Leyan Senay ile: Renklerin İçinden Müzikal Yaşamına Doğru Yolculuk
Davulcu, davul eğitmeni, Hit Like A Girl Türkiye Elçisi Leyan Senay, geçtiğimiz aylarda “Afterlife” şarkısını yayınladı. Şarkının klibinde enstrümantal müzikte alışılmadık bir hikâyeyle Medusa’ya tekrardan hayat veren Leyan, dinleyicisini mitolojik bir yolculuğa davet ediyor. Leyan, bu parçanın ve klibin yayınlandığı sırada kendi yolculuğunda da büyük bir eşiği atladı. 19-20 Temmuz tarihlerinde Nashville, Tennessee’de düzenlenen 5. Music City Drum Show kapsamında sahne alan Leyan, Türkiye’den özel davetle katılan ilk isimlerden biri olarak Türk Müziğini ve ritimlerini uluslararası bir arenada temsil etti. Ben de bu vesileyle Leyan ile buluştum. Müzikal yaşamına dair merak ettiklerimi sordum. Ritmi yüksek, içten bir sohbet oldu bizim için. Umarım sizler de okurken bu ritme kapılırsınız.

Müzik, hayatının hangi noktasından itibaren yaşamına dâhil oldu? Geriye dönüp baktığında kendin için “başlangıç noktam” dediğin bir an var mı?
Bunu anneme sorarsak bence daha güzel anlatır. Çünkü çok küçük yaşlarda, 4-5 yaşlarında org çalarken sağ elimle sevdiğim şarkıların melodilerini çıkarıyor, sol elimle de dizime vurarak ritimler yapıyormuşum. Annem klasik, o dönemin çağdaş bir Türk kadını olduğu için hemen beni piyanoya yönlendirdi. “Benim kızımın yeteneği var, piyano çalacak” dedi. Ben yıllarca piyano okudum. Güzel sanatlardan mezun oldum. Ama asıl kendimi bulduğum yer davulumla tanıştığım yerdi…
Enstrüman olarak davul ile tanışman ne zaman ve nasıl oldu?
Tanışır tanışmaz davul hayatıma girmedi. Birazcık pişme dönemi oldu. Çünkü davul evde çalmak için çok zor bir enstrüman. Doktorların ve mühendislerin olduğu bir aileden geliyorum. Onlara da şunu ispatlamak zor oldu: Benim altın bileziğim aslında sanatım, ben buradan devam edeceğim. O yüzden o anlamda hayallerimi önüme koyup bir cesaretle bu okyanusu atlamam üniversite yıllarımı buldu diyebilirim. Yani sanırım 8-9 yıldır davul artık resmi olarak hayat arkadaşım.

8-9 yıldır davul ile hemhal olmuş haldesin. Davul bir enstrüman olarak sana ve müziğine nasıl bir ifade zemini veriyor?
Bir kere piyanoda bulamadığım ifade biçimini davulda yakalayabildim. Her insan farklı bir şeyde yakalar. Herkesin ruhu biricik ve yakaladığı yerler de farklı. Benimki davul oldu, ne mutlu, ne şanslıyım ki! Oradaki ritim benim içimdeki o deli dolu hallerin, bazen duygu karmaşalarının hepsinin aslında bir açılım noktası oldu. Sanki bir antidepresan etkisi vardı. Onunla beraber iyileştiğimi ve kendimin daha iyi bir versiyonuna ulaştığımı hissettim ve bu yüzden peşini bırakmadım.
Ritim ve farkındalık atölyeleri yaptığını gördüm. Bu atölyelerde nasıl bir eğitim programın var? Farkındalık ritme nasıl dâhil olur? Ya da ritimle hayatımızda nasıl bir farkındalık yaratırız?
Ben ritim atölyelerini sadece bakın bunlar enstrümanlar, alın bunlarla hepimiz bir şey yapalım diye vermiyorum. Öncelikle ritim nedir? Ritmin hayatımızdaki yeri, biz hayatımızdaki ritmi nasıl yakalıyoruz, nerelerde kaçırıyoruz? Aslında farkındalık kısmı buradan geliyor. Çünkü ritim öyle bir şey ki bir şeyi düşünürken o ritmi devam ettiremezsiniz. Eğer bir ritmi devam ettirmek istiyorsanız anda kalmalısınız. Yakalamak ve onun peşinden gitmek zorundasınız. Konserdeyken mesela bir anda işte annem dayıma neden bunu yaptı falan diye düşünemem. Çünkü onu düşündüğüm an, an kaçar ve ben o ritmi kaçırmış olurum. Ama hayatlarımızda bu ritmi sürekli kaçırıyoruz. Biz sürekli geçmişi ve geleceği düşünüyoruz. O kaotik fikirler yüzünden, anı kaçırdığımız için birazcık buna vurgu yapmak istedim. Katılımcıların da kendi benliklerini, kişiliklerini birazcık daha farkındalık sağlayabilecekleri bir yeri, ritim ve müzik konusundan yakaladım. O içlerindeki ritimleri duyumsamaları için atölye, öncelikle böyle birazcık daha spiritüel konuşmalarla interaktif bir şekilde birbirimizle yolculuklarımızı paylaşarak başlıyor. Daha sonrasında zaten herkes çok daha rahatlamış oluyor, bir anda bu kadar rahat ortam beklemiyorlar.

Mesela doğadaysak eğer, onlara spontane bir şeyler toplamaları için bir 10 dakika tanıyorum. Diyorum ki kendi enstrümanınızı yapacaksınız. Kendi hayal ettiğiniz, içinizden, ruhunuzdan gelen sesi çıkartmanızı istiyorum. Bazıları kozalakla bazıları dallarla geliyor, yaprakların hışırtısıyla bir şey yapanlar var. Ve sonrasında beraber işte minik minik gruplara ayrılıp kolektif, poliritmik bir atölye yapıyoruz. Bu tamamen içimizden gelen seslerle oluyor ve her bir atölye çalışması bir öncekine hiç benzemiyor. Çünkü oradaki herkesin enerjisi de biricik. O yüzden “farkındalık” kısmını ön plana alma nedenim bu. Hani klasik, bakın size ben 4/4’lük ritim çaldırıyorum demiyorum. 4/4’lük de çalıyorlar, 9/8’lik de çalıyorlar ama bunu biraz daha hissederek, kendi hayatlarından örneklerle yapıyorlar.
Her ne kadar o farkındalık biricik olsa da toplulukla birlikte bütünsel bir şeyi de yakalamış oluyorsunuz sanırım.
Evet, orada işte benim etkim devreye giriyor. Orada ben biraz daha bir koçluk yapar gibi yönlendirmiş oluyorum oradaki insanları ama biraz daha o içlerindekinin ortaya çıkmasını bekliyorum. Hatta bazen sesleriyle de eşlik ediyorlar. O zaman tam bir şaman ayinine dönüşüyor. Ve ben bayılıyorum. Çok eğlenceli oluyor. 🙂
Birçok müzisyenle yaptığın ortak çalışmaların yanında “Hit Like A Girl Türkiye” oluşumunu başlattın. Bu oluşumdan, hedeflerinizden ve kendi aranızdaki ilişkilerden bahsedebilir misin?
Hit Like A Girl, hayatımın çok ciddi bir dönüm noktası. Çünkü o sadece bir topluluk değil. Ben orada insan ilişkilerini, bir şeyler paylaşmayı, o kardeşlik ruhunu da öğrendim. Çünkü hiç tanımadığım insanlarla, mesela farklı bir şehre gittiğimde bir anda bir ailem var gibi hissediyorum. Bence bu paranın satın alamayacağı bir his. Hit Like A Girl, uluslararası bir yarışma ve dayanışma topluluğuydu. Şu an yurt dışında çok fazla aktif değil ama ben Türkiye’deki aktifliğini elimden geldiğince sürdürmeye çalışıyorum. 5 yıldır da Türkiye temsilcisi ve organizatörüyüm bu topluluğun. İlk başta 50 kişi bile değildik. Şu an en son 500’ü geçtikten sonra sayamamaya başladım, ipin ucu kaçtı. Bir belgesel filmimiz yayınlandı. Özlem Tekin belgesel için“Dağları Deldim” şarkısını bize hediye etti. Ben o şarkıyla büyüdüm. Daha 6-7 yaşlarındaydım herhalde o şarkı çıktığında ve bir gün belgeselimin müziği olacağını hiç hayal etmemiştim.
Aramızda her yaştan insan var. Çok farklı tarzdan kadınlar var aramızda ve aslında o farklı tarzların birleşiminin bize güç ve güzellik kattığını düşünüyorum. Belli bir sınırda kalmamamız ve herkese karşı kapsayıcı olmamız aslında Türkiye’deki diğer kadınlara da ciddi bir şekilde ilham oluyor. Çünkü eğer bir tane tarz insan görseler kendilerini o kadar benimseyip bu yola girebileceklerini hissetmezlerdi. Ama her yaştan, her tarzdan insan gördüklerinde evet o yapmış, ben de yapabilirim deyip bizimle daha fazla iletişime geçip, daha yakın hissediyorlar. Bu arada İstanbul’da çok az insan var aramızda. İstanbul daha büyük bir şehir olduğu için daha çok üyemiz olduğu düşünülüyor ama hani Burdur’dan bile en son 16-17 kişi vardı. Elimden geldiğince farklı şehirleri, oradaki üniversiteleri gezmeye, o insanların hayatlarına bireysel olarak dokunmaya çalışıyorum. Çünkü bu benim için artık bir misyon gibi, hayat mücadelesi gibi bir yere geldi. Biz burada bir topluluğuz. Ve birbirinden bir çıkarı olmayan, birbirini sadece bu sanatsal serüvende destekleyen kadınlarız. Bence bu çok değerli bir şey. Çünkü bizim gibi ataerkil toplumlarda hep “kadın kadının kurdudur” diye bir rekabet ortamı sağlanıyor. Ve ben bu rekabet ortamını yarışma çatısı altında olsa dahi yıkıp yarışmacıların birbirine evlerini açtığı, birbirlerine destek olduğu, kayıtlar almakta birbirine yardımcı olduğu bir platform haline getirdim ki bence bunun 500 kişi olmamızdan daha büyük bir başarı olduğunu düşünüyorum. Çünkü buradaki insanlar birbirine rakip değil. Her zaman birbirlerini Instagram’dan paylaşıyorlar, özel hayatlarında görüşüyorlar. Böyle küçük bir komünite oluşturduk. Hit Like a Girl belki isim ve form değiştirecek ama eminim ki bir şekilde yıllarca varlığını sürdürecek ve gelecekteki nesillere bir kültürel birikim olarak aktarılacağını düşünüyorum.
Müzik sektöründe var olabilmek, varlığını devam ettirebilmek bir mücadele alanı, her seferinde bir meydan okuma hissini beraberinde de getiriyor? Sen ne düşünüyorsun bu konuda?
Ben bu mücadeleyi ikiye ayırıyorum. Bir, sektöre karşı verdiğimiz mücadele. İki, bir sanatçının kendi içinde verdiği mücadele. Sektöre karşı verdiğim mücadelede çok daha rahatım aslında. Çünkü kendi halinde bir yapım var. Piyasanın hem içindeyim hem değilim. Kendi yarattığım stüdyomdaki minik dünyamda yaşıyorum. O yüzden bu şekilde daha pozitif yaklaştığım için sektördeki mücadele beni çok fazla etkilemedi. Kendi içimdeki mücadeleden çok daha fazla etkileniyorum. Çünkü benim için şöyle bir şey var; her yılın sonuna yaklaştığımda her şeyi önüme alıp bir bakarım. Son 4-5 yıldır onu yapıyorum. Bu yıl bir önceki yıldan daha iyi ve daha büyük ne yaptım? Kendi kendimle sürekli bir yarış halindeyim ve eğer kendimle yarışımı kaybeder gibi olursam bunu nasıl tolere edebilirim bilemiyorum. Kendime karşı verdiğim, yüklediğim sorumluluk hissi bence sektördeki mücadeleden daha fazla mücadele gerektiriyor.

Her zaman daha iyisini yapmalıyım. Bu benim yolculuğum. Kimse ben değil aynı şekilde. Ben de onlar değilim. O yüzden biriyle ya da bir şeyle kıyaslamaktansa serüvenimi hep kendi içimdeki dinamiklerde çözmeye çalışıyorum. Bu sürekli kendini dinlemek, farkındalık, anda kalmak bunlara biraz daha yönelmeme sebep oluyor. Ama bence çok keyifli bir şey insanın kendini keşfetmesi, çünkü görüyorum ki çoğu insan kendini yeterince keşfedemeden bu hayata gözlerini yumuyor. Bence en değerli şey içinde bulunduğumuz bu bedenin ve ruhun içinde kendimizi bulabilme özgürlüğü ve bunu gerçekleştirebilmek. O mücadele de zaten tüm sonuçların kapılarını aralıyor aslında. Gerçekten kendinle karşılaşma imkânı veren bir durum oluyor.
9/8 ritimler ve Türk müziğinin temsiliyeti ve tanıtımı müzikal anlayışında önemli bir yer tutuyor. Bu alanda misyonunu ve vizyonunu nasıl, nerelerden, kimlerden besliyorsun?
Yolculuğum hiçbir stratejiye dayanmadan hep spontane bir şekilde gelişti. Ben Belçika’da doğup büyüdüm. Ailemin yarısı hala orada yaşıyor. Ve aslında hibrit iki kültürü de görmüş, deneyimlemiş bir insan olarak geldim buraya. Dışarıdan gelen bir insanın buradaki zenginlikleri fark etmesiyle zaten içine doğmuş bir insanın farkındalığı biraz daha farklı oluyor. Sizler zaten bunu benimsemiş, buna alışıksınız ama dışarıdan gelince insanın zihninde bir anda böyle fikir patlamaları, ya bu nasıl yemekler ne kadar güzel, doğası ne kadar muazzam, hani böyle bir sürü ufuklar açılıyor. Ve burada da anneannem beni hep Türk Sanat Müzikleri söyleyerek büyüttü. Türk ezgileri, o makamlar vs. hep hayatımın içinde vardı ve sanırım anneanneme olan bağlılığımdan dolayı da bunları ben çok içselleştirdim. Daha sonra ilk girdiğim orkestralardan biri de Sesler Hazinesi Orkestrası’ydı. İki buçuk yıl sahne aldık sanırım. Orada Süreyya Operası’ndaki hocalarla beraber sahne alıyordum ve daha 20’lerimin başlarındaydım. Onlar da ciddi anlamda ufkumu açtı çünkü teknik anlamda neredeyse hiçbir şey bilmiyordum. Bunları keşfettikten sonra şunu fark ettim: Burada çok büyük bir zenginlik var ve ben kendi tarzımı, kendi yolumu belirlemek istiyorum ve bunları da bir şekilde yoluma dâhil etmek istiyorum.

Nasıl bir şeyler yapabilirim diye düşündüğümde özellikle müzikleri üretirken “Bluetiful” şarkımda olduğu gibi, bu 9/8 ve farklı makamlardan gelen ezgileri kendi sevdiğim gotik tarzla birleştirdim. Bu da içimden gelen bir şeydi. Sevdiğim iki şeyi kombinledim ve ortaya güzel bir şey çıktı. Bir anda birincilikler getirdi bana, hiç ummadığım, beni şaşırtan bir şey oldu. Bazı şeyler şansıma denk geldi. Evet, bir şeyler yapıyorum, istiyorum ama hiç ummadığım yerden, ummadığım güzellikler de çıktı hayatımda. Türk müziği ve 9/8’de, bu düğünlerde ya da televizyonlarda gördüğümüzün arkasında büyük bir derya deniz var. Hem girdiğim orkestradan hem anneannemin bana vermiş olduğu eğitimden dolayı ben bunun farkındayım. Belçika’dan geldim, büyülendim. Eminim oradaki insanlar da bunları duysa, dinlese, onlar da çok etkilenecekler. Bunları peki ben nasıl yapabilirim? Ritimciyim, perküsyon çalıyorum, davul çalıyorum. Bir şekilde bunları harmanlayıp oraya götürmek, onların da aynı şekilde ufuklarının açılmasını naçizane sağlamak istedim.

Sahnedeki görünümün ve sosyal medya paylaşımlarında da çok renkli bir görsellik veriyorsun. Bu renkler senin için ne ifade ediyor?
Ben kendimi renklerle daha “yaşıyor” hissediyorum. Renkler, kendi modumu arttıran, bana biraz daha güç veren bir şey. Renklerin gücüne inanıyorum. Sürdüğüm bir ojenin rengine bile bakıp bakıp mutlu olabiliyorum. O yüzden renkler hayatımın her yerinde… Mesela stüdyomda hiç mavi renk yoktur. Herkes geliyor böyle şaşırıyor. Her yer, bütün duvarlar kan kırmızısı. Yaptığım resimler var duvarlarda. İçerisi de siyah. “Sen mavisin, neden mavi renk yok?” diyorlar. Burada mavi bir tek ben olmak istiyorum. Müzik stüdyom, küçük bir kızın arkadaşlarıyla evcilik oynaması gibi bir şey benim için. Arkadaşlarım geliyor, çay kahve içiyoruz, bir yandan müzik yapıyoruz, bir şeyler üretiyoruz. Yaptığımızdan biz de çok etkileniyoruz. Böyle tüylerimiz diken diken oluyor. Ve evlere ayrılıyoruz. Aslında böyle bir ortam… Renklerle beraber de o dinamizmi, o enerjiyi daha güzel yakaladığımı hissediyorum. Şarkılarım çok renkli değil ama büyüdükçe ben daha bir renklendiğimi hissediyorum…
“Afterlife” parçandan bahsedebilir misin biraz? Nasıl ortaya çıktı? Ne gibi fikirler ilham kaynağı oldu sana? Kayıt süreci nasıldı?
“Afterlife” içsel yolculuğumun bir parçası oldu. Hayatımın biraz karmaşık bir döneminden geçiyordum ve her zamanki gibi kendimi, hayatı, her şeyi sorguluyordum. O sırada böyle bir yandan o dubstep ritimler aslında bir enerji veriyor, bir yandan işte biraz arabeskimsi tınılar var aralarda bir oynaklık geliyor. O an şey dedim; “benim ‘afterlife’ım olsa hafif oynak böyle bir şey olurdu herhalde.” O da spontane, yolda çıktı… Ben bir şarkı yaparken doğru yolda olduğumu şuradan anlıyorum; şarkı yapımı sürecinde artık bilgisayarın başına geçmişiz, oturmuşuz, bir şeyler birleşiyor orada bakıyorum ki bir yerinde tüylerim diken diken oluyor mu? O hissi aldıysam diyorum ki, tamam ben bunu yapacağım, ben bunu istiyorum.
Ve zaten yol arkadaşlarım çok tatlıydı. Ben artık aranjör vs. demeyi de sevmiyorum. Bence yol arkadaşı oluyoruz. Çünkü beraber karşılıklı geliyorsun, zihnindekini anlatıyorsun, o sana aktarıyor. Sürekli bir fikir paylaşımı oluyor. Yıllardır benim diğer şarkılarımı da yapan prodüktörlerimden Arıkan Sırakaya, Meriç Memikoğlu onlar da kayıtlarını ve mixmaster’ı hallettiler, yaptılar. Çok güzel insanlar var çevremde. Bu yüzden kendimi çok şanslı hissediyorum. Çünkü aklımda ne varsa doğrudan görebiliyorum onu. Ve geriye dönüp baktığımda hem klip olarak hem şarkı olarak ya keşke burası böyle mi olsaydı diye hiçbir şey demeden, bir sebep vermeden evet bunu hayal ettim ve bunu yaptım diyebiliyorum. İyi ya da kötü bu önemli değil. Bu sonuçta benim o an içimden çıkan şey olarak orada.
“Afterlife” parçasının klibinde Medusa’ya tekrardan hayat vererek baterinle dinleyenleri ve izleyenleri mitololojik bir yolculuğa çıkarıyorsun. Parçan ve klibin için bu öğelerin ifade ettiği anlam dünyası ile ilgili ne söylemek istersin?
Klip bence çok ilgi çekici oldu. Madem şarkının ismini “Afterlife” koydum, benim Afterlife’ımda ben ne olacağım? Kendimi Medusa mitiyle çok özdeş hissettim. Onun çok detaylarına girmeyeyim ama Medusa’nın da haksızlıklara uğramasına rağmen güçlü bir kadın figürü olarak bir tanrıça oluşu ve her şeyi eline alması ve aslında korkutucu bir figür olurken bir yandan bağımsızlığını koruma ve kollamanın da sembolü oluşu, bu içinde barındırdığı tezatlıklar beni “Afterlife”da onu sembolize etmeme itti. Klipte görülen her şeyi ben ve arkadaşlarım el emeğiyle yaptık. Tacından makyajının en ince detayına her şey çok ince düşünüldü. İki ay boyunca yoğun bir şekilde çalıştık. Sonra çok tatlı bir iş oldu. Arada açıp izliyoruz, ne kadar tatlı olmuş diyoruz ve kendi kendimize mutlu oluyoruz…
19 Temmuz‘da Amerika’da Nashville, Tenesse’de düzenlenen 5. Music City Drum Show’da sahne aldın. Bu organizasyondan bahsedebilir misin? Uluslararası alanda gerçekleşen bu temsiliyetin senin için ne ifade ettiğini anlatabilir misin?
Bu, yıllardır düzenlenen bir etkinlik, festival ve dünyanın dört bir yanından Amerika’nın tam kalbinde her çeşit müzisyenin, müzik markalarının toplandığı bir kolektif bir alan. İlk buradan teklif aldığımda herhalde bir 5-6 ay önceydi, çok şaşırmıştım çünkü hiçbir bağlantım yok Amerika’yla. Gerçekten dalga mı geçiyorlar, ne oluyor falan demiştim. Sonra yine birkaç ay önce afişi paylaştılar. O zaman idrak ettim. Evet, ben buraya gidiyorum galiba diye. Bir baktım işte Slipknot’ın davulcusu Jay Weinberg ile yan yanayız fotoğraflarda. Bundan da haberim yoktu. Onu görünce zaten şey oldum; eyvah ne yapacağım ben? Çok heyecanlandım. Daha da bir coşkuyla karşıladım ve çalışmaya başladım. Ben 2019’dan beri davul eğitmenliği yapıyorum aynı zamanda da davul dersi de alıyorum. Çünkü bu kendini geliştirme sürecinin hiç bitmeyeceğine inanıyorum. Aldığım davul derslerine daha ağırlık verdim. Zihnimi farklı tarzlardan beslemeye çalıştım. Daha önceden de üç tane farklı bu tarz yere, festivale gittiğim için birazcık bir aşinalığım vardı ama tabii ki Amerika’nın büyüsü çok başka bir şeydi. Tam bir “macera dolu Amerika” oldu.

Orada bu insanları gördüğümde, benim sahnemi izlediklerini gördüğümde gerçekten çok büyük bir heyecan yaşadım ve oraya çağırılma amacım da doğrudan Türk müziğini ve 9/8’i temsil etmekti. Bu çok yüce bir şeydi benim için. Sanki anneanneme karşı bir görevimi yerine getiriyormuş gibi hissederek gittim. Keşke görebilseydi bu günleri dedim. Ve işte workshop planları hazırladım. Sahnelerim için bir repertuar oluşturdum. Bu repertuara Melih Kibar’ın “Hababam Sınıfı” ve “Bizim Aile” gibi Türk kültürüne kazınmış ikonik eserlerini katmak istedim. Bence çok değerli bir bestekâr ve dünyanın diğer yerlerinde de bilinmesi gerekiyor diye düşündüm. Keza zaten orada da çok ciddi bir ilgi gördü. Hadi siz şimdi benim metronomum olun dedim. İşte onlara gösterdim. İnsanların 9/8’i alkışla bile çok zor yaptığını, kaçırdığını gördüm. Çok zorlanıyorlar. Bizim için mesela kolay, yoldan geçerken bile bir darbukacı çocuk gelip 9/ 8 oynayıp gider. Ama orada içlerinde, ruhlarında, kökenlerinde bu ritim olmadığı için çok zor idrak ediyorlar ve bunu kolaylaştırmaya çalıştım. Sanırım bir şeylerde başarılı olmuşum ki bana tekrar tekrar buranın yolları görünecek gibi duruyor. Güzel bir veda yaşadık Amerika ile. Benim için çok güzel bir deneyim oldu.
Gelecek için kurduğun hayaller neler? Kendini motive etmek adına sesli ve yazılı olarak kendine söylemek istediğin bir şey var mı?
En sevdiğim şey kendimle konuşmak. Gelecekte büyük sahnelerde yer almak istiyorum. Dünyanın farklı güzelliklerini gezmek, görmek istiyorum. Dünyayı keşfederken kendimi daha çok keşfetmek istiyorum. Ve daha çok müzik yapmak istiyorum. En büyük hayalim herhalde kendimi bir şekilde sanatta ifade edip özgürleştirebilmek ve huzurlu bir sanatçı haline gelebilmek. Bu huzurlu sanatçı kavramını ben üniversitedeyken bir yerlerde okumuştum. “En huzurlu sanatçı kendini sanatıyla en güzel şekilde ifade ettiğini hisseden sanatçıdır.” diye. Bu benim hep mottom oldu. Dedim ki, tamam ben bunu yapmalıyım. Ben hayatımda bunu yaparsam eğer mutlu bir insan olarak yaşayıp ölebilirim.
Kapak Fotoğrafı: Arda Aytan
İlginizi çekebilir: Ezgi Cenk’ten Yangın ile: Sahnede ve Stüdyonun Ritminde Olmak Üzere Bir Sohbet


Enes Kudu







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!