Sanat tarihinin pop kültür ikonlarından Andy Warhol’un yemekle ilişkisi — ilk bakışta tuhaf, biraz yalnızlık barındıran, belki “depresif” diye tanımlanabilecek bir hâl. Ancak üzerine düşündükçe hissettiğimin ötesinde neşeli ve hatta konforlu bir oyun olduğunu anlıyorum.

Campbell’s Soup Cans | Fotoğraf: MoMA

Bizim de gündelik sofralarımıza, hızlı-pratik ancak keyif aldığımız yemek alışkanlıklarımıza bakınca; Warhol’da gördüklerimizle kendi alışkanlıklarımız arasında şaşırtıcı köprüler olduğunu fark ediyorum. Benim için Warhol’un yemek dünyasına bakmak, aslında bugün biz’e bakmak gibi. Hazır gıdalar, yalnız ve hızlı yemek, bir ekran karşısında atıştırmak… Warhol’un 1960’larda yaşadığı şey, bugün bizim televizyon karşısında, sehpa üstünde her akşam sürdürdüğümüz bir rutin artık.
Farkımız şu ki: Warhol, hazır gıdaları, hızlı tüketilen öğünleri ve bir konserve çorbayı yalnızca geçiştirilen bir yemek olarak görmedi; onları sanatsal objelere dönüştürdü. Seri üretim metal kutularını tek tek elle boyanmış sanat eserlerine çevirdi. Warhol konserve kutularını resmettiği 32 tuvalin her birinde çorba ambalajlarını tek tek elle boyadı, altlarındaki çorbaların içeriğinin yazdığı etiketleri elleriyle çizdi.

Sıradan belki de yoksul bir Amerikalının öğle yemeğini oluşturan o konserve kültürünü alıp, ulaşılabilir olmanın sanatsal değerini gösterdi. Ancak bende uyandırdığı duygulardan biri sadece yoksullukla ilgili olmadığı idi. Ailesi çalıştığı için yemeğini kendi hazırlayan bir çocuk; dersten geç çıkan bir öğrenci; yemek yapmaya fırsatı olmayan bir işkolik… Warhol’un eseri, aslında bu insanların öğünlerinden doğmuş bir sanat gibiydi.

E bizler de günümüzde sık sık bu hazır öğünlere yöneliyoruz: yoğun iş temposu, hızlı yaşam ya da zevklerimiz… Ama bu öğünleri sadece “hızlı tüketim” değil, biraz da “kendi ritmimizle yemek” olarak görüyorum. Warhol’un anlayışına göre, bizler de onun gibi “yemek objesiyle ilişki kuran” varlıklarız.

Fotoğraf: Schirn Kunsthalle Frankfurt

Warhol’un yemek alışkanlıklarından biri de “yalnız yemek”ti—bir şey izlerken, sessizce, sohbet edilmeden. Sizce bu ritüel yemeği daha değersiz kılar mı? Her zaman kalabalık sofralarda sohbetlerle, kahkahalarla yenmesi mi gerekir? Karnımızı doyuran, zevk aldığımız, dünyadan soyutlandığımız herhangi bir an başlı başına kıymetli değil midir? Andy için bu yemek besin değeri taşımak  zorunda bile değil; protein içermesine  gerek yok;  belki bir sıcak çikolata, belki bir shake; hatta ona göre ‘yemek’ denilen şey aslında şekerin her türlüsü.

Yazar Stephen Bush (The Guardian) Andy’nin klasik bir öğününü deney gibi ele aldı: Önce ikonik bir Campbell’s domates çorbası, sonra hamburger; tatlı olarak da ekmek arasında çikolata bar—Warhol’un “cake” dediği bu tatlı sandviç, ona göre tüm zamanların favorisiydi. O protein ve besin değeri peşinde değildi; o neşenin peşindeydi. Andy için yemek sürecinde tadını kaçıran tek şeyin atıklar olduğunu söyleyebiliriz. Yemeğini yiyor, bütçesine göre lüks restoranlara da gidiyor, ikonik öğünlerini sipariş ediyor ancak atık konusunu ne yazık ki halledebilmiş değil. Özellikle mikrodalgalarda ısıtılan, konservelerde saklanan yiyecekleri bu denli çok tüketen birisi bu konuda hassas ise oldukça can sıkıcı olsa gerek.

New York küratörü ve Phaidon yazarı Bob Nickas, Warhol’un gastronomik alışkanlıklarını Lucky Peach dergisinde analiz etmişti. Nickas, Warhol’un “hayatında ve işinde şaşırtıcı derecede modern” biri olduğunu söylerken, yemek konusunda yeniliğe kapalı davranmasına dikkat çekiyor.

Warhol’un bir keresinde dediği söz:

“İlerleme, yemek dışında her şeyde çok önemli ve heyecan verici. Bir portakal istediğini söylediğinde, birinin sana ‘Bir portakal ne?’ diye sormasını istemezsin.” Sanatta çağını değiştiren bir adamın, mutfakta bu kadar muhafazakâr olması bana da düşündürücü geliyor.

Belki de onun için yemek, sanatın tam tersi bir yerde: Değişmez, sabit, güvenli.

Yani Warhol’un yemek masası, renkli ama dingin bir sığınak. Modern sanatın öncüsü ve yenilikçi her şeyin meraklısı Andy’nin yemek alışkanlıkları da modern insanın ihtiyaçlarını anlatıyor. Bu sanatı değiştiren çağın yaratıcı sanatçısının yemek konusunda muhafazakâr duruşu, bana “yemeği tutkuyla ama sade” seven birinin portresini çiziyor. Andy’nin yemeği hızlı, pratik, video izlerken hatta bunları yaparken her gün aynı şeyi yemesi onu yemekten keyif almayan birisi yapmıyor. Onu, sanatında da olduğu gibi herkesin ulaşabileceği zevklerin peşinde olduğunu gösteriyor.

Moco Museum-Amsterdam | Fotoğraf: Güngör Çalışkan İnnalı

Bu yazıya aslında Warhol’un hayata geçmemiş restoranı Andy-Mat’i anlatmak için başlamıştım.
Ama yemekle kurduğu bu pratik, bazen ironik ama çok insani bağı fark ettikçe yazı bambaşka bir yöne gitti.

Andy’nin restoran girişimi ve favori restoranı Serendipity’den, ölümünden sonra yapılan doğum günü etkinliğinden söz etmeden önce, onun aslında ne kadar bizim kuşağımızın insanı olduğunu biraz daha anlatmak istiyorum.

Warhol öldükten otuz yıl sonra, 2019 Super Bowl’unda bir Burger King reklamında rol aldı. Kısa filmde Andy sessizce bir Whopper’ı ambalajından çıkarıyor, ketçaba batırıp yiyor. Hashtag: #EatLikeAndy. Görüntüler, Danimarkalı yönetmen Jørgen Leth’in 1982 tarihli 66 Scenes from America filminden alınmıştı.

Warhol o sahnede aslında McDonald’s istemiş, “logosu daha iyi” demiş ama sonunda Burger King’i seçilmişti. O sahnede konuşma yok, sadece ambalajın hışırtısı, ketçap sesi. En son da ambalajları toplayan bir Andy Warhol. Bugün izleyince ister istemez “ilk mukbang” denemesi miydi acaba?” diye düşünüyorum.

Kamera karşısında yemek yiyen bir adam…  Tuhaf biçimde izlemekten alıkoyamıyorum kendimi. Mukbang benzetmeme pop kültürün tanrısının kızmayacağını düşünüp görüşüme katılır mıydı diye düşünüyorum.

youtube play youtube play

Andy Warholun ölümünden 34 yıl sonra New York’taki Serendipity 3 isimli mekanda doğum günü kutlandı. Bu mekan, gençken çizimleri karşılığında burada yemek yiyen Warhol’un çizimlerini menü kartlarına taşıyarak pop kültürün doğuşuna küçük bir katkı yapmış.

Serendipity bugün hâlâ “dünyanın en pahalı milkshake’i” ve “en çok sipariş edilen sıcak çikolatası” ile biliniyor. O sıcak çikolata—14 farklı kakao, traşlanmış çikolata ve tepeleme krema ile hazırlanıyor—Warhol gibi tatlı düşkünü biri için adeta bir cennet. Restoranda hâlâ sanatçının kilden küçük bir heykeli duruyor.

Ve ölümünden 34 yıl sonra, doğum günü şerefine yine bu restoranda bir akşam düzenlenmişti: Menüde New York tarzı sosisli, lahana turşusu, çıtır patates ve dondurulmuş sıcak çikolata. Andy’nin favorilerinden oluşan tatlı bir kutlama.

Warhol’un konserve çorbaları, milkshake’leri, ekmek arası çikolataları ve yalnız yemek ritüelleri bana her akşam kurduğumuz sofraları hatırlatıyor. İki kişilik ailemizde her akşam sofralar kuruluyor, pratik yemekler hazırlanıyor ve biz dizi/film izlerken kendi dünyamızda yemeğimizi yiyoruz.

Andy-Mat de hayata geçseydi tam buna hizmet edecekti.

Good Eaters – Andy Warhol | Fotoğraf: Restaurant-ing through history

Yemek ve yalnızlık birleşince Warhol’un aklına bir fikir gelmiş:

1977 yılında mimar Araldo Cossutta, geliştirici Geoffrey Leeds ve finansör C. Cheever Hardwick III ile birlikte “yalnız kişiler için fast-food” konseptli bir restoran açmayı hayal etmiş.

Restoranın yeri bile belirlenmiş: Madison Avenue, 74th Street.

Plan; kabinlere oturulacak, sipariş pnömatik tüple mutfağa gidecek, müşteri tek başına televizyon izleyerek shepherd’s pie, fishcake, soğan tart gibi basit yemekler yiyecek.

Bir bakıma, bugünün “ekran eşliğinde yemek” kültürünün erken versiyonuydu.

Biz bir dizi bulmaya çalışırken soğuyan yemeğimizi yerken, Andy’nin televizyon karşısında yediği hızlı yemeklerin tadına varıyoruz. Dolayısıyla Andy-Mat aslında hayata geçmiş bir proje.

Her birimiz Andy Warhol’un yarım kalmış restoranında bir akşam geçiriyor gibiyiz.

Kapak Fotoğrafı: Restaurant-ing through history

İlginizi çekebilir: Ezgi Cenk’ten Beklenmedik Bir Sembol: Çorba Üzerine Kültürel ve Sanatsal Okumalar