Bazen büyük yolculuklar, çok küçük bir yerden ve sıradan bir anda başlar. Berk Armağan’ın hikâyesi de bir karton bardağın üzerine atılan ilk çizgiyle başladı. Üniversite yıllarında arkadaşına hediye için kullan-at bardağa yaptığı bir çizim bugün onu dünyanın farklı şehirleri, farklı kültürleri ve bambaşka hayatlarıyla tanıştırdı. “Seyyahart” adını verdiği bu yolculuk, hem sanatın hem merakın peşine düşen genç bir insanın, kendi rotasını kendi elleriyle çizme çabasının sonucu. Armağan, uzun yıllar dünyayı dolaştıktan sonra, yeniden eve döndü. Çünkü ona göre Türkiye dünyanın bir özeti. Ve şimdi ülkemizin 81 ilini gezerek her şehri bir bardakta kayda geçirmeye çalışıyor. Anadolu’nun es geçtiğimiz ayrıntılarıyla onun yolculuğunu bir araya getiren bir proje bu. Bir bardak, bir çizgi, bir cesaret anı… tüm yaşamı değiştirebiliyor. Şimdi sözü, hem kendini hem dünyayı yeniden çizmeyi seçmiş bir seyyaha bırakıyoruz.

sokagaciktim-kopyasi-2
Fotoğraf Kaynağı: Berk Armağan

“Ben otostop çekerek Türkiye’yi gezmeye başlıyorum. Merak etmeyin diye baştan söylüyorum.”

Berk Bey merhaba, Marmara Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım bölümünde başladığınız üniversite hayatı, sonrasında İstanbul Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümüne geçişinizle farklı bir yöne çevrilmiş. Bugün ise kendinizi bir bardak sanatçısı ve seyyah olarak tanımlıyorsunuz. Sizi tanımayan okuyucularımız için biraz kendinizi anlatır mısınız? TEDx Reset konuşmanızda söylediğiniz “Ben bir akvaryum balığı değilim, okyanusa atılmak istiyorum” hissi sizi nasıl bir arayışa yöneltti?

Merhaba Sümeyra Hanım, Ben Berk Armağan. 31 yaşındayım. Halkla İlişkiler ve Tanıtım bölümü okurken beni içine çekmediği için tekrar sınava hazırlanıp sözelde ilgimi çeken Türkçe Öğretmenliği bölümüne girdim. Bu bölüme başlarken yüksek lisans yapıp üniversitede kariyer yapma niyetim vardı ama eğitimin içine girdikçe, sistemdeki çatlakları gördükçe bu niyetimden 3. sınıfta vazgeçtim. 

Bardak çizerek gezmeye başlama serüvenim üniversite yıllarımın ilk senesine dayanıyor. Üniversiteyi kazandıktan sonra Facebook’ta Interrail Türkiye grubuna katılmıştım. İnsanların otostopla, couchsurfing yaparak çok cüzi miktarlarda gezdiğini görüyordum. Gördükçe hayatımın monotonluğunu sorguluyordum. Sorguladığımda da gezmeye başlamadan önce gerçekten akvaryum balığı gibiydim. Sonra cesaretimi toplayıp aileme “Ben otostop çekerek Türkiye’yi gezmeye başlıyorum. Merak etmeyin diye baştan söylüyorum.” dedim. Korkmalarına rağmen yoluma taş koymadılar. İlk olarak gruptan tecrübeli bir yol arkadaşı bulup İzmir’e otostop çekerek gittim. Bu şekilde ilk adımımı atıp işin inceliklerini öğrendim. Yaz tatilinde de İstanbul’dan Antalya’ya kadar kamp yapıp couchsurfing yaparak 3 ay boyunca gezdim. Bu yolculuktan sonra dünyayı gezmeye olan hayalim başladı.

Bardak çizme fikri de bu hayalimi beslemek için ortaya attığım bir fikirdi. Arkadaşlarıma hediye olarak yaptığım karton bardak çizimlerimi sokağa hayalime ulaşmak için bir fikre çevirmeye karar verdim. Fikir diyorum ama o zaman bildiğiniz hiçbir bilgim olmadan sokakta eserlerimi satmaya çıkmıştım. Ekim 2016’da Şişhane metrosunun yanında çizdiğim 12 bardaktan 7 tanesini satarak hayalime ulaşmamdaki ilk adımı başarıyla attım. Sokakta olan başarımdan sonra seyyahseyahat ve sanat kelimelerinin birleşimi olan seyyahart ismiyle eserlerimi sokaktan daha çok insana ulaşabileceğim sosyal medyaya taşımaya karar verdim. Türkiye’de olan gezim beni akvaryumdan denize taşıdı. Seyyahart ile okyanusa açıldım. Düşünün, üniversitenin başında İstanbul’u bile tam gezmemişken şu an İstanbul’un tüm simgelerini çizmiş, Türkiye’nin tüm şehirlerinin simgelerini çizmeye çalışıyorum. Şu an 32. şehrimdeyim. Öyle iki üç yer görüp gezmekten bahsetmiyorum, gittiğim şehrin her yerine tesir ediyorum. Dünyada da 31 ülke ve 90’ın üzerinde şehir gezdim, çizdim.  

img_1769
Fotoğraf Kaynağı: Berk Armağan

“Bir hayal için bu fikri hayata geçirdim ama bulduğum şeye âşık oldum.”

“Seyyahart” fikrinin doğuşu gerçekten ilginç. Her şey parasız olduğunuz bir dönemde hazır kahve meraklısı bir arkadaşınıza yaptığınız hediye ile başlamış. Sıradan, hatta kullan-at bir nesne olan karton bardağın (bir nevi geçici tuvalin), seyahatlerinizin finansal kaynağı haline geleceğini ilk fark ettiğinde ne hissettiniz? Bu “aptalca” bulunan fikir, sizin şu anki kimliğinizin ve ticari başarınızın temeli oldu. Amerikalı yazar E. L. Doctorow, “Bazen bir hikâyenin en iyi kısmı, anlatmaya asla kalkışmayacağınız şeydir” der. Sizin hikâyenin en iyi kısmı, tam olarak bu beklenmedik başlangıç mıydı?

Aslında kahve sektörünün büyüklüğünü ve kahvelerini servis ederken hepsinin karton bardak kullanıldığını düşününce başarısız olacağımı hiç düşünmedim. Çünkü tuvalden daha çok bilinen bir materyal. Üstelik taşınabilir, her yerden ulaşılabilir ve düşük masraflı. Şu an ne güzel düşünmüşüm diyebiliyorum ama o zamanlar bu fikir, okurken tatillerimde seyahatlerimi finanse edeceğim bir hobiydi. Bu fikri yakınlarıma anlattığımda çok dalga geçtiler ve emeklerimi boşa harcadığımı düşündüler. Lakin bir yere bağlı olmadan özgürce az masrafla çizim yaparak para kazanmak bana inanılmaz gurur veriyordu ve çizimimi geliştirmeye teşvik ediyordu. Türkçe öğretmenliği okurken bunu yaptığımı biliyorsunuz. Resim eğitimi almadığım için zamanla kendimi geliştirdim. Amatör olmanın verdiği cesaretle bunları yapabildim. Şu an neler yapabileceğimi bilseniz, gördüklerinize inanamazsınız. Ben bir hayal için bu fikri hayata geçirdim ama bulduğum şeye âşık oldum. 9 yıldır gecem, gündüzüm seyyahart.  

img_4311
Fotoğraf Kaynağı: Berk Armağan

“Voldemort da ruhunu hayatından anılar taşıyan eşyalara koydu.”

“Seyyahart” isminin, kişiliğinizi yansıtan seyyah, amacınızı yansıtan seyahat ve aracını yansıtan sanat kelimelerinin birleşiminden oluştuğunu söylediniz. Eserlerinize “ölümsüz bir şeye çevirmeye çalıştığı hortkuluklar” benzetmesini yapıyorsunuz (ki bundan bir de Harry Potter sever olduğunu anlıyoruz). Bu cümlenizi ve sanatınızın temelinde yatan felsefeyi açar mısınız?  

Harry Potter evrenine bayılıyorum. Yaptığım her şeyde bir hikâye oluşturmaya çalışıyorum. İnsanlar için yaptığım çizimlerde de öyle. Onların hikayelerini dinleyip zevklerini, beğenilerini kendimden bir şeyler koyarak hazırlıyorum. Son 4 yıldır her bir çizimim ortalama 10 saat sürdüğü için çizimlerime sanki ruhumdan bir parça koyuyor gibi hissediyorum. Bu hortkuluk benzetmesini birkaç yıldır çizdiğim termosların benim bile gezmediğim yerlerde gezmesinden ötürü yaptım. Düşünsenize ben Avustralya’ya gitmedim ama şu an çizdiğim bir termos Avustralya’da geziyor ya da ben hiç pilot kabinine girmemişken çizdiğim bir termos pilot kabininde en güzel manzaralarla yolculuk yaptı. Ben kendim gibi eserlerimin de seyahat halinde olmasını seviyorum.

Aslında sanata yenilik açısından bir şey kattığım yok ama yaşam tarzımı sanata entegre ettiğimi düşünüyorum. Sanat sadece duvarlarda olmamalı, insanların anılarını biriktirebileceği yaşayan bir nesne de olmalı. Bu yüzden hortkuluk benzetmesi yaptım. Bildiğiniz üzere Voldemort da ruhunu hayatından anılar taşıyan eşyalara koydu. 

“Dünya ne kadar küçük lafı bana büyük bir yalandan ibaret.”

Ailenize “Ben otostopla gezmeye başlıyorum, haberiniz olsun” deyince “a harika” dememişlerdir hemen. Onları nasıl ikna ettiniz? Ve 9 yılda düşük bütçelerle dünyada 90’dan fazla şehir gezdiniz, dile kolay! Ünlü kâşif Ibn Battuta’ya atfedilen bir söz var: “Seyahat etmek, önce seni dilsiz bırakır, sonra seni bir hikâye anlatıcısına dönüştürür.” Bu kadar çok farklı kültürü deneyimlerken, en çok hangi konuda dilsiz kaldınız ve hangi konuda en iyi hikâye anlatıcısı oldunuz? 

Başlangıçta korkmuşlardı ama otostop yaparken bir gün Mahir İpek beni arabasına aldı. Beraber İstanbul’dan Bursa’ya kadar yolculuk yaptık. Ailem onunla olan fotoğrafımı gördükten sonra rahatladılar. Akvaryumdan denize, denizden okyanusa geçtiğimi söylemiştim. Ben en çok kendimi dünyanın büyüklüğü konusunda dilsiz kaldım. Dünya ne kadar küçük, lafı bana büyük bir yalandan ibaret geliyor. Tam anlamıyla dünyayı anlamlı bir şekilde gezmek için bir ömürden fazlası gerekiyor. Gezdikçe kendimi küçük hissediyorum. Lakin zihnim de küçüldüğüm ölçüde büyüyor. Sanat bana ufak detayların önemli olduğunu öğretti. Bu yüzden önemsiz görünen şeyleri güzel bir şekilde anlatmayı ve yansıtmayı öğrendim. 

24fcb911-d807-4b15-8908-5158cb126240
Fotoğraf Kaynağı: Berk Armağan

“Ne kadar yetenekli olursanız olun, sizi hiç tanımayan insanları birkaç saniye içinde yakalayamazsanız başarılı olmanız zor.”

Gezi masraflarının yüzde 80 gibi büyük bir kısmını bardak satarak karşılıyorsunuz. Şişhane metrosunun önünde başlayan bu satış serüveni, zamanla markalarla iş birlikleri yapmaya ve uluslararası medyada yer almaya kadar uzandı. Sanat ve girişimciliği birleştiren bu modelde, yaratıcılık mı yoksa risk alma becerisi mi daha öne çıktı sizce? 

Geçmişte öyleydi. Şu an hem hayatımı hem gezilerimi sanatımla ve sosyal medyayla finanse ediyorum. Beni bugünlere getiren asıl olay cesaretimdi ama cesaretim yaratıcılığımı yansıtıyordu. O yüzden ikisi de önemli ama benim asıl yeteneğim çizimden ziyade iletişimim. 19 yaşına kadar asosyal bir çocukken şimdi binlerce insan tanıyan biriyim. Hikâyem her insanın içinde sohbet etme kıvılcımı başlatıyor. İnsanlarla tanışa tanışa iletişimimi güçlendirdim. Bu devirde ne kadar yetenekli olursanız olun, sizi hiç tanımayan insanları birkaç saniye içinde yakalayamazsanız başarılı olmanız zor. Ben sadece çizimde yetenekli olduğum için değil birçok alanda kendimi geliştirdiğim için bugünlere gelebildiğimi düşünüyorum.  

Norveç’te, Trolltunga’ya sırf o ikonik pozu vermek için ıslak ayaklarla 9 saat tırmanmak, ya da Japonya’ya nerede kalacağını bilmeden spontane bir şekilde gitmek gibi deneyimler yaşadınız. Norveç’te sokakta bardak satmaya çalışırken, insanların sizi dilenci sandığı ve bardağı almadan para attığı bir an yaşamışsınız. Bir gezgin olarak bu tür zorluklar ve yanlış anlaşılmalar, size ne öğretti? Zorluklar, yalnızlık ve eleştiriler arasında samimiyetinizi korumayı nasıl başardınız? 

Trolltunga deneyimi benim hayalime ve hedeflerime olan bağlılığımı sınadığım bir andı aslında. Gezi esnasında kendime böyle zorlu hedefler koyduğumda sonunu çok düşünmüyorum. Sadece Japonya değil, kendi ayarladığım tüm gezilerim havalimanında başlıyor. Öncede plan yapmak gezinin büyüsünü bozuyor gibi geliyor. Bu yüzden hayatın akışına dahil olmayı, belirsizlikleri seviyorum. Norveç’te dilenci zannedilme olayım hala güldüğüm bir anı. Geçmişten bugüne yanlış anlaşıldığım için bu tarz durumlar beni pek üzmedi ya da zorlamadı. Ben kendime ve hayalime inanıyorum. Hala ilk gün başladığım gibi heyecanlı ve aynı amaca sadığım. Bu yüzden hayatımda gezdiğim, yediğim, içtiğim pek çok şey değişiyor ama amacım sabit. Dünyayı gezip çizmek. Böyle olduğu için enerjimi, motivasyonumu ve neşemi koruyabiliyorum. 

“Çok garip geliyor ama gerçekten ilk öğretmenliğimi dünyanın en büyük felaketlerinden birinin yaşandığı bir bölgede yaptım.”

Hikâyenizin en çarpıcı dönüm noktalarından biri, 6 Şubat depremlerinin ardından geliyor. Deprem bölgesindeki çaresizliğin ve acının hiçbir ülkenin yaşadığına benzemediğini belirtmişsiniz. Psikiyatrist Viktor Frankl’e göre, yaşamak acı çekmektir ve hayatta kalmak acıda bir anlam bulmaktır. Siz, bu acının ortasında çocuklarla resim çizerek bu anlama nasıl ulaştınız? 

Hatay’daki arkadaşlarımı görmeye giderken depremin yaşandığı gece 4 sularında arkadaşımla Niğde yolundaydım. Haberi alır almaz arkadaşlarımıza ulaşmaya çalıştık ama ulaşamadık. Aceleyle Hatay’a girdik ve girer girmez gördüklerim karşısında şok geçirmiştim. İki hastanenin yıkıldığını ve bir binanın altında kalan üç çocuğunu çıkarmaya çalışan annenin feryatlarını, yüz ifadesini hala dün gibi hatırlıyorum. Ben bu acıları bizzat yaşadığım için deprem bölgesinde eksik gördüğüm bir açığı kapatmak istedim. Çocuklar.

İnsanlar haklı olarak can telaşı içerisindeyken tüm bu acılardan etkilen çocukları resimle gerçeklikten biraz koparabileceğim aklıma geldi. 17 Ağustos depremini yaşadığımda ben de çocuktum ve yaşadığım bölgede uzun bir süre herkes çadır kurmuştu. Bu korkudan ve acıdan oyunlarla ve farklı uğraşlarla uzaklaştığımı hatırlamıştım. Ben de resim malzemeleri alıp sokak sokak gezip bir araya geldiğim çocuklarla çizim etkinliği yapmaya çalıştım. Hayallerini çizmelerini istedim. Hayal kurmak geleceğe umutla bakmamızı sağlıyor ve motivasyonumuzu olumlu yönde arttırıyor. Bu şekilde 1700 çocukla çizim etkinliği yapıp 2000 çocuğa resim malzemesi ulaştırdım. Bana bu süreçte malzeme desteğinde bulunan tanıdığım arkadaşlarım ve beni severek takip eden takipçilerime tekrardan teşekkürlerimi sunuyorum. 

Mesleğinizi profesyonel olarak yapmasanız da, orada bir öğretmen oldunuz. Çocukların çizimleri iki ana gruba ayrılmış: Pozitif temalar (kuş, kalp, doğa) çizenler ve yaşadıklarını çizenler (ev, araba, fay hattı). Bir öğretmen ve sanatçı olarak, bu çizimler aracılığıyla çocukların iç dünyasındaki travmayı ve umudu nasıl okudunuz? Samandağ’da bir çocuğun sizi, Bob Ross gibi resim yaparken çizmesi hissi nasıldı, nasıl bir sorumluluk yükledi?

Düşününce bana çok garip geliyor ama gerçekten ilk öğretmenliğimi dünyanın en büyük felaketlerinden birinin yaşandığı bir bölgede yaptım. Binlerce insanın öldüğü ve yüz binlerce insanın içinde unutulmayacak acılar bırakan bir felaket. Tüm bu üzücü gerçekliğin içerisinde çocuklarla yaptığımız etkinliklerde bazıları çizimlerine renkli bir dünyayı bazıları da yaşadığımız acı gerçekliği yansıttı. Bana göre renkli bir dünya çizen çocuklar yaşanan felaketin tam olarak idrak edememiş şanslı olanlardı. Ne olduğunun bilincinde olan çocukların yaşadığı gerçeklik dışında bir şeyi çizmesini beklemiyordun. Çocukların yarısının ev çizmesi umutlarının olduğunu gösteriyordu. Ben bu süreçte çocuklarla bağ kurmamaya çalıştım. Tek isteğim onların yaşadığı gerçeklikten bir nebze olsun uzaklaşıp renklerle mutlu olmalarıydı. Beni Bob Ross olarak çizen çocuğun ismi İskender. Çizimini gördüğümde inanamamıştım. Beni ev çizen Bob Ross olarak çizmişti. Fikrini ve çizimini aşırı beğenmiştim. Hatta ailesiyle hala irtibattayım. İskender de ressam olmak istiyor. 

asdsad
Fotoğraf Kaynağı: Berk Armağan

“O mesaj, resmen hayatın bana doğru yoldasın demesiydi.”

Deprem sonrası yaşadığınız en duygusal anlardan biri, yıllardır eleştirildiğiniz karton bardağın sağlam kaldığı, evin ise yıkıldığı yönündeki mesajdı. Sanatınızı ve tutkularınızı somutlaştırdığın bu materyalin, felakete rağmen orada olması hissi nasıl bir şey?

Bazı zamanlar çıkmaz durumlarda kalabiliyorum. Motivasyonum beni bulunduğum durumdan çıkaramıyor. Deprem zamanı aldığım o mesaj, resmen hayatın bana doğru yoldasın demesiydi. Ne zaman bu çıkmazlarda olsam hayat bir şekilde bana cevap veriyor ve çıkmazdan çıkış yolu gösteriyor. Ev gibi yüz yıllarca ayakta kalabilen bir yapının içerisinden benim çizdiğim karton bardağın sağlam çıkması yaptığım şeye ruhumdan bir parça katmamdan kaynaklı diye düşünüyorum. Geçici olduğumu dünyada emeğim ve ruhumla cansız nesnelere anlam yükleyerek başkasının hayatında bir alan oluşturuyorum. Yaptığım şey sonsuza kadar yaşamasa bile var olduğu sürece anlamıyla ölümsüz olacak. 

img_6194
Fotoğraf Kaynağı: Berk Armağan

Sanatınızın başlangıç noktası, içildikten sonra atılan, yani “tüketilen dünyaya zarar veren” bir materyali alıp, ona “ölümsüz bir şeye” (hortkuluk) dönüştürme fikri, tüketim kültürüne karşı yaratıcı bir duruş gibi. Sanırım depremden sonra termos gibi daha dayanıklı malzemelerle de çalışmaya başladınız. Farklı malzemelerde ilerlemeyi düşünüyor musunuz? 

Termoslara çizmeye yaklaşık 4 yıl önce bir markanın isteğiyle başladım. Aslında ben yıllardır istek üzerine pek çok yüzeye çizim yaptım. Amerika’da arkadaşım ayakkabı çizmemi istedi, ayakkabı çizdim. Bir arkadaşım forma üzerine çizmemi istedi, forma çizdim. Hatta bir arkadaşım da arabasının üzerine çizim yapmamı istedi. Araba üzerine çizim yaptım. Bana gelen farklı yüzey çizim isteklerini hiç reddetmedim. Dövme bile yaptım. Hayatımı seyyahart’a adadım. Bu süreçte her türlü yeniliğe ve değilikliğe açığım. Lâkin karton bardak hikayemin ana kahramanı, o hiç değişmeyecek. 

adiyaman
Fotoğraf Kaynağı: Berk Armağan

“Türkiye, Dünyanın Özeti.”

Dünyayı karış karış gezdikten sonra, artık rotanızı Türkiye’nin 81 iline odakladınız. Bu, sizin için küresel bir gezgin olmaktan, kendi topraklarının kültürel hafızasını bardağa aktaran bir seyyaha geçiş anlamına geliyor. Mevlâna, “Bütün mesele kalbinde okyanus olabilmekte, yoksa damla olmakta ne var” demiş. Siz okyanusun dibine inmek için dünyanın en egzotik yerlerini gezdiniz, şimdi kalbinizin okyanusunu mu arıyorsunuz? Anadolu’ya dönüş, hangi içsel ihtiyaçtan kaynaklanıyor? 

Türkiye’nin 81 iline odaklandığım projem Memleketimin Çizgileri, yaşadığım şehir olan İstanbul’un simgelerini çizdikten sonra aklıma geldi. Yaşadığım şehri çizebiliyorsan, yaşadığın ülkeyi de çizebilirim dedim. Bu süreçte pek çok ülkeyi gezip görmüş olmanın verdiği bilgi birikimi bana Türkiye’nin dünyanın bir özeti olduğu düşüncesini verdi. Gerçekten dünyayı gezmek isteyen biri Türkiye’yi gezse dünyada karşılaşacağı pek çok şeyin benzerini bu topraklarda bulabilir. Herhangi bir yere kürek vursak tarih fışkıran topraklarımız tarihi açıdan zengin olduğu gibi doğasıyla, kültürüyle ve gastronomisiyle ilgi çekici bir yer. Okyanusta olmak yaşadığım denizin kıymetini anlamamı sağladı diyebilirim. 

1-396
Fotoğraf Kaynağı: Berk Armağan

Van Gogh Müzesi’ni ya da Eyfel Kulesi’ni çizerken yakaladığın evrensel ilgiyi, Anadolu’nun ücra bir yerinde ya da az bilinen bir kültürel mirasındaki detayları çizerken yakalayabileceğinizi düşünüyor musunuz? Anadolu’nun zengin, bazen de görmezden gelinen değerlerini, sizin sanatınızla gençlere yeniden “keşfettirme” gibi bir amacınız var mı? 

Kültürel mirasımızın doğru pazarlamayla şu ankinden çok daha fazla ilgi çekebileceğini biliyorum. Zamanında maddi ve manevi zorluk çeken, tek bir eserini satabilen Van Gogh, hikayesinin ve eserlerinin değerini doğru şekilde anlatınca şu an istesek bile alamayacağımız, müzelerin duvarlarında paha biçilemez eserler haline geldi. Ben de bunu yapmaya çalışıyorum. Gezdiğim yerleri, çizdiğim şeyleri insanları yakalayabilecek bir hikayeyle anlatmaya çalışıyorum. Keşfedilmemiş şeylere denk gelsem keşke. Seve seve keşfettiririm. Lakin güzel olan yerleri popülerleştirince de oralara zarar verenler çıkıyor. Türkiye’deki çevre kirliliğinin ve tahribatın farkındasınızdır. Böyle de bir acı gerçek var. 

Anadolu yolculuğunuzda bardaklarınıza ne yansıyor? Resmedilmemiş bir hikâye yansır mı?

Bu yolculukta daha çok gezdiğim şehirlerde öne çıkar tarihi eserleri ya da yapıları çizmeye çalışıyorum. Bir şehri yansıtan simgeyi çizmek tüm o şehri kapsayacağı için bana daha mantıklı geliyor. Lâkin gizli kalmış ilgimi çekecek bir şeyi de çizmek hoşuma gider. Kendi koleksiyonuma katarım.

Şimdiye kadar kaç ili gezdiniz? İstanbul’da yaşayanlar olarak karamsar ve umutsuz olabiliyoruz. Anadolu insanında da belirsizlikten doğan umutsuzluk var mı? İstanbul Anadolu’nun bir yansıması mı yoksa durum daha mı farklı? Onların gündelik telaşları neler?  

Türkiye’de gezdiğim şehirleri saymadım ama 50’nin üzerinde şehir gezmişimdir. Lakin bu projeyle detaylı gezip çizdiğim şehir sayısı 32 diye hatırlıyorum. Şu an İstanbul’da yaşanan karamsarlığın ve umutsuzluğu asıl nedeni ekonomimiz ve gelecek kaygısı. Ne yazık ki bunu nereye gidersem gideyim görüyorum. Çünkü ekonomi her yere tesir ediyor.  

img_7866-3
Fotoğraf Kaynağı: Berk Armağan

“Anılarla öl, hayallerle değil.”

Yoldayken öğrendiğiniz, sizi en çok değiştiren şeyin, sınırlarınızı sürekli aşmak olduğunu belirtiyorsunuz. Asosyal olarak nitelendirilen genç bir insanken, bugün binlerce gence ilham veren bir figürsünüz. Hayallerini gerçekleştirmek için büyük maddi imkanlar bekleyenlere, risk almaktan çekinenlere ne söylemek istersiniz? Sizin hikayenden çıkan ders nedir? 

Türkiye’de insanlarda gözlemlediğim en büyük sorun, bir şeyi mükemmel yapmak istemelerinden ötürü harekete geçmeyişin yarattığı eylemsizlik. Şu an çizimlerim, yaşadıklarım insanlara harika geliyor olabilir ama ben bu yolcuğa yaptığım işte mükemmel olmayı bekleyerek başlasaydım bugün seyyahart olmazdı. Atalarımız ne demiş: Damlaya damlaya göl olur. İyi olmayan çizimlerle başladığım yolculuğumda yeri geldi sokaklarda kaldım, yeri geldi aç kaldım. Ama bu zorlu süreçleri yaşamadan iyiye, güzele, hedefe, hayale ulaşmak ne yazık ki gerçekçi olmayan bir hayal. Bu yüzden sevdiğiniz şey neyse ilerlemek istiyorsanız ne seviyede olursanız harekete geçin. Hareket berekettir. Benim kendi yolculuğumdan çıkardığım en büyük ders: Anılarla öl, hayallerle değil.  

Peki, 81 il projesini tamamladıktan sonra kendinizi nerede görüyorsunuz? Sanatın, seyahatin ve sosyal sorumluluğun birleştiği kariyer yolunda, Berk Armağan’ın en büyük hayali nedir?

Dünyayı gezmeye devam edeceğim. Hayalim başladığım ilk gün de şu an da aynı. Dünyayı benim gibi gezmek gerçekten bir ömrü bu amaca adamayı gerektiriyor. Bu yüzden her daim yolda olup dünyanın her bir köşesinde keşfedecek, çizecek bir şey arıyor olacağım.

seyyahart-banner
Fotoğraf Kaynağı: Berk Armağan

Berk Armağan yolculuğun aslında ne kadar kişisel bir yüzleşme olduğunu yeniden hatırlattıyor. O, Türkiye’nin ya da dünyanın şehirlerini çizdiğini söylüyor ama gerçekte yaptığı şey; insanın kendi sınırlarını, korkularını, alışkanlıklarını yeniden şekillendirmek. O bardaktakileri bir manzara, bir tarihi eser olarak görüyoruz belki ama onlar büyük bir hayalin heyecanlı adımları. 

Onun bana ilham veren tarafı şu: Hayallerini bekletmiyor. Mükemmeli aramıyor. Hareket ediyor.

Ve bir kez daha anlıyoruz ki, bir insanın hikâyesi bazen dev bir manifestoya değil, tek bir çizgiye bakıyor. Çizgiler birleştiğinde yol kendini gösteriyor. 

Seyyahart’ın yolculuğu uzaklara bakmaktan yakınımızdaki değerleri göremediğimiz Anadolu’da devam ediyor. Takipteyiz.

Kapak Fotoğrafı: Berk Armağan

İlginizi çekebilir: Ece Büyükçolpan’dan Devrim Erbil ve Renk Erbil ile: Üç Kuşaklık Aile Albümü “Trilogy of Time” Üzerine