Paris'te Yeme İçme Üzerine: Keşif Rehberi
Paris, yalnızca Işıklar Şehri olarak değil, sokaklarından yükselen koku ve tatlarla da büyülüyor. Seine Nehri boyunca sıralanan kafeler, gizli pasajlardaki pastaneler ve köşe başlarında karşıma çıkan taze kruvasanlar, bir lezzet yolculuğu sunuyor. Michelin yıldızlı restoranlardan sıcak bagetlerin eşlik ettiği küçük bistrolara kadar Paris, hem gözüme hem damağıma hitap ediyor. Bu yazıda, Paris’in sokaklarını adım adım gezerken tattığım yeme-içme duraklarını ve şehrin bana hissettirdiklerini sizlerle paylaşmak istiyorum.
Café de Flore
Saint-Germain’in kalbinde yer alan efsanevi Café de Flore, Paris’in nostaljik ruhunu hâlâ koruyor. Tarih boyunca filozoflara, yazarlara ve sanatçılara ev sahipliği yapan bu ikonik kafe, şehrin zarif ama rahat atmosferini hissettiriyor. Masamıza gelen içi dolu dolu çıtır ekler, yoğun çikolata sosuna bulanmış profiterol ve karamelize kabuğuyla parlayan crème brûlée, tatlı bir şölen sunuyor (Profiterolde krema yerine dondurma vardı, bu bizi oldukça şaşırtmıştı). Yanında servis edilen aromatik kahve, sokağın hareketini izlerken tüm bu tatları taçlandırıyor. Kruvasan yiyemedik, çünkü erken saatlerde kruvasan bitiyor. Eğer kruvasan yemek isterseniz mutlaka erken saatte gitmeye özen gösterin derim. Ayrıca içeriye adım attığınızda duvarlardaki eski fotoğraflar, kırmızı deri koltuklar ve büyük pencerelerle birlikte, zamanın yavaş aktığı bir Paris hissi yaşatıyor. Tüm bu detaylar, Café de Flore’u yalnızca bir kafe değil, Paris’in ruhunu hissettiren bir durak hâline getiriyor.
Carette
Trocadéro’nun şık sokaklarında yer alan Carette, Paris’in klasik kafe kültürünü yaşatıyor. Daha kapısına yaklaşmadan uzanan kuyruk, içeride bizi bekleyen lezzetlerin ne kadar özel olduğunu hissettiriyor. Sıra bize geldiğinde, sıcak çikolatanın yoğun aroması -ki baya bayıldık- ve taze pişmiş kruvasanın mis gibi kokusu masamızı sardı adeta. Dışı çıtır, içi yumuşacık kruvasan, sıcak çikolatayla buluşunca sabahın keyfini bambaşka bir seviyeye taşıyor. Bir de bunun yanında tam karşımızda Eyfel manzarası… Carette, her lokmasıyla Paris’in tatlı ritüellerini yaşatıyor. Ayrıca Ressamlar Tepesini görmek için Montmarte’ye geçmiştik. Orada yer alan Carette’de ise krep denedik. Krep yelpazesi fazlasıyla geniş. Dilediğin gibi krep siparişi verdikten sonra tüm süreç gözünün önünde yapılıyor. Ortam harika tatlar harika, daha ne diyebilirim ki.
Cafe de Trocadéro
Cafe de Trocadéro, Eyfel’in hemen karşısında, şehrin en göz alıcı manzaralarından birine sahip konumuyla dikkat çekiyor. Geniş terası, hem güneşin tadını çıkarmak isteyenlere hem de şehrin hareketini izlemeyi sevenlere kucak açıyor. Menüsü oldukça geniş. Biz burada taze hazırlanmış sandviçler ve çeşitli atıştırmalıklara yer verdik. Özellikle “Pelforth” adlı siyah birayı ilk kez burada deneyimledik. Pelforth, Fransız menşeli bir bira markası olup özellikle koyu renkli çeşitleriyle biliniyor. Karamel aroması ve renginin siyah olması sebebiyle diğer bildiklerimizden oldukça farklı bir yapıda olduğunu söyleyebilirim.
Cédric Grolet
Paris’in prestijli pastacılarından Cédric Grolet’in adı, modern Fransız tatlı sanatının simgesi hâline geliyor. Opéra bölgesinde yer alan bu özel mekan, 35 Avenue de l’Opéra adresinde konumlanıyor ve ziyaretçilerine hafta içi Çarşamba’dan Pazar gününe kadar, sabah 9’dan akşam 6’ya kadar hizmet veriyor. Mekanın en dikkat çekici özelliği, mevsimlik (sezonluk) tatlı ve pasta kreasyonlarını ön siparişle ya da paket servis olarak sunması. Böylece burayı tercih edenler, taze ve özel lezzetleri önceden sipariş ederek ya da gelip yanlarında götürerek deneyimleme imkânı buluyor.
Grolet’nin mekanları, zarif tasarımları ve yaratıcı sunumlarıyla tatlı severlere benzersiz deneyimler yaşatıyor. Mekanın içi minimalist ama sıcak bir dekorasyona sahip olup, her detay büyük bir özenle seçiliyor. Vitrinde sergilenen meyve şeklindeki tatlılar ve yenilikçi pastalar gözleri kamaştırıyor ve lezzet beklentisini yükseltiyor. Biz “Vanilla Flower”, “Raspberry Cheesecake Flower” ve “Flan” lezzetleriyle buluştuk. Aklımızda ise “Pain au chocolat” kaldı. Bir dahaki gidişimizde onu deneyeceğiz.
Her tatlı hem görsel bir şölen sunuyor hem de damakta kalıcı ve dengeli tatlar bırakıyor. Burada geçirilen zaman, Paris’in tatlı geleneği ile çağdaş yaratıcılığın buluştuğu özel anlar yaşatıyor. Mekan, “The beauty brings you, the taste brings you back” yani “Güzellik sizi getirir, tat sizi tekrar getirir” diyor. Çok haklı. O tat sayesinde biz yeniden gitmek için sabırsızlanıyoruz bile.
L’Escargot Montorgueil
L’Escargot Montorgueil, Paris’in tarihi ve hareketli Montorgueil semtinde, 38 Rue Montorgueil adresinde konumlanıyor. Şehrin kalbinde, hem turistlerin hem de yerel halkın sıkça uğradığı bu mekan, 1832’den beri Fransız mutfağının klasik tatlarını deneyimlemek isteyenlere kapılarını açıyor. Restoran, özellikle adından da anlaşılacağı üzere, geleneksel Fransız yemeği escargot yani salyangozlarıyla ünlü. Zeytinyağı, sarımsak ve maydanozla hazırlanan bu lezzet, mekânın imza tatları arasında yer alıyor.
Bunun yanı sıra, zengin menüsünde fransız soğan çorbası gibi klasikler de öne çıkıyor ve kış aylarında sıklıkla tercih ediliyor. Ben gelmişken yazın bile tadına bakmak istedim, baya iyiydi. Mekanın nostaljik atmosferi, ahşap detaylar ve sıcak aydınlatmaları ile Paris’in geleneksel bistro kültürünü yansıtıyor.
Le Relais de l’Entrecôte
Le Relais de l’Entrecôte, Paris’in en ünlü et restoranlarından biri olarak kabul ediliyor ve özellikle klasik Fransız antrikotunu (entrecôte) en iyi şekilde deneyimlemek isteyenlerin adresi oluyor. Şehirde birkaç şubesi bulunmasına rağmen, özellikle Saint-Germain-des-Prés bölgesindeki şubesi yoğun ilgi görüyor ve kapısında her daim kuyruklar oluşuyor. Mekan, basit ama son derece etkili bir konsepte sahip; menüde sadece antrikot, özel bir sos ve çıtır patates kızartması bulunuyor. Bu sınırlı menü, lezzet ve kaliteye odaklanmayı sağlıyor.
Atmosferi samimi ve hareketli olan restoranda, deneyimli servis personeli hızlı ve özenli hizmet sunuyor. Lezzet tutkunları, burada etin yumuşaklığı ve sosun benzersiz aromasıyla buluşuyor ve her ziyaretinde aynı tadı yakalamayı bekliyor. Buraya gelecekseniz eğer kapıda en az 1 saat beklemeyi göze almalısınız, şimdiden belirteyim.
Coco
Coco, Paris’in ikonik mekânlarından biri olarak Palais Garnier (Opera Binası)’nın içinde, şehrin tam kalbinde konumlanıyor. Lüks ama rahat bir atmosfer sunan Coco, hem modern Fransız mutfağının seçkin örneklerini hem de klasik Paris şıklığını bir araya getiriyor. Yüksek tavanlı salonu, gösterişli avizeleri, kadife koltukları ve zarif dekorasyonu ile mekân, konuklarına adeta bir Paris filmi sahnesindeymiş hissi yaşatıyor. Menüde taze deniz ürünlerinden gurme atıştırmalıklara, Fransız şaraplarından şık tatlılara kadar geniş bir yelpaze yer alıyor. Özellikle öğle ve akşam yemekleri dışında, brunch konsepti de hem yerli hem yabancı misafirler arasında oldukça popüler oluyor. Coco, şehrin enerjisini lüks bir dokunuşla hissetmek isteyenler için unutulmaz bir deneyim sunuyor.
Loulou
Paris’te Louvre Müzesi’nin Tuileries Bahçesi içinde konumlanıyor, zarif ve modern tasarımıyla klasik Fransız dokusunu birleştiriyor, geniş terasıyla bahçe ve Seine Nehri manzarası sunuyor, özellikle ilkbahar ve yaz aylarında keyifli bir atmosfer yaratıyor. Menüsünde modern Fransız ve Akdeniz mutfağından seçkilerle risotto, burrata, taze makarnalar ve deniz ürünleri öne çıkıyor. Tatlılarında şık Fransız pastacılığı yorumları sergiliyor, gündüzleri brunch ve öğle yemekleri için rahat bir ortam sağlıyor, akşamları ise romantik ve sofistike bir yemek deneyimi sunuyor. Paris sosyetesi ve sanat çevresinin uğrak noktalarından biri olarak öne çıkıyor.
Café Kitsuné
Palais‑Royal bahçesine ve Louvre Müzesi’ne çok yakın bir konumda yer alan Café Kitsuné, modernist bir Paris bistrosunu Japon yaratıcılığıyla harmanlayan şık bir atmosfer sunuyor. Minimalist ve sıcak dekoruyla iç mekânı ve dışarıdaki terasa sahip bu mekân, Maison Kitsuné markasının hem kahve deneyimiyle hem de hazır giyim, obje ve koleksiyon ürünlerini sergilemesiyle markayı bütünsel bir şekilde yaşatıyor. Taze kavrulmuş kahveler; espresso, macchiato, americano, cappuccino, flat white, dirty chai ve mochaccino gibi imza lezzetleri, tatlıları, meyve suları ve dondurmaları alışveriş yapmak veya burada vakit geçirmek isteyenlere sunuyor.
Turistlerin dinlenme durağı olarak tercih ettiği bu yer, kahve kültürünü paylaşmaya yönelik tematik atölyelerle de dikkat çekiyor. Biz kahvemizi alıp tabi ki Jardin des Tuileries‘e geçtik, orada güzel bir kahve keyfi yapmak lazım.
Les Gourmandises d’Eiffel
Les Gourmandises d’Eiffel, Paris 7.Arrondissement’da 189 Rue de Grenelle adresinde Eiffel Kulesi ve Champ de Mars’a çok yakın bir konumda yer alıyor, bölgenin en beğenilen fırın-pastanelerinden biri olarak öne çıkıyor. Kruvasanları son derece hafif ve gevrek olduğu için özellikle övülüyor. Ayrıca baguette‑sandviçler, almond croissant, eclair, pain aux raisins ve quiche gibi tuzlu ve tatlı çeşitleriyle hem kahvaltı hem öğle atıştırmalıkları için ideal.
Uygun fiyatlı ve kaliteli bir deneyim sunuyor, iç mekân oturma alanı sunmaz ama satın alınan ürünler Champ de Mars ya da Seine kenarında keyifle tüketilebiliyor. Biz son gün o güzel baget ekmeklerden yapılan sandviçlerini denemek istedik, baya doyurucu ve lezzetliydi. Genel olarak hem mahalli sakinler hem turistler tarafından samimi ve tatmin edici bir durak olarak kabul ediliyor.
Kapak Fotoğrafı: Hatun Vera Altunöz
İlginizi çekebilir: Sıla Uçan’dan San Francisco Dünya Mutfakları: Gastronomi Rotasının Peşinde

Hatun Vera Altunöz 
















Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!