25 Kasım, resmi olarak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kadına yönelik şiddete karşı uluslararası farkındalık günü olarak ilan edilmiştir. Kadına yönelik şiddet görüldüğü üzere ve maalesef ki belirli coğrafyalarla sınırlı kalan bir yerde değil. Bu şiddet küresel. Kıtadan kıtaya uzanan bir hikâye. Tarihçesine bakacağız, sebeplerine, baş etme yöntemlerine, yapabileceklerimize, dünyada ön ayak olduğumuz İstanbul Sözleşmesi’ne değineceğiz. Anacağız. Direneceğiz ama en çok konuşacağız.

Kadın Yürüyüşü | Fotoğraf: Reddit

Türkiye’de kadına yönelik şiddetle ciddi şekilde baş ediliyor aslında. Savunan bir taraftan “aslında” diyorum çünkü medyaya yansıyan kadın cinayetleri, kadına şiddet, salıverilme vakalarından halk olarak sanıyoruz ki bu işte çok beceriksiziz ve yaşatılan şiddet herkesin yanına kar kalıyor. Hayır. İstanbul Sözleşmesi’nden her ne kadar çıkmış olsak da isim analığını yaptığımız sözleşmenin dünyada ortaya çıkması Türkiye’nin, özellikle Türk kadınının, Nahide Opuz’un, Ayşe Paşalı’nın ön almasıyla gerçekleşti. Sokakta, girdiğiniz ortamda belki “Türkiye’de kadın hakları işi çok kötü yerde” diye duyarsınız; ezber ve manipülasyonlara yenilmiş bir cümledir bu. Türkiye’de kadın hakları konusunda dirsek çürüten onlarca kurum, çoğunluğu kadınlardan oluşan yüzlerce gönüllü kadın, erkek, yüzlerce platform, iş yeri, hepsi dünyada çok önde yerler edinecek ilklere, öncülüklere imza atıyor.

Kadınlar, Türkiye’de kadın hakları için çok ciddi ve hatrı sayılır öncü bir savaş veriyor. Türk kadınlarının kadın hakları alanındaki savaşı işin en başından başlıyor. Kendini var etmek için bugün elinde olan her bir hak için savaş vermiş bir tarihimiz var. Kadının dünyada adı yokken Türk kadını kendi emeğiyle edindiği hakla seçimlerde boy gösterip ülke yönetiminde söz sahipliğini kutluyordu. Dolayısıyla, öncelikle kadın hakları alanındaki kutsanması gereken cesur savaşımızı, karşı cinsin dur durak bilmeden saldırdığı, her haliyle suç teşkil eden eylemlerinin yerle bir etmesine müsaade etmememiz gerekiyor. Kutsanması gereken bu savaş, kadınlara yönelik gerçekleştirilen şiddet eylemlerinin varlığına bağlı yer bulan bir mesele değil, kendine has ve kadına has bir beceridir. Kadına karşı şiddete en cesur haliyle karşı duran tavrımızı dahi hiçe sayacak manipülatif tavırlara izin veremeyiz. Amirliğine soyunulan, böyle giymeli, şöyle gülmeli denilen diğer her şey gibi bu savaş da bizim. Her ne kadar bugün imzacısı olmasak da dünyaya İstanbul Sözleşmesi’ni yazdıran, kendi ülkesinin adını verdiren, ülkesine imza attıran Türk kadını olmuştur. Ben bu paragrafta öncelikle asla yadsınamaz savaşımızın, becerimizin ve başarılarımızın karşı cinsin şiddet eylemlerinden bağımsız ele alınması gerektiğini hatırlatarak, konunun bağımsızlığını takdir ve teşekkürlerimle izah etmek istiyorum. 

TÜİK Verileri

Kadına yönelik şiddet derken, okura da güvenerek burada şiddetin ne olduğunu açıklama yoluna girmeyeceğim; zira “Hepimiz oradaydık.” Yıllardır bitmek bilmeyen bu “sömürü” düzeninde kadını erkeği hepimizin şahitlik ettiği gerçeklere çok realist bir taraftan bakalım isterim. 2024 yılı itibarıyla Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, kadınların yaşamlarının herhangi bir döneminde %28,2’sinin psikolojik şiddete, %18,3’ünün ekonomik şiddete, %12,8’inin fiziksel şiddete maruz kaldığı ortaya konmuş durumda. En çok belirtilen şiddet nedeni %21,7 ile erkeğin öfke kontrolü. Yaşamının herhangi bir döneminde psikolojik şiddet en çok %62,1 ile boşanmış kadınlarda görüldü. 2023 yılında erkekler tarafından 315 kadın öldürüldü, 248 kadın şüpheli şekilde ölü bulundu. 2023 yılında kadınlar en çok (%65) evlerinde öldürüldü. İstatistik der ki, kadın imzalı eş ya da boşanmış eş tarafından, yani erkek tarafından öldürüldü. Kadınlar %41 oranında evli olduğu erkek tarafından öldürüldü. Ben bu verileri hem TÜİK hem Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’ndan aldım.

25 Kasım | Fotoğraf: Sivil Toplum için Destek Vakfı

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2008 yılından beri kadın cinayeti verisini kayıt altına alıyor ve kadın cinayetlerinin en düşük olduğu sene 2011 senesi. Bir yerden tanıdık geldi mi? Evet, İstanbul Sözleşmesi’nin imzalandığı 2011 yılı. İstanbul Sözleşmesi’ne geldiğimize göre, bu sözleşmedeki rolümüze bir bakalım. Kadına yönelik şiddet konusunda bir dönüm noktası olan, sonucunda Avrupa Konseyi içinde kadına yönelik şiddetle mücadelede güçlü bir emsal oluşturan, İstanbul Sözleşmesi’nin zeminini hazırlayan Opuz/Türkiye davası, Nahide Opuz. Hiç hak etmediği şekilde çok özetle değineceğim ancak bilmeyenlerin açıp mutlaka başından sonuna okuması gereken bir silsile. Nahide Opuz eşi tarafından yıllarca, hem kendisi hem annesine yönelik her şekilde şiddet gören bir kadın. Bu şiddet eylemleri hakkında tam 36 kez şikayetçi oldu, altısı kayıt altına alındı. Bu her türlü makamca önlenmeyen şiddet silsilesi, annesinin şiddet faili eş tarafından öldürülmesiyle sonuçlandı. Annenin öldürülmesinden sonra AİHM’e başvuran Nahide Opuz, başvurusunda, yetkililerce yaşam haklarının korunmadığını, annesiyle maruz kaldıkları şiddet ve tehditlere yerel makamların duyarsız kaldıklarını bildirdi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Opuz’u haklı bularak, Türkiye’nin şiddet gören bir kadını, kolluk kuvvetine ve savcılığa başvurduğu halde, kocasından koruyamayarak ayrımcılık yaptığına hükmetti ve Türkiye’yi tazminata mahkum etti. Opuz davası, AİHM’in aile içi şiddete karşı vatandaşını koruyamadığı gerekçesiyle bir devleti mahkum ettiği ilk dava oldu. Burası çok çok önemli ve çok acı; dünyanın en yüksek yargı mercisinin kararıyla kayda geçen bir kifayetsizlik. Bu AİHM kararı, İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen yeni bir insan hakları sözleşmesi doğurdu. İstanbul’da imzaya açıldığı için “İstanbul Sözleşmesi” olarak anılan Avrupa Konseyi’nin Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Sözleşmesi, bu kararın üzerinde inşa edildi. Opuz, “Eve geldim yemek yoktu…” gerekçesiyle şiddet görmüştü. Bu cümle, sözleşmeye “toplumsal cinsiyet rolleri şiddete gerekçe olamaz” şeklinde girdi. Katil eşin “Eşimin annesi ahlaka mugayir işler peşindeydi” cümlesi sözleşmede “subjektif namus anlayışının şiddete gerekçe olamayacağı” şeklinde yer aldı. 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi – Türkiye İlişkisi

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi davada Türkiye açısından da çok ciddi kararlara oy birliğiyle imza attı. Türkiye’nin şiddet gören bir kadını, resmi makamlara başvurduğu halde, kocasından koruyamayarak ayrımcılık yaptığına hükmetti ve yine AİHM, Türkiye’de polislerin şiddet sorununu “müdahale edemeyecekleri bir aile içi mesele” olarak gördüklerine, bu nedenle kadından şikayet geldiğinde arabulucu rolü üstlendiklerine dikkat çekti. Burası işin en tehlikeli kısmı. İşte tam burası için diyoruz ve denmeli ki “Mağdurun (kadının) beyanı esastır.” Hukukta kadının beyanı esastır diye bir kural, kaide yoktur; Türk hukuk sisteminde mağdurun beyanı esastır ve kocamdan ya da hayatımdaki erkekten şiddet görüyorum diye başvuran kadının şikayetinde mağdur kadındır dolayısıyla mağdur kadının beyanı bittabi esastır çünkü henüz soruşturulmamış bir dosyada mağdurun bizzat beyanı dışında başkaca hiçbir delil, dayanak yoktur. Bu şu demek de değildir: “Kadın ne diyorsa odur ve karşısında kalan erkek hemen cezalandırılmalıdır.” Beyan esastır demek, işin esası budur, araştırma, soruşturma yapılsın, deliller tespit edilsin, tespit edilenler ışığında karara varılsın. Esas kapsamında elde edilecek deliller değerlendirilsin, kadının beyanıyla uyuşup uyuşmadığı irdelensin. 

Yaşadığımız coğrafyada kadının “aciz” taraf olduğunun kabulüyle birçok yapamaz, edemezlerle karşılaşması kadına birçok alanda eşitsiz yerler tanımlıyor. Eşitsizlik doğrudan şiddet değildir; yapısal şiddettir ve şiddetin zeminidir. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği kadınların güçsüz konumda görülmesine, haklarının daha kolay ihlal edilmesine, ekonomik bağımlılığa, karar mekanizmalarından dışlanmaya yol açtığı için şiddetin ortaya çıkmasını kolaylaştıyor. Birleşmiş Milletler ve Dünya Sağlık Örgütü bu eşitsizliği “şiddeti besleyen temel faktör” olarak tanımlıyor. Yapısal şiddet kavramına göre toplumda kadınlar sistematik olarak dezavantajlıysa ve bu dezavantaj onlara zarar veriyorsa bu durum şiddetin yapısal bir biçimi olarak kabul ediliyor. Bunların en görünenlerine yakından bakalım:

Eğitimde Eşitsizlik

Haydi Kızlar Okula | Fotoğraf: UNICEF

Bazı ülkelerde kız çocukları eğitime erkeklere göre çok daha az erişiyor. Küçüklüğümden hatırladığım bir reklam var, kardelenler. Benim çocukluğum kadar yakın bir gelecekte biz kız çocuklarını okutmak için savaş verdik. Bundan uzak ama yine yakın bir gelecekte, siyasi kavgalarda akla ilk gelen fatura yine kadına kesildi ve yine kadın okutulmadı. Okullara alınmadı. Erken yaşta evlilik bahsinde de yine erken yaşta evlendirilip okumaktan, çalışmaktan geri tutulan kız çocukları oldu. Biz ülkece hiç çocuk yaşta erkek çocukların büyük kadınlar tarafından istismar edilmesiyle sınanmadık. Olan yine ve yine kız çocuklarına oldu.

Temsilde Eşitsizlik

Kadınlar yerel yönetimlerde, meclislerde ve karar alma mekanizmalarında yeterince temsil edilmiyor. Kadın adaylara karşı önyargı, daha fazla saldırı, tehdit cabası. İşin daha psikolojik kısmına bakmak isterseniz siyasetteki kadın figürlerin siyaset gibi erkeğin neredeyse %100 egemen olduğu ataerkil bir arenada var olabilmek için seslerinin bile kalınlaştığına şahit olabilirsiniz ya da tüm kadınlıklarıyla var olamadıklarına. Belki vücut hatlarıyla, ince topuklularla, tamamen moda olan bir saç stiliyle var olamadıklarına. Hailey Bieber saçı yapan bir kadın siyasetçi de olabilirdi. Emin olun bu bir tercih değil. Bu bastırılmış bir kabul. Erkek, birbirini yumruklamak, tekme atarak havalanmak, küfürlü konuşmak gibi kendine yakıştırdığı her haliyle var olabiliyorken kadının her hali bir yana kadınlığının kabul edilmeyerek eşitsizliğin arşa çıktığı bir arena. Futbol maçlarında marşları sesimizi kalınlaştırıp söylemek gibi bir şey bu da. Kendi daha tiz sesimizle söylemiyoruz mesela. Tercih bizim değil; o arenada kadının yeri olmadığına dair bastırılmış bir kabul. Öyle bir ataerkil arena buralar. Var olması zor.

Kamu Alanında Güvenlik Sorunları

Sokakta taciz, şiddet tehdidi, güvenlik endişesi kadınların yaşam hakkını ihlal ediyor. Toplu taşımalarda cinsel taciz. 

İş Yerinde Eşitsizlikler

Dünyada kadınlar aynı işi yapan erkeklerden ortalama %15–20 daha az kazanıyor. “Cam tavan” etkisi üst pozisyonlara yükselmelerini engelliyor. Cam tavan etkisi görünmez bir “kadından lider olmaz” normudur. Gerçekte böyle bir kural olmamasına rağmen, işin yönetici seçmeye gelince istatistiklerle sabit olduğu üzere kadından ziyade erkeğin tercih edilmesi durumuna deniyor. Bu kuralın görünmezliği sebebiyle de ona cam etki deniyor. Kadınların yeteneklerinden çok aile yaşamları sorgulanıyor. “Yeni evlenmiş, çocuk yapabilir.” cümlesiyle bizzat şahit olduğum bir eşitsizlik ve şiddet türüdür. 

Cinsel Taciz ve Mobbing

Tüm dünyada iş yerindeki tacizler de yine kadınları hedef alıyor. Bu da yine kadınların “aciz” olan olduğunun kabulünden geliyor. Ast-üst ilişkisinde kadın çoğu zaman ast olduğu ve işini kaybetmesi tehdidi dolayısıyla karşı koyması zor olduğu için kurbanın kadın olması “doğal” kabul ediliyor. 

Evdeki Eşitsizlikler

En görünmez ama en önemli eşitsizlik evlerde karşımıza çıkıyor. Evde kallavi bir yemek verilmiştir. Yemek biter. Erkekler çekilir. Kadınlar toplar, kaldırır, siler, silkeler, süpürür, çöpü çıkarır. Tüm dünya ülkelerinden bu konuda aynı anda fotoğraf istesek erkekler mutlaka başka bir tarafa oturmaya geçmiş, çay kahve ya da tatlı kısmını beklemeye koyulmuşlardır. Geldi değil mi o resim gözünüzün önüne? Hizmetkar olarak otomatik kabul, şiddettir. Evde yemek olmamasının şiddeti meşru kıldığını düşündürten o nokta damarlarımıza işlemiş bir şiddettir. 

Ben bu kadar yazdım çizdim, buralara kadar geldiniz okudunuz. Hayatımda gördüğüm en iyi ama en utandığım, hiç unutamadığım, koruyamadığımız bir diğer kadının tarihi savunmasını izninizle son sözüm yapacağım; Çilem Doğan: “Erkekler takım elbise giyip önüne bakınca cezası iniyor, benim takımım, kravatım yok, annem apar topar bu tişörtü bulabilmiş. Bir de ne yalan söyleyeyim hayatta kalmış olmamın saklayamadığım bir sevinci var içimde. Şu adliye koridorlarında yüzüm mor şekilde çok dolaştım koruma kararları için. Başka bir seçeneğim kalmamıştı. O ölmese ben ölecektim. O size beni pazarlamaya karar verdiğini söylemeyecekti. Başka adamların koynuna beni sokma planlarını size anlatmayacaktı. Benim patlıcan fazla pişti diye, perdeler biraz kirlendi diye masada kırıntı var diye yediğim dayakları söylemeyecekti. Kaç kere hastanelik olduğumdan bahsetmeyecekti. Çay bahçesinde çekilmiş bir fotoğrafım var. Biraz yan gülmüşüm. Belki de o fotoğrafı gösterip “namuzsuz karılar gibi çıkmış” filan diyecekti. Karısını başka adamlara satan o değilmiş gibi “namusumu temizledim” diyecekti. Siz onu 3-5 yılla yargılayıp namusu kirlendi diye maruz görüp yandan gülüşümü tahrik sayıp bir de üzülecektiniz. Oysa namus benimdir Hakim Bey, bir kağıda imza attık diye kimselere bırakmam…”

Bugünkü şiddetin adı “kadına” yönelik şiddet. Namus da örf de adet de saç da kalça da meme de, çocuğumuzu nasıl doğuracağımız, okuyup okumayacağımız, hangi işte çalışacağımız, kahkaha atıp atmayacağımız, şiddet diye neye diyeceğimiz de namus da bizimdir, Çilem’in dediği gibi imza attık, atmadık diye kimselere bırakılacak iş değildir. Kadına özgü her şeyde tek başına karar verici kadındır. Bambaşka bir cinsin, bir diğer cins hakkında vücudunun belli yerleriyle neler yapabileceğine ilişkin fikirlerinin olması, üstelik bunu uygulatmak için bunun amirliğini, denetmenliğini üstlenmesi bana göre ciddi bir tuhaflıktır. Eşit ücret alamayan hemcinslerime, iş yerinde mobbinge, bindiği minibüste tacize uğrayanlarımıza, yürüdüğü sokakta baltayla öldürülenlerimize, varillerde yakılanlarımıza, erken yaşta evlendirilip çocuk gelin yapılan kız çocuklarımıza, giydiği kıyafet yüzünden okutulmayan kız çocuklarımıza, fiziksel şiddet görüp ses çıkaramayanlarımıza, yitirdiğimiz tüm kadınlarımıza, verdikleri mücadele mirasına ithafen, en derinden saygılarımla. 

Kapak Fotoğrafı: Michelle Ding – unsplash.com

İlginizi çekebilir: Dilara Melisa Yaman’dan Monomyth