Yeliz Şık Çifçi ile: "51.Dakika" Sergisi Üzerine
Sanatçı ve Klinik Psikolog Yeliz Şık Çifçi, küratörlüğünü Dr. Zeynep Öztürk’ün üstlendiği “51. Dakika” isimli ilk kişisel sergisiyle izleyici karşısına çıktı. Sergi, 11 Ocak 2026 tarihine kadar DG Art Project’te ziyaret edilebiliyor. Ben de sergiye dair, kendi 51.dakikamın doğurduğu soruları sanatçı Yeliz Şık Çifçi’ye sordum.
Sanatçı, terapistin bilinç dışını görsel imgelere dönüştürdüğü bu sergide aşkın aşamalarını ve öteki ile kurulan ilişkilenme biçimlerini bir terapistin gözünden ele alıyor. “Aşkın aşamalarını ve öteki ile kurulan ilişkileri” bir terapistin gözünden ele alan sergi, bir klinik psikoloğun yıllar boyunca dinlediği aşk hikâyelerinin terapistin iç dünyasında bıraktığı izlerden ve söyleyemediklerinden oluşan bir imgesel anlatılar bütününden oluşuyor. 50 dakika olan bir psikoterapi seansı bitiminde danışan, odadan çıkar ancak danışanın hikâyesi; terapistin zihninde, bedeninde ve bilinç dışında devam eder. “51. Dakika”da sanatçı, terapistin seans sonrası kendiyle yüzleştiği bu eşik anını, aşkın başlangıç, ayrılık ve iyileşme aşamalarından ilham alarak çağrışımsal bir görsel dile dönüştürüyor. Serginin imgeleri; seans odasında henüz sözcüklere dökülmemiş, danışan ve terapistin bilinç dışı kesişiminde ortaya çıkan sembollerden oluşuyor. Bu semboller ne danışana ne de terapiste ait. İki bilinç dışının karşılaşma alanı olan üçüncü bir mekânı temsil ediyor. Sergi, izleyiciyi kendi “51. dakikası”nı fark etmeye ve içsel sesini duymaya davet ediyor.
“51. Dakika” isimli ilk kişisel serginizle izleyici karşısına çıktınız. Bir şeylerin ilkini gerçekleştirmek her zaman insana bir eşik noktası verir. Nasıl hissettiğinizi sorarak başlamak isterim. Sergideki eserlerin meydana geliş yolculuğunu düşündüğünüzde kişisel olarak nasıl bir yolculuk geçirdiğinizi söyleyebilirsiniz?
Öncelikle çok büyük keyif alarak bir şey yapmak beni çok mutlu etti. Ben sonuç değil de sanki süreç odaklı biriyim. Serginin oluşum sürecinde karşılaştığım, denk geldiğim, arayıp bulduğum ve bazen bulamadığım herkes ve her şey beni sürekli olarak dönüştürdü. Sanatı bir aktarım ve sağaltım aracı olarak görüyorum. Bu anlamda düşündüğümde sergi yolculuğum benim için amacına ulaştı.
“51.Dakika” isminden konuşmak isterim. Serginizin ismi, 50 dakika olan bir psikoterapi seansı bitiminde danışanın odadan çıkmasıyla birlikte başlayan güçlü bir ana işaret ediyor. 51. Dakika’dan itibaren devam eden süreç gündeliğinizin içinden geçip nasıl bir çağrışımla eserlerinizin ve serginizin anlatı dünyasına dâhil oldu?
Elli dakikalık seans boyunca duyduğum her özne, nesne, sıfat, zamir, eylem sadece kendi başına bir sürü çağrışım oluşturuyor. Bunların üzerine bir de o hikâyenin anlatısı, o anlatının aktarılış biçimi, danışanın ses tonu, mimikleri, hali tavrı eklenince sonsuz bir çağrışım zinciri tetikleniyor… İnsan zihni çağrışımsal olarak düşünen bir mekanizma. Bazen bu çağrışımları fark ediyoruz bazen de biz hiç fark etmeden devam ediyoruz. Ben bir terapist olarak danışanın hikayesini dinlerken bende uyandırdığı duyguları, yarattığı çağrışımları anlamakla yükümlüyüm; yani fark etmek zorundayım. Çünkü bu benim danışanı daha doğru anlamamı sağlayacak bir terapötik bir müdahale aracı. Danışanın hikayesi bende neden böyle bir duygu ya da çağrışım uyandırdı? Bu acaba benim geçmişte yaşadıklarımla ilgili bana ait bana dair bir duygu mu yoksa danışanın hikayesi özelinde mi? Bana dair olan kısımla ilgili nasıl bir düşlem var zihnimde? Neye benziyor, nasıl bir imgeye dönüşebilir diye soruları cevaplamaya başladığımda serginin anlatısı bir şekle dönüşmeye başlıyor.
Seans sonrası terapistin zihninde, bedeninde ve bilinç dışında devam eden süreçleri görselleştirmek sizin için nasıl bir ifade alanıydı?
Hissettiklerim ve düşündüklerimle ilgili bana ait kısmı ayırıp tanımladıktan sonra çok özgür hissettim. Terapistin seans odasında var olan ama hiç duyulmayan, görülmeyen sesi farklı formlarda duyulur, görünür kılabilmek benim için çok anlamlıydı.
Klinik deneyimden beslenen bir sanat pratiğinde, etik sınırları ihlal etmeden üretmek sizce hangi koşullarda mümkün olur? Bu konuda nasıl bir çalışma yürüttünüz?
Klinik ve akademik uygulamalarımda olduğu gibi sanat üretiminde de danışan mahremiyetini korumak benim için en temel ilke. 51. Dakika çok fazla bana dair… Benim düşlemlerim, sustuklarım, söyleyemediklerim… Sanatsal üretimlerimde danışanı anlatan ya da danışanın anlattığı hikayeyi anlatan, çağrıştıran, sembolleştiren hiçbir şey yok; sanırım ancak bu şekilde mümkün etik ihlali yapmamak… Hepsi dinlediğim her şeyde kendimle bir karşılaşma anı gibi… Ve bir teerapistin insan haline de bir gönderme…
Terapistin bilinç dışını görsel imgelere dönüştürdüğünüz serginizde aşkın aşamalarını ve öteki ile kurulan ilişkilenme biçimlerini bir terapistin gözünden ele alıyorsunuz. Bu temalar eserlerinizin dünyasına nasıl bir duyusal ve görsel dünya sağladı?
Öteki ile kurulan duygusal ilişkilere bir terapistin gözünden baktığınızda klinik düzeyde zorlayıcı, yıpratıcı ya da hastalıklı taraflarını daha çok görebiliyorsunuz… Ve bunların aslında klinik literatürde tanımlanmış karşılıkları var. Bu sergide aşkın dönüştürücü gücüne göndermeler yapmış olsam da daha çok acıtan, eksilten, bozan taraflarını vurguladım. Herkesin öteki’yle ilişkilenme biçimi farklı. Kimi teorisyene göre çocukluk döneminde anne veya babamız tarafından karşılanmayan ihtiyaçların eksikliğini hissedeceğimiz ilişkileri tekrar ediyoruz, kimi teorisyene göre de kendi içimizdeki boşluk hissini, eksikliği Öteki üzerinden aşk yanılmasıyla doldurmaya, tamamlamaya çalışıyoruz. Sebebi her ne olursa olsun hepimiz Öteki ile birbirimizden farklı şekillerde ilişki kuruyoruz ve hatta kendimiz bile farklı yaşlarda farklı zamanlarda farklı kişilerle hatta bazen aynı kişiyle farklı şekillerde ilişkilenebiliyoruz.
Bu ilişkilenme biçimlerini birer form gibi düşünürsek ben klinisyen olarak bu formları en çok tanımlayacak sembolleri biliyorum. Bu ilişkilenme biçimlerindeki arazları, zaafları, kırılma anlarını biliyorum… Terapist kimliğimle aşkın aşamalarında yaşananları imgelere dönüştürürken psikoanalitik teoriyi kullandım fakat psikanalizi imgeleştirmedim, psikanaliz bir imge oldu. Çünkü zihnimde çağrışanları bu sergideki eserler üzerinden kendimi anlamlandırmak ve izleyicin de kendisini anlamlandırması için dahil olacağı bir çalışma alanına dönüştürdüm. Psikanalizin yaptığı şey tam da bu; kişinin kendisiyle karşılaşmasını sağlamak… Ve her defasında ben de kendimle yeniden karşılaştım…. İzleyicin de kendisinden bir parça bulabilmesini ve kısa kısa anlarda kendisiyle karşılaşmasını istiyorum…
Aşkın başlangıç aşamasından ayrılık sonrası yaşananlara kadar devam eden tanıdık imgeler, aşkın yalnızca idealize edilen değil, patolojik yönlerine de işaret ediyor. Klinik deneyimlerinizden yola çıkarak aşkı hangi örüntüler üzerinden değerlendirdiniz?
Özne, farklı zamanlarda farklı Öteki’lerle ve hatta bazen aynı Öteki ile ama ilişkinin farklı zamanlarında farklı ilişki biçimi kurabiliyor. Çok farklı ilişki kurma örüntülerini imgeleştirdim. Örneğin; Öteki’ne yakınlaşmak isteyip yakınlaşamayan, çok yakınlaşan, kendisine yakınlaşılmasını istemeyen, terk edilmekten korkan, Öteki’ni vazgeçilmez gören, ayrılığı çabuk unutan, zor unutan, hiç unutmayan, acı çekse dahi ilişkiyi bitiremeyen, bir ilişkiden diğerine hemencecik geçen, aynı anda bir sürü ilişki yaşayan, aldatan, aldatılan vesaire vesaire… Tüm bunları imgeleştirirken öznenin Öteki ile duygusal bağ kurabilme kapasitesini temel bir kriter olarak aldım. Daha da basite indirgeyip sadeleştirirsek; tüm imgelerimde özne Öteki ile bağ kurabiliyor mu karamıyor mu sorusunu yanıtladım.
Başkalarıyla kurduğumuz ilişkiler bizim yaşamımıza dair neler söyler sizce? Serginiz aracılığıyla siz izleyicilerinizle, yani aslında başkalarıyla nasıl bir ilişki kurmak istediniz? İzleyicilerinize nasıl bir deneyim vaat ediyorsunuz?
Öteki’yle her ilişki kendimizle bir karşılaşma ve tanışmadır. İnsan kendini, kendi anlamını arar ve Öteki’yle kurduğu ilişkiyi adeta bir ayna gibi kullanarak aslında kendine bakar, kendini görmek ister…Ama herkes görmek istediği ya da görmeye hazır olduğu ya da görebileceği kadarını görür. İzleyicinin de sergide kendisiyle karşılaşıp kendi 51. Dakikasını duymasını, anlamaya çalışmasını umuyorum…
Serginin imgeleri; seans odasında henüz sözcüklere dökülmemiş, danışan ve terapistin bilinç dışı kesişiminde ortaya çıkan sembollerden oluşuyor. Bu semboller ne danışana ne de terapiste ait; iki bilinç dışının karşılaşma alanı olan üçüncü bir mekânı temsil ediyor. Bu alanı nasıl tanımlar ve ne ile ilişkilendirirsiniz?
Örneğin danışanın seansta sürekli tekrar ettiği bir kelime benim yıllar önce babamın bana söylediği bir cümleyi hatırlatıyor. Ve ben tam o yaşımda bu kelimeyi duyduğumda kendimi nasıl hissettiğimi hatırlıyorum. Sonra o aynı kelime bir başka ilişkimde daha bana tanıdık geliyor; yine aynı his… Böyle hissetmeme neden olan sebepleri klinisyen olarak anlamaya çalışıyorum. Bazen anlıyorum, bazen anlamıyorum, bazen de anladığımı sanıyorum… Tam bu anı duygusal bir ilişkinin merkezine koyup onu bir imgeye dönüştürdüğümde artık o imge ne danışanın kelimesi ne de benim duyduğum kelime oluyor; artık o bambaşka bir şey… O kelimenin bende yarattığı çağrışımın izdüşümü…
Küratör Dr. Zeynep Öztürk ile yürüttüğünüz süreçte serginin kavramsal çerçevesi nasıl belirginleşti?
Ben sergiyi teorik bir zemin üzerine oturtmak için uzun süre çalışmıştım. Psikanalitik kuram aşkı nasıl ele alıyor, özne Öteki ile nasıl ilişki kuruyor, ayrılık nasıl bir etki yaratıyor, kayıp ve yas sürecinde neler oluyor vs. Sonrasında bu anlatılarla ilgili sanatsal üretimlerim başladı. Zeynep Hanım’la çalışmaya başladığımızda ise kendisi izleyicinin zihninde bir akış oluşturabilmek için bütün bu anlatıyı bölümlere ayırdı. Oluşturduğu mekan kurgusu hem kavramsal bir çerçeve çizdi hem de benim zihnimi adeta bir seans odası gibi izleyiciye açtı. Zeynep Hanım, süreç boyunca kendimi en net, en gerçekçi ifade ediş biçimlerim için bana hep alan açtı ve teşvik etti. Bu benim için çok kıymetliydi çünkü hem böylelikle sanatsal hem de klinisyen kimliğimi bir bütün olarak ifade edebilmemi sağladı.
Bu sergi sizin için klinik kimliğinizle sanatsal kimliğiniz arasında nasıl bir dönüşüm yarattı? “51. Dakika”dan sonra bu iki alanın ilişkisine yeniden baktığınızda neler söylersiniz?
Seans odasına dışarıdan baktığınızda fiziksel olarak görünen iki özne vardır; biri sürekli anlatıp konuşur, öteki de dinler, anlamaya çalışır, sorular sorup yorum yapar ve karşıdakine kendisini anlaması için bir ayna tutar. Tüm bu süreç mekanik bir işleyişmiş gibi akıp giderken odadaki terapist hem bir sürü farklı hikâyeye ve hem de çok yoğun, karmaşık ve hatta bazen çok zor duygulara tanıklık eder. Bu sergi aslında tüm bunlara tanıklık eden terapistin görünmeyen sesini ve tanıklık etmenin bedelini görünür kılıyor. Bu da tüm bu hikayeleri zihnimde, bilinçdışımda, bedenimde taşınırken benim için sağaltıcı bir araç, kendimi anlatma ve ifade etme aracı olmuş oluyor. Böylelikle klinisyen kimliğim sanatsal kimliğimi zenginleştirip güçlendirirken sanatsal kimliğim de klinisyen kimliğimi sağaltıp güçlendiriyor.
Kapak Fotoğrafı Kaynağı: Yeliz Şık Çifçi
İlginizi çekebilir: Ece Büyükçolpan’dan Devrim Erbil ve Renk Erbil Röportajı

Enes Kudu 











Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!