Yaz Hüznü: Yaza Yas Yakışır
Benim için yaz, mevsimlerin en kötüsü ve en uzun sürenidir. Uzun yaz günleri, benim gibi insanlar için huzursuz düşüncelerle geçecek daha uzun saatler demektir. Güneş ışığı, tüm travmaları, hüzünleri ve acıları parlaklığıyla ortaya çıkarır. Sıcaklığın bunaltısı, onulmaz bir can sıkıntısına; sıcak havanın ağırlığı, ruhsal ağrılara dönüşür. Sahil kumu, yıkansanız dahi çıkmaz; adeta geçmiş travmaların, bir türlü kurtulamadığınız mevcudiyetlerini hissettiren kalıntıları gibi yapışır üzerinize. Denizin tuzu da yaraya basılan tuza dönüşür; sadece fiziksel değil, ruhsal yaralarınızı da yakar. Uzun, bitmeyen günler, bunaltıcı sıcaklar, nem ve hüzün…

Yıllardır türlü bahanelerle gitmemeyi başardığım bu davete bu kez icabet etmek zorundaydım ve bu beni, kötü bir hastalık için ameliyata girecekmiş gibi korkutuyordu. Ama sonunda, benim için uzun sürecek bunaltıcı yaz tatillerine başladım.
İnsanların pek çoğu için yaz en sevilen mevsimdir. Onlar için yaz, uzun ve uyuşuk günler, acelesiz, yavaş akan zaman ve tatil demektir. Çoğu insana güneş ışığı, sahil kumu ve deniz tuzu, ruhun yaralarını saran bir merhem gibi gelebilir. Mesela yakın zamanda seyahat dergisi “Condé Nast Traveller”, ‘Dünyanın En Dinlendirici/Rahatlatıcı Şehirleri’ listesini yayınladı ve hiç de sürpriz sayılamayacak bir şekilde, listenin ilk beşi (Viyana hariç) yılın büyük döneminde güneşli geçen günlere sahip sıcak yaz şehirlerinden (diğer şehirler Melbourne, Sydney, Singapur ve San Diego) oluştu.
Benim için yaz, mevsimlerin en kötüsü ve en uzun sürenidir. Uzun yaz günleri, benim gibi insanlar için huzursuz düşüncelerle geçecek daha uzun saatler demektir. Güneş ışığı, tüm travmaları, hüzünleri ve acıları parlaklığıyla ortaya çıkarır. Sıcaklığın bunaltısı, onulmaz bir can sıkıntısına; sıcak havanın ağırlığı, ruhsal ağrılara dönüşür. Sahil kumu, yıkansanız dahi çıkmaz; adeta geçmiş travmaların, bir türlü kurtulamadığınız mevcudiyetlerini hissettiren kalıntıları gibi yapışır üzerinize. Denizin tuzu da yaraya basılan tuza dönüşür; sadece fiziksel değil, ruhsal yaralarınızı da yakar.
İşin bu psikolojik boyutu yanında, bir de daha somut, fiziksel bir durum da söz konusudur yaz mevsiminde. Sayıları ne kadar olursa olsun, plaj kıyafetleriyle yarı çıplak bir halde olduklarından mıdır nedir, hep daha fazlaymış gibi gözükür insanlar. Oradan oraya bağırarak koşturan ve anlamsız yere ağlayan çocuklar görürsünüz her yerde. Bulunduğunuz ortama, gittiğiniz tatil mekanına göre orta-sınıf teröründen ve burjuvanın gizli değil, açık açık gözünüze soktuğu çekilmezliğinden nasibinizi alırsınız.
Bir de karpuz var… Yazla özdeşleşmiş bu meyve, benim en sevmediğim meyvedir mesela. Bir tür şekerli su olan karpuz, yedikçe dibinde böyle yapışkan, garip bir su bırakır ki, ben buna tahammül edemem. Hele de o karpuzlar plajda veya havuz başında yeniyorsa, daha da çekilmez olur. Denizden veya havuzdan yeni çıkmış birinin bedeninden akan sular, karpuz dilimlerinin üzerine damlar.
Peki, benim yaza karşı nefretim nasıl başladı? Sanırım ergenliğe girdiğim günlerdi; bedenimden nefret ediyordum. Bedeninden nefret eden birinin seveceği en son yer de elbette plajlar ve deniz kıyısıdır. Derdim kendimle de sınırlı kalmadı: genel olarak da plaj çıplaklığını itici bulmaya başladım. En biçimli bedenler bile kötü, bakımsız ve çirkin geliyordu bana. Kendimi de bunların en başında görüyordum. Herkesin bana bakıp biçimsiz ve çirkin bedenimle alay ettiğini tahayyül ediyordum.

Marcel Proust, “À La Recherche du Temps Perdu” (Geçmiş Zamanın Peşinde) dizisindeki “La Prisonnière” (Tutsak) başlıklı romanında şöyle der: “Çektiğim hastalık sadece ahlaki bir rahatsızlık değil, o kadar içsel, o kadar derindi ki semptomlarını yalnızca ben görebiliyordum. Başkalarına göre Albertine’in hareketleri sıradan, herhangi bir genç kızın önemsiz davranışları olabilirdi; ama benim için korkunç bir anlam taşıyorlardı… Bakışlarını kaydırması, bir iç çekişi, saçını düzeltişi bile birer felakete dönüşüyordu, çünkü hasta sevgim, onun varlığının her zerresini şüpheyle zehirlemişti.”
Plajda, benim için herkes neredeyse birer Albertine’di. Hareketleri, adeta sadece benim görebildiğim şekilde, birer felakete dönüşüyordu. Ben de kendimi bu felaketten kurtarmak için plaja ve denize gitmeyi bıraktım. Yazları, kentin bunaltıcı, boğucu ama görece sakin ortamında geçirmeye başladım. Yazın kültürel/sanatsal aktiviteler azalıyordu. Sanki herkes yaz tatiline gidiyormuş gibi, yaşam adeta duruyordu. Bu durumu, kendi kendime uğraşlarla gidermeye çalıştım. Avrupa’nın, Almanya, Hollanda ve İngiltere gibi, o dönemde (yani dünya iklim değişikliğinden bu denli mustarip değilken) görece daha serin yerlerine gittim her fırsatta. “Topu topu 3 ay – Haziran, Temmuz ve Ağustos” diyordum kendi kendime. “Eylülle beraber yeniden yağmurlar başlayacak; kent yaşamı eski temposuna kavuşacak ve hayat bildiğim şekilde devam edecek.”
Denize ve plaja gitmedim de, kentlerde geçirdiğim yazlar hüzünsüz mü geçti? Elbette hayır. Sorunun sadece deniz ve plaj olmadığını, yazının başında zaten anlatmaya çalışmıştım. Nerede olursam olayım, yazın günler uzun, sıcak ve bunaltıcıydı; fakat en azından, ne yapacağıma kendim karar verecek yaşa ve özgürlüğe kavuştuğumdan itibaren, yazın; daha doğru bir deyişle, o deniz-kum-plaj şeytan üçgeninin etkisini kendimce azaltıyordum.

Yaz tatilsiz, denizsiz ve plajsız hayatı bir süre devam ettirebildim; ta ki evlenene kadar… Aslı, 18 yıllık sevgilim ve 13 yıllık karım, yazın en az iki haftayı denizde geçirmezse tatil yapmadığını düşünen biriydi ki, hala da öyle. Bense inatla, yaz, deniz ve plaj üçlüsüne dair tavrımı, ilişkimizin ilk yıllarından başlayarak evliliğimizin başında da inatla sürdürdüm ve sağ olsun, Aslı da benim bu pek çok insana garip gelen durumumu kabullendi. Sadece ilişkimizin ilk yılında, onu kırmamak için Antalya’ya deniz tatiline gittim. Çok seviyordum (hala da seviyorum, yanlış anlaşılmasın); üzmek istemedim. Eğlendiğimi söyleyemem ama en azından sevdiğim kadını bir şekilde mutlu ettim.
Evliliğimizin ilk başlarından itibaren kendimize özgü bir denge yakalamıştık. Beraber yazın bir Avrupa tatili yapıyorduk. Sonra da o, ya arkadaşları ya da annesi ve akrabalarıyla istediği deniz-kum-güneş tatiline gidiyordu. Bu dengeyi de ancak bir süre koruyabildik; evet, oğlumuz Kerem doğuncaya kadar.
Kerem doğduktan sonra Aslı, yaz tatillerini annesiyle yapmaya devam etti. Ben (Kerem bana aşırı düşkündü, hala da öyle), Kerem’i görmek için 2-3 gün onların yanına gidip İstanbul’a geri dönüyordum. Kerem 1,5 yaşındayken yapılan bir Bodrum tatilinde, Kerem “babam nerede, babamı istiyorum” diye ağlayarak ve bağırarak bütün bir gece oteli uyutmadıktan sonra anlaşıldı ki, benim 2-3 günlük görünmelerim yeterli olmayacak. O andan itibaren benim için yazın hüznü, daha doğru bir deyişle kabusu, geri döndü: Deniz-kum-plaj üçlüsü, çocukluğumdan sonra yeniden hayatıma girdi. O da yetmedi, 45 yaşımdan sonra yeniden vücudumla plajlarda ve havuz başlarında boy göstermeye başlamak için de önce terapiye, sonra da spor salonuna gittim ki, kendimden, 50 yaşına merdiven dayamışken, yeniden nefret etmeyeyim.

Ve sonuç… Artık yazdan kaçamıyordum. Yıllardır türlü bahanelerle gitmemeyi başardığım yaz tatili planlarının bir parçasıyım artık. Her plaja veya havuza gittiğimde üstümü çıkarırken, bu durum beni kötü bir hastalık için ameliyata girecekmiş gibi korkutsa da, “insanın evladı için yapamayacağı şey yok” diyorum ve kaderime razı oluyorum.
Bir de tabii Dubai’ye taşınma mevzuu var ki, kışın sıcaklık ortalaması 23-24°C olan bir kentte yaşamaya başlayınca, her gün neredeyse yaz… Markete bile neredeyse ceketle giden ben, şimdi parmak arası terlik ve şort ikilisini dolabından eksik etmemeye başladı.
Kerem’in ve Aslı’nın hatırına yaz tatillerine gitmeye başlasam da, Dubai’de yaşıyor olsam da, yazları hala sevmiyorum. Çaykovski’nin, yılın her ayı için minik parçalardan oluşan ve solo piyano için bestelediği Mevsimler suitinde, yaza ait Haziran ayının yumuşak ama hüzünlü bir barcarolle olması bir tesadüf değil elbette. Tıpkı o parçada olduğu gibi, dışarıdan hareketli ve neşeli gibi dursam da, aslında içimde hüzünlüyüm. Çaykovski’nin bu yapıtında Kasım, belki de 12 parça içinde en neşeli olanıdır. Keza kendisi de iflah olmaz bir melankolik olan besteci, sonbahardaki ve onun en güzel ayı olan Kasım’daki cazibeyi görmüştür bir şekilde.

Yazıyı bitirirken ifade etmek isterim ki, ben iflah olmaz bir sonbahar insanıyım; en sevdiğim ay da Kasım’dır. Attilâ İlhan’ın “aylardan kasımdı üşüyorduk” diye tanımladığı; ayların en hüzünlüsü Kasım. Kasım sevgimi, theMagger’da yayınladığım ilk yazılardan biri olan “Kasım Ayına Övgü: Kasımda Yaşamı Zenginleştirecek Beş Öneri“de anlatmışım.
Kasım’ın benim için önemini bir anıyla anlatmak isterim: Hani derler ya, yaşamı iliklerine kadar hissettiğim anlardan birini; belki de en canlı ve berrak anı, bir Kasım başlangıcında yaşadım: 1999 yılında, 31 Ekim’i 1 Kasım’a bağlayan geceydi. Köln’de, karanlık içinden adeta masalsı bir yaratık gibi göğe yükselen görkemli Köln Katedrali’nin gölgesi altındaydım. Çan sesleri ile birlikte, adeta mucizevi bir şekilde, bir anda kuvvetli bir rüzgar esmeye başladı. Pardesümün yakalarını kaldırmama rağmen, o neredeyse uhrevi esintiyi yüzümde hissettim. O rüzgarın soğuğu bana yaşadığımı hissettirdi; hayatın kötü ama yaşamaya değer olduğunu…
Zaman geçiyor ve hep geçecek. Yeni yazlar gelecek, yeni hüzünler yaşanacak; günler, aylar ve saatler tarihe gömülecek, tam da Turgut Uyar’ın *Acıyor* şiirinde dediği gibi. Eylül ayının başındayız ya; bir süre sonra bakacağız, Eylül de bitmiş. Önümüzde daha kaç yaz var hüzünlenecek, kaç kasım var ve kaç gün var tarihe gömülmeden önce?
Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filan da gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar.
Kapak Fotoğrafı: Bülent Tunga Yılmaz

Bülent Tunga Yılmaz 







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!