istiyoruz ama kaosu kovalıyoruz. Bir şey tamamen yıkılmadığı sürece, düzgün gittiğini sanıyoruz. Kendimize diyoruz ki: Rahat hissettirmiyorsa heyecan vericidir. Alışırsın. Stabil değilse dengeyi sen kur. Yanlış ayakkabı dışarıya düzgün gözüktüğü sürece tolere edilir. Ama bazen? Yanlış ayakkabı sadece yanlış ayakkabıdır.

Bu sadece nasıl giyindiğimizle ilgili değil. Nasıl konuştuğumuzla da ilgili. Varoluş krizlerini daha katlanabilir hâle getirmek için sevimli küçük kavramlar icat ediyoruz. Düzgün bir yemek yemeyi unutmuş olabiliriz, ama bunun adı “girl dinner”: Tezgâh üzerinde eğilerek yenen üç kraker, bir kaşık fıstık ezmesi ve derin bir sessizlik (boşluğa bakılır genelde). Krize girmiş olabiliriz ama “ben sadece bir kızım”. Olur bu. Hayatım tamamen yönsüz, ama o da olur: Flop era‘mdayım. Kaosu simlere sarıyoruz. Çünkü başka türlü baş etmek imkânsız. Çünkü birilerinin—internette, grup sohbetinde, sokağın karşısında aynı çantayı taktığını fark edip göz göze geldiğimizde—onların da aynı dağılmayı yaşadığını bilmek istiyoruz. Dil, duygusal stilimiz oluyor bir bakıma. Çünkü adlandırabiliyorsak, somutlaştırabiliriz. Somutlaştırabiliyorsak giyebiliriz. Giyebiliyorsak, belki üstesinden gelebiliriz. Ya da en azından öyle gözükebiliriz.

Fotoğraf: Pinterest

Ayakkabı vuruyor, ama biz yürümeye devam ediyoruz. Çünkü kaybolduğumuzu kabul etmek daha acı verici. 20’li yaşların en korkutucu kısmı bu olabilir: Gerçekten, dürüstçe, fena hâlde yönsüz olmak. O yüzden yine giyiniyoruz. Saçımızı biraz daha keskin ayırıyoruz. Farklı bir dudak kombinasyonu deniyoruz. Bir yere geç kalmış gibi hızlı yürüyoruz. Nihayetinde, Office Siren sadece bir estetik değil. Hayatta kalmak için üstümüze giydiğimiz yaşımıza uyarlanmış bir karakter. O; çabuk bağlanmayan, hemen cevap vermeyen, mutfağın köşesinde ayakta yemek yemeyen versiyonumuz. O ağlamaz, dağılmaz. O planlar. Ama belki de 20’li yaşların en trajik gerçeği şu: Henüz yaşamadığınız bir hayata ait bir gardırop inşa etmiş olmanız… Çünkü her üç videoda bir duyduğumuz “mış gibi yapmak” her zaman işe yaramıyor. Bazen öyleymiş gibi davrandığında, gerisi o kadar kolay gelmiyor. Ama belki de… bunda hiçbir sorun yoktur. Dağılmakta da, toparlanmayı bilmemekte de, yardım istemekte de bir sorun yok.

Fotoğraf: Graca Assane – unsplash.com

Eğer ayakkabılar uymuyorsa? Belki çıkarırız. Belki bir süre yalınayak yürürüz.
Belki de 20’li yaşların en güzel yanı, yalınayak yürüdüğünde kimsenin seni suçlamayacak olmasıdır.

Çünkü tüm kaotikliğiyle, her şeyin dağınık ve çözümsüz gibi göründüğü hâliyle bile, 20’li yaşlar eşsizdir. Hataların, yönsüzlüğün, biraz fazla hissetmenin, biraz eksik hissetmenin bile yeri vardır. Bu yaşlar, hem saçmalama hakkını hem de yeniden deneme cesaretini aynı anda içinde taşır. Belki de işin sırrı budur: Yanlış ayakkabılarla yürümeye devam ederken, bir gün gerçekten hangi yöne gittiğini fark edebilmek.

Kapak Fotoğrafı: Karolina Grabowska – unsplash.com

İlginizi çekebilir: Ezgi Şengel’den Sevgi Dili: Sevgi Deposunun Kırmızı Göstergesi