“Fora” Oyuncuları ile: Aile İçi Kopukluğun Mizahi Yansımaları Üzerine
Bir masa düşünün: Etrafında bir aile, iletişim kopukluğu zirvede, kuşak çatışması ise her sohbetin alt metninde… Üstelik bu masaya bu ailenin yıllardır görüşmediği bir ferdi de çıkagelince gerilim de mizah da yükseliyor! “Fora”, 29. İstanbul Tiyatro Festivali’ndeki gösteriminin ardından geçtiğimiz hafta galasını gerçekleştirdi. Oyuncularında Şenay Gürler, Şerif Erol, Aslı İnandık, Kubilay Aka, Şükran Ovalı ve Eray Karadeniz’i gördüğümüz, Hikmet Hükümenoğlu’nun kaleminden çıkan ve yönetmenliğini Mert Öner’in üstlendiği Fora; şık bir İtalyan restoranında geçen bir aile komedisi. Tek mekân-tek zaman içinde kurgulanmış bu yapım, keyifli ve bir o kadar da zekice unsurlarla örülü! Ben de Şenay Gürler, Aslı İnandık ve oyunun yapımcısı Nisan Ceren Özerten’le oyun kadar keyifli bir söyleşi yapma fırsatı buldum!

“Fora”, izleyiciyi bir ailenin masa başındaki buluşmasına davet ediyor ama hepimizde tanıdık duygular uyandıracak aynı zamanda. Komediyle öğeleri barındıran bir günümüz hikâyesi izliyoruz. Siz bu hikâyeyi ilk okuduğunuzda ya da üzerinde çalışmaya başladığınızda sizi en çok hangi duygu yakaladı?
Şenay Gürler: Beni en çok etkileyen aslında aile içinde yaşanan iletişimsizliğin, kopukluğun bu kadar ustaca bir mizah duygusuyla anlatılmasıydı. Çünkü aslında bunlar oldukça ağır ve dramatik konular. Bu konuları farklı bir yöntemle ele alıp aslında ta içimize dokunan, kendimizle yüzleşmemize neden olacak bir dili bulmak kolay değil.
Aslı İnandık: Uzun süredir hayatım hep dönüp dolaşıp aile meselelerine geliyor. Zaman zaman kendi iç dünyamı kurcalarken hep aynı yere, “aile”ye kazı yapar halde buluyorum kendimi. Her ailede bir şekilde aynı hikâyelerinin yaşandığına şahit oluyorum. İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, ne yana dönse, bir şekilde kendi aile hikâyesine tosluyor. Fora’yı ilk okuduğumda o kadar güzel aktı ki, oyun kafamda oynamaya başladı. Sanırım hem oyunun orijinalliğini hem Hikmet’in benzersiz kalemini hem de hiçbir şeyi dramatize etmeden, aksine kıkır kıkır güldürerek hepimizi ailemizle yüzleştirmesini çok sevdim.
Nisan Ceren Özerten: Fora’nın tanıdık ama bir o kadar da anlar itibariyle şaşırtıcı zekice yazılmış metni, ilk okuduğum an hayata geçirme isteği uyandırdı. Oyuna dair bende en ağır basan duygu ya da olgu diyebilirim iletişimsizlik oldu. Yazarın iletişimsizliği çok dramatik ve karanlık bir yerden anlatmak yerine daha gerçekçi, hayata dair ve sade bir anlatım seçmiş olması da oyuna dair sevdiklerimden.
Oyun, bir aile hikâyesi anlatırken aslında içsel çatışmalara ve iletişim kopukluklarına da dokunuyor. Ayrıca modern şehir insanının yalnızlığını da göreceğimize inanıyorum. Sizce bu yalnızlık günümüzde insanların iletişim kurma ihtiyacını giderememesinden mi doğuyor?
Şenay Gürler: Evet, sosyal medya ile birbirine hem çok yakın hem de çok uzak olan günümüz insanının aile içinde de iletişim kuramadığını görüyoruz. Ama ben özellikle aile içi iletişimsizliğin günümüze özgü olduğunu düşünmüyorum, bu evrensel bir problem. Sevgi ve onaylanma ihtiyacıyla büyüyen çocuk, bu beklentileri karşılanmadığında kendi yalnızlığına sığınıyor ve aile de nasıl gördü, nasıl yetiştiyse kendinden sonraki nesle de aynını aktarıyor genellikle. Ancak farkındalığını geliştiren, kendi varoluşunu gerçekleştiren insanlar bu davranış biçimini değiştirebiliyor. Tabii, bir yanıyla da günümüz insanı doğaya bile yabancılaştığından diğer insanlarla iletişimde çok zorlanıyor ve yalnızlaşıyor. Hayatın kompartmanlaşması kaçınılmaz olarak karşımıza dikiliyor.
Aslı İnandık: Bence yalnızlık, insanlarla iletişim kuramamaktan değil; aksine kendimizle kuramadığımız ilişkiden doğuyor. İnsan kendiyle ne kadar az vakit geçirirse o kadar yalnız hissediyor. Kendinle kaliteli vakit geçirmeyi beceremediğinde yalnızlık hissi doğuyor. Bir süredir kendi hayatımda şunu deneyimliyorum; çoğu kişiyle iletişim kuruyor, bazı kişilerleyse ilişki kuruyorum. Herkesle ilişki kurmaya çabalamıyorum. Bu sanırım yalnızlık hissini biraz törpülüyor.
Nisan Ceren Özerten: İletişimsizlik kuşkusuz bu çağın ruhunun temel konularından birisi ancak aynı zamanda yepyeni bir iletişim biçiminin içerisine hızla sürüklendik ve sürüklenmeye de devam ediyoruz. İnsan belki de hiç olmadığı kadar yalnız ve iletişim kurma ihtiyacımızın bile giderek farkına varmadığımız, çok hızlı yaşadığımız ve hızlı unuttuğumuz bir zaman dilimindeyiz.

Oyun bir restoranda, masa başında geçiyor. Bu sabit mekân tercihi karakterlerin içsel yolculuğunu nasıl ortaya çıkarıyor? Mekânın yoğun atmosferi oyun dinamiğini nasıl etkiliyor?
Şenay Gürler: Bir restoranda oldukları için insanlar birbirine sahte de olsa nazik davranmaya çalışırken, iç sesleri ve dile getirdikleri farklı oluyor. Yemek masası aslında bir oyun alanı haline dönüşüyor, bazen bir satranç masası, bazen bir arena, bazen de bir psikiyatr koltuğu. O masanın etrafında çok yoğun bir duygu trafiği var. Ve o masadan değişip dönüşerek kalkabilenlerin olma olasılığı bizi alıp sürüklüyor. Ve bunu başaranlar kadınlar oluyor.
Aslı İnandık: Oyun, son derece lüks bir restoranda, kaliteli şaraplar ve müzikler eşliğinde, tek bir masa etrafında geçiyor. Dışardan bakınca her şey kusursuz. Fazla kusursuz. Ama hiçbir aile ve elbette ki “oyundaki aile” dışarıdan göründüğü kadar kusursuz değil. Bu kadar karmakarışık duyguyu, iç içe geçmiş duyguları ve bağları, tek bir masa etrafında anlatabilmek bence oyunun en büyük marifeti.
Nisan Ceren Özerten: Tek mekanda ve bir masa etrafında yakın mesafede olmaları karakterlerin temasını kuvvetlendiriyor ve gerginliği arttırıyor. Başka masaların varlığı ve dolayısıyla tanıklığı yemeğin git gide absürt bir hal almasını sağlıyor. Sanki o akşam o yemek yenmeseydi bütün bunlar asla konuşulmayacaktı. Bu tahmin edilemez, git gide artan yoğunluk oyunda çok sevdiğim temel bir öğe.
Aile fertleri uzun bir aradan sonra bir araya gelmiş, bu buluşmada da hem komik hem dokunaklı anlar yaşıyorlar. Bu karakterleri yaratırken en çok hangi duygunun peşinden gittiniz?
Şenay Gürler: Ben oynadığım Emel karakteri üzerinden cevap verebilirim. Aslında aileyi çekip çevirmeye çalışırken, herkesi idare etmeye kalkışan ama yalnız, yakın çevresiyle değil de daha çok yabancı insanların dertleriyle ilgilenerek, kendini önemli ve ihtiyaç duyulan biri olarak hissetmeye çalışıyor. Terzi söküğünü dikemez derler ya, o hesap. Emel’in bütün o sinir bozucu davranışlarının ardındaki yalnızlık ve kendini değerli hissetme ihtiyacı beni duygu olarak etkiledi ve bunların peşinden gitmeye çalıştım. Ve aynı zamanda kırılganlık duygusunun.
Aslı İnandık: Kendi adıma Cemre karakterini yaratırken, en başta elbette kendi ailemle , annemle -babamla ve kardeşimle ilişkimi gözden geçirdim, benzerliklerimi, onaylanma ve takdir edilme isteğimi, kendime itiraf edemediklerimi, eksik bırakılan taraflarımı, eksik bırakılmamış yanlarımı hepsini tek tek masaya yatırdım. Bazılarını süzdüm, bazılarını “Cemre”ce düşündüm, bazılarını Aslı’da bıraktım.
Nisan Ceren Özerten: Karakterleri yazarımız Hikmet Hükümenoğlu yarattı. Herkesin kendi derdinin peşinde olduğu bir hissiyat diyebilirim. Herkesin kendi durumuna, gerçekliğine bağlı olarak gizli ve açık gündemleri aynı zamanda da bagajları var. Hikmet, bütün bu duyguları kanlı canlı ve ince bir mizahi anlayış ile yazmış.

Bu kadar katmanlı bir aile hikâyesine hazırlanmak kolay olmasa gerek. Oyuna hazırlanırken sizi en çok zorlayan ya da dönüştüren şey ne oldu? Oyunda anne, baba, kız kardeş, oğul ve sevgili arasındaki ilişkilerde en çok sizi şaşırtan dinamik neydi?
Şenay Gürler: Karı koca yıllardır birlikteler ve iki kocaman çocukları var ama hiçbiri birbirini tanımıyor, tanımaya ve de anlamaya çalışmamış. Bu çok etkileyiciydi. Anne kız ve baba oğul ilişkilerindeki kopukluk en şaşırtan dinamiklerdendi. Ben de bir anneyim ve bir kızım var. Birbirimizi ne kadar tanıyoruz, ne kadar anlıyoruz, ne kadar empati kuruyoruz diye uzun uzun düşündüm açıkçası.
Aslı İnandık: Aslında görmeye alışık olduğumuz bir ilişkiler ağı bence oyunda gördüğümüz. Yani birbirine sıkı sıkıya bağlı, hatta neredeyse bağımlı anne-oğul, buna karşılık hiçbir zaman barışamamış baba-oğul, aynı zamanda müthiş sıcak bir ilişki kurmayı bir biçimde becermiş baba-kız ve sürekli didişen anne-kız. Sanırım her ailede benzer dengeler var. Ama burada dışardan gelen, aileden olmayan biri daha var; Banu. Ve onun gözünden tüm bunları görmek olaya mizahi bir yön veriyor. Ve fazlasıyla katmanlandırıyor. Yani biz hem içinden hem dışından izliyoruz bu masayı.
Fora’nın prova süreci genel olarak nasıl geçti peki? En çok hangi anda oyunun enerjisini hissettiniz?
Şenay Gürler: Prova süresince gerçekten aile gibi olduk galiba. Oyuncu arkadaşlarımın çoğunu tanıyordum ama hiç çalışma fırsatımız olmamıştı. Çok eğlendik, çok güldük, birbirimize alan açtık, yardımcı olduk. Tabii yönetmenimiz ve yönetmen yardımcılarımız aileden kopuk değil, tam tersi; ailenin bir ferdi oldular. Benim karakterime hepsi gıcık oldu, onu ayrıca söyleyeyim.
Aslı İnandık: Biz çok eğlendik, bir kere çok tecrübeli ve olağanüstü oyuncularla beraber sahnede olmak büyük şans kendi adıma. Yapımcılarımız ve yönetmenimiz, yönetmen yardımcılarımız, yazarımız hepsi her gün provada bizimleydi, hepsi yaptığımız işe sıkıca sarılmamızı sağladı. İlk günden son güne kadar, gecemiz gündüzümüze karışmış şekilde çalıştık. Bazen gülme krizine girdik, bazen gözler dolu dolu oldu, sarıldık, ağlaştık. Yani “aile” gibi olduk. Ama izleyeceğiniz sinir bozucu aile gibi değil tabii .
Nisan Ceren Özerten: Oyunlara dair en hoşuma giden dönem prova dönemidir. Fora prova sürecinden de hem bu sebeple hem de oyuncularımızın, yönetmenimiz Mert Önerin, yapım ve reji ekiplerinin uyumu ve neşesi sayesinde ekstra zevk aldım. Oyunun enerjisi okuma provalarında en baştan itibaren yoğun bir biçimde hissediliyordu.

Ben bu oyunda mutlaka izleyicinin kendinden bir şeyler bulacağına inanıyorum. İzleyici, kendini en çok hangi karakterde bulacak sizce? Ya da sizin karakterinizde kendini bulduğu yönler hangileri olacak?
Şenay Gürler: Seyircinin her karakterde kendinden bir parça bulacağına inanıyorum. Belki ebeveyn olanlar, anne ve başa karakterine bakacak ve kendiyle yüzleşecek ya da kendini bir kez daha onaylayacak. Gençler, Aslı ve Cem karakterine bakıp kendileriyle hesaplaşacaklar. Banu karakteri günümüz genç kadınları için bir aydınlanma yaşatacak belki de. Paramedik ve garsonumuz başka bir açılım getirecek.
Aslı İnandık: Bence seyirci her karakterde kendinden bir şeyler bulacak. Biraz ailedeki ya da hayattaki rolleriyle alakalı sanırım herkesin, hangisiyle empati kurarlarsa onu anlarlar diye düşünüyorum. İyi metnin güzelliği de burada oluyor, her karaktere bir şekilde hak veriyoruz.
Nisan Ceren Özerten: Ben de izleyicinin yoğun bir empati hissedeceğini düşünüyorum. Herkes aile içindeki veya Banu karakteri gibi dışındaki pozisyonları itibariyle özel olarak bir karakteri takip edecektir. Yazarın karakterlere tarafsızca yaklaşımı ve karakterlerin hikaye ile dönüşümü ile izleyici aynı zamanda tüm karakterle de empati kuracaktır, diye düşünüyorum.
“Fora” yalnızca bir oyun değil, aynı zamanda bir yüzleşme alanı gibi. Sizce bu hikâye, günümüz aile dinamiklerine ve şehir yaşamına nasıl bir ayna tutuyor? Bu yüzleşme alanındaki yeniden başlama cesareti nasıl kendine yer buluyor?
Şenay Gürler: Benim karakterimde kendini her daim haklı görmenin ve insanları idare etmeye çalışmanın altında yatan yalnızlığı, kırılganlığı ve onaylanma ihtiyacını görecek. Fora, şehirde yaşayan herkese bir ayna olacak diye düşünüyorum. Yalnızlığımızın, birbirimizi duyamayışımızın, hatta kendimizi bile duyamayışımızın, yüzleşmekten kaçışımızın, ailemizi seçemeyişimizin hikayesi. Hem bir lütuftur aile hem de bir lanet. Yeniden başlama cesareti bulabilen ve başlayabilen insan sayısı fazla değil bence. Kadınlar daha cesaretli yeniden başlayabilmek için.
Aslı İnandık: Kesinlikle, günümüz aile dinamiklerine, her birimizin terapistimizle seanslarca konuştuklarımıza, yıllardır halledemediğimiz ya da hallettiğimiz, kaynağını bulduğumuz ya da bulamadığımız birçok şeye ayna tutacak bence bu oyun.
Nisan Ceren Özerten: Oyunun içerisinde en zor karakterlerden birisi olan Emel’in travmaya dair bazı tespitleri var, bu kısımlar özellikle şehirli insanın bugüne ve kendine yaklaşımı hakkında çok ince mesajlar veriyor. Oyunun bütününe ve dramatik anlara da mizahi ve ironik yaklaşımı bence herkeste ifade ettiğiniz şekliyle yeniden başlama cesareti oluşturabilir. Hayat ve insan hep aynı ve neredeyse her şey geçici.

“Fora”yı bugünün tiyatro izleyicisi için özel kılan şey sizce ne? Samimi ve komedi unsurlarını içeren bir aile hikâyesi olması mı, yoksa herkesin kendi payına düşen sessiz yüzleşmesi mi?
Şenay Gürler: Bence ikisi birden. Seyirci gülerken ya da hüzünlenirken hep kendiyle de yüzleşecek. Fora’yı özel kılan şeylerden biri de karakterlerini yargılamadan anlatması bence.
Aslı İnandık: Bir kere, incelikle yazılmış yerli bir oyun; çok kısa bir süre içinde, tek bir masada, herkesin yakalayabileceği bir yüzleşme yaşatıyor seyirciye. Pinpon maçı izler gibi bir tempoda akıp gidiyor oyun. Bir de biraz kıkırdatıyor olabiliriz. Umarız seyirci de bizimle beraber o restoranda, o masada oturuyor gibi hisseder.
Nisan Ceren Özerten: Umarım her ikisi de olur.
Kapak Fotoğrafı: “Fora” Oyunu
İlginizi çekebilir: Eda Geven’den Gurur ve Önyargı* (*gibi bir şey): Ve Çok da Eğlenceli Bir Şey!

Simay Yaz







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!