Yavaşladığımız ne çok an var. Bu anlarda sakinleşme arzusu hissetmek veya aklımıza takılan bir meselenin gözlerimizi boşluğa daldırması, bir hikayenin olağan parçalarıdır. İşte sinemadaki yavaşlığı bu nedenle onaylıyorum. Çoğunlukla ‘sanat filmi’ adı altında izlediğimiz filmlerde sıkça durağanlık görebiliyor veya herhangi bir filmin içinde anlamlı yavaşlamalarla karşılaşabiliyoruz. Bu durağanlık her zaman anlamlı ve izlenesi olmasa da çoğunlukla gerçek birinin hayatını izliyormuş hissini yaratır. Karakterler gözlerini 3 saniye kapatıp derin bir nefes aldığında biz de tuttuğumuz nefesimizi salar, omuzlarımızı indiririz. Anlatı sadece olaylardan ve değişkenlikten meydana gelmez. Sadece bir sigara yakış, bir iç çekiş veya bir suskunluk anı; asıl anlamı yaratan detay olabilir.

Kış Uykusu, Nuri Bilge Ceylan (2014) | Fotoğraf: İFSAK Blog

Çevremizde her şey oluyor ve bitiyor, bir içerikten diğerine geçiyoruz. Etkinlikleri, eğlenceleri, sohbetleri, hoş anları hızla tüketiyor ve yenisi için ağzımızın sularını akıtmaya başlıyoruz. Günümüz sinema izleyicisi sosyal medyanın hızına o kadar alışmış durumda ki, izlediği filmin de aynı ritimde ilerlemesini bekliyor: Sürekli değişen sahneler, bitmeyen sürprizler, ters köşeler, büyük duygular… Bir filmde olan bitenin durduğu tek an, sabırsız bir izleyici için “boşluk” anlamına geliyor. Oysa sinema tam da o boşluklarda nefes alır. Bir sahnede diyalog veya hareket olmaması, bir şey anlatılmadığı anlamına gelmez. Bir karakterin dakikalarca yürüdüğü bir sahne, bazı izleyiciler için “sıkıcı” olabilir. Fakat o yürüyüş, doğru kullanıldığında bir karakter çözümlemesi haline gelir. O adımların arasında düşünceler, duygular, geçmiş anılar ve gelecek kaygıları gizlidir. Bu bir boşluk değil; karakteri tanımamıza izin veren bir alandır.

Kız Kardeşim Mommo, Atalay Taşdiken (2009) | Fotoğraf: Mizah Gastesi

Bu tür filmlerin daha az ilgi görmesinin bir başka nedeni de hayat yorgunluğudur. İzleyici; işin, gündemin, sorumlulukların ve kaygıların arasında zaten zihnen yorulmuşken, başka bir uyaranı çözmek veya anlam katmanlarını takip etmek için çaba harcamak istemez. Hızlı, olaylarla dolu filmler bu yüzden daha kolaydır: Düşünmeye alan bırakmazlar, seyirciyi akışa teslim eder ve onu pasif bir rahatlığa sürüklerler. Böylece film, yalnızca kafa dağıtmak ve hoş vakit geçirmek için kullanılan geçici bir araç hâline gelir. Oysa yavaş ve nefes alan filmler, zihni dinginleştirir; düşünceye yer açar, doğal bir ritim sunar ve izleyicide kalıcı bir iz bırakma potansiyeli taşır. Bu yüzden belki de yorucu gündelik hayatın içinde en çok ihtiyaç duyulan şey, aslında o duraksamalar ve sakinliktir.

Böğürtlen Böğürtlen, Eleni Naveriani (2024) | Fotoğraf: Orta Koltuk

Durum anlatıcılığında, bir karakterin dünyasına girmek ve hikayeyi içselleştirmek mümkündür. “Neden?” sorusunu sorduğunuzda buna bir cevap bulabilirsiniz. Geçmiş ve gelecek arasında bağlantılar kurmanızı sağlayacak bir kesit, gerçek hayatta da insanı daha iyi anlamanıza imkan verebilir. Bir karakterin dünyasına girmek, onun acısını büyütmek veya kendi üzerimize almak değil; o acının neden oluştuğunu anlamaya gönüllü olmaktır. Bazen tek bir bakış, bütün geçmişini önümüze serer ve o anda, hikâyeyi değil insanı izlediğimizi hatırlarız.

Prisoners, Denis Villeneuve (2013)

Elbette burada yalnızca durağanlığa oy vermeyi savunmuyoruz. Psikolojiyi ve kritik anları iyi kullanmayan bir film bayağı olabilir veya hareketli bir filmdeki durum anlatıcılığı mükemmel olabilir. Konu, farklı film türleri arasında birine güzelleme yapmak veya diğerini yermek değil. Buradaki asıl mesele çeşitli genellemeler yaparak düşünmekten ve anlamaktan kaçmaktır. Bunu her yapışımızda incelikleri göz ardı etmiş ve tek düzeliği kabullenmiş oluruz.

Kapak Fotoğrafı: Orta Koltuk

İlginizi çekebilir: Dilara Melisa Yaman’dan Kırılgan İllüzyon: Sanatta Dördüncü Duvarın Yıkılması