Yeni sezon, yeni oyunlar kadar yeni sürprizleri de beraberinde getirdi. Sevdiğimiz oyuncuları sahnede izlemenin yanı sıra kalemiyle, yönetmenliğiyle de tanışma şansına sahip olduk. Bu oyunlara en özel örnek ise, Esra Dermancıoğlu’nun yazdığı, yönettiği ve oynadığı İyi Değilim Ama Anlatacak Kadar da Kötü Değilim.

iyidegilimamaanlatacakkadardakotudegilim_zorlupsm_30_10_2025_1
Esra Dermancıoğlu I Fotoğraf: Satsuma Sahne

Sahnelerde izlemeyi sevdiğim oyuncuları yine, yeniden sahnede görmek çok güzel. Bunun üstüne onları başka görevleri üstlenmelerine şahit olmak da heyecan verici. Esra Dermancıoğlu’nu ve başarılı oyunculuğunu hepimiz iyi biliriz. Bu kez başarısını bir hatta birkaç basamak daha artırıyor; yeni bir oyun yazıyor, yönetiyor ve oyunculuğunun da hakkını veriyor. İyi Değilim Ama Anlatacak Kadar da Kötü Değilim, Esra Dermancıoğlu’nun sahnelere armağanı diyebileceğim oyununun merkezinde evlilik ve ilişkiler var.

Mehmet ve Mine’nin ilişkilerini izlerken, sadakat kavramını sorgulamaya başlıyoruz. Diyaloglar arasında düşünüyor ve oyunun sonunda aslında böylesi de mümkün diye aklımızdan geçiriyoruz. Tüm sahneye yayılmış bir dekorla evin her odasına konuk oluyor ve çiftimizin travmalarında annemizle ve kadınlarla/erkeklerle ilişkimizi gözden geçiriyoruz. Tüm bunların sonunda Esra Dermancıoğlu ile aynı sahneyi paylaşan, benim de sahnede izlemeyi özlediğim ve yine çok beğendiğim Deniz Kararoğlu’nun hayat verdiği çiftimizi ve aşklarını selamlayarak salondan ayrılıyoruz.

Oyunla ilgili aslında anlatacak çok şey var ama sözü fazla uzatmadan, Esra Dermancıoğlu ile oyunu, merak ettiklerimi konuştuğumuz ve izledikten sonra sizin de özellikle konusunu konuşacağınız söyleşimizle baş başa bırakıyorum.

Öncelikle sayenizde keyifli bir oyun izledik, teşekkür ederim. Sizi tiyatro sahnesinde ilk kez Poz oyunuyla izlemiştim ve o gün bugündür oyunculuğunuza tiyatroda da hayranlığım devam ediyor. Bu oyunda yine aynı şekilde oyunculuğunuzu izlemeyi özlemişim. İyi Değilim Ama Anlatacak Kadar da Kötü Değilim sadece oyunculuğunuzdan ibaret değildi. Bu kez oyunculuğunuzun yanında da kaleminizi ve yönetmenliğinizi de izledik. Tekrar emeğinize sağlık.

İlk sorum haliyle yazarlığınızla ilgili olacak. Biraz klasik bir soru olsa da bu hikâyenin nereden başladığını öğrenmek istiyorum. Bir sabah kalkıp oyun yazacağım demediğinize eminim. Belki öncesinde bir şeyler yazıyordunuz.  Belki en başından beri gönlünüzde yatan aslan, oyun yazmaktı veya hiç aklınızda yoktu ama sahneye çıktıkça yavaş yavaş yürüdüğünüz yol sizi yazarlığa doğru götürdü. Yazma hikayenizi paylaşabilir misiniz?

Güzel sözleriniz için çok teşekkür ederim. Aslında yazmak benim için bir günde başlayıp biten bir şey değil. Çocukluktan gelen bir alışkanlık gibi… Hepimizin bir yerden bir günlükle, bir defterle, en azından bir satırla duygularını yazmaya çalıştığı bir dönem vardır. Bazen insan için yazmak, sesli anlatmaktan daha doğal bir ifade biçimi oluyor.

Benim yolum uzun süre oyunculukla devam etti. Oyunculuğu her zaman çok tutkuyla yaptım. Ama yıllar boyunca çok fazla senaryo, tiyatro metni, film ve dizi metni okudukça sahnede sadece ne söylediğimle değil, neyin gerçekten işlediğiyle de ilgilenen biri oldum. Bir cümlenin neden etkili olduğunu, bir sahnenin neden düştüğünü merak ettim hep.

Bir noktadan sonra başkasının fikrini alıp yeniden anlatmaktansa, kendi bakış açımı, kendi cümlelerimi kurma isteği ağır bastı. Yazmak benim için tam da burada çok keyifli bir alan açtı. Bir fikri alıp onu başka bir yerden kurmak, bir aldatma hikâyesine, bedene, çıplaklığa ya da ilişkilere alışılmışın dışında bir yerden bakabilmek… Hatta bazen benim bile ilk anda düşünmediğim bir noktaya, empati kurarak ulaşmak. Bir fikri anlatabilmek, onu insanlarla paylaşabilmek ve “ben buradan bakıyorum” diyebilmek çok değerli. Yazmak benim için tam olarak bu: bakış açısını görünür kılmak.

Bu oyunu yazma hikayeniz de yazarlık geçmişinize paralel gelişmiştir diye düşünüyorum. Şimdi sırada bu oyunun yaratım ve sahnelenme süreci var. İlk cümleden sahneye çıkana kadar geçen süreci bizimle paylaşabilir misiniz?

Aslında bu oldukça uzun bir süreç oldu. Bu hikâye benim için yıllar önce bir proje olarak başladı. İlk çıkış noktası bir diziydi, sonra onu bir sinema filmine dönüştürdüm. Ancak Türkiye’de platformlar için düşündüğümde, karşılık bulamadı. Bunun üzerine bağımsız bir film olarak hayata geçirmeye çalıştım ama o yolun da kendi içinde çok zor şartları vardı ve bir noktada tıkandı. Tam bu sırada bana gerçekten inanan bir yapımcıyla yollarımız kesişti. Birlikte bu hikâyeyi tiyatroya taşımaya karar verdik. Bu karar benim için büyük bir alan açtı. En önemlisi, anlatmak istediğim şeyi sonunda anlatabiliyor olmak… Bu bile başlı başına büyük bir mutluluktu benim için. Sonrası zaten seyirciyle kurulacak ilişkiye kalıyor.

Elbette arada kaldığım anlar oldu: Sadece yönetmeli miyim, sadece oynamalı mıyım diye çok düşündüm. Ama bu projenin dünyası—müziği, sesi, rengi, anlatım dili—zaten uzun zamandır kafamda çok net bir yerde duruyordu. O yüzden zor olacağını bilerek, yazmayı, yönetmeyi ve oynamayı bir arada üstlenmek istedim. Sonuç ne olursa olsun, sorumluluğunu da tamamen almak istedim. Şimdi geriye dönüp baktığımda, açıkçası iyi ki böyle yapmışım diyorum. İyisiyle, eksikleriyle… Yine de bu yolun bana ait olmasından çok memnunum.

1-i%cc%87yidegilimama-satsuma2025-1309_final
Esra Dermancıoğlu-Deniz Karaoğlu | Fotoğraf: Satsuma Sahne

Oyunu yazarken kafanızda birlikte oynayacağınız partneriniz Deniz Karaoğlu var mıydı? İlk günden keyifle izlediğim bir oyuncudur kendisi ve birlikte sahnede olacağınızı öğrendiğimde heyecanlanmıştım. Partner bulmak ve birlikte oyundaki kimyayı yakalamak da önemli sonuçta. Siz de bunu gerçekleştirmişsiniz.   

Deniz Karaoğlu’yla yollarımız bu proje üzerinden yeniden kesişti. Aslında ilk başta, kendim oynamayacağım ve sadece yöneteceğim bir versiyon için başka oyuncularla görüşmeler yapıyordum ama o süreç ilerlemedi. Sonra Deniz’e gittim. Onu eskiden tanırım; ikimiz de Şahika Tekand’dan geliyoruz. Metni ve ne anlatmak istediğimi paylaştığımda, çok hızlı bir şekilde meseleyi kavradı ve o da en az benim kadar heyecanlandı. Deniz’le gerçekten çok iyi bir beraberlik yakaladık. Bu özellikle tiyatro için çok kritik bir şey. Çünkü sahnede, hele ki iki kişilik bir oyunda, eğer oyuncular arasında gerçek bir bağ yoksa; seyirciye de o gerçekliği geçiremiyorsun. Metin ne kadar güçlü olursa olsun, sahnede yaşanmayan bir şey yazıya da yansımıyor.

Bizim süreçte önemli olan, sahnede birbirimizin gözünün içine bakarak, gerçekten dinleyerek ve anlayarak o anı kurmak oldu. Metni sadece söylemek değil, birlikte anlamaya ve anlatmaya çalışmak… Seyircinin önünde canlı canlı gerçekleşen bir karşılaşma gibi. Aslında bu durum sadece tiyatro için değil; sinema ve dizi için de geçerli. Oyuncunun, yazarın kurduğu dünyayı taşıması çok büyük bir sorumluluk. Bu, metni “oynamaktan” çok, onu gerçekten üstlenmeyi gerektiriyor. Biz sahnede, kendi aramızda bunu hissettiğimizi biliyoruz. Seyircinin de bunu hissettiğini umuyoruz.

Bir evin her bölümünün sahneye yerleştirdiği bir dekor var karşımızda. Dekorun oluşması, bu dekorla birlikte uygun sahnenin bulunması ve en önemlisi de çoğu zaman ruh halini özetleyen oyun isminin ortaya çıkışı da yine benim ve eminim izleyiciler için bir merak konusu. Sizden dinleyebilir miyiz?

Dekor aslında oyunun önemli bir parçası ama tek başına “gösterişli” bir şey olsun diye yapılmış bir dekor değil. Büyük bir alan olarak tasarlandı ve sahnelere göre içinde bazı küçük dönüşümler yapıyoruz. Turnelerde ise aynı dekoru daha kompakt hâle getiriyoruz; yapısını bozmadan, sahnenin imkânlarına göre küçültüyoruz. Beni asıl heyecanlandıran şey, sıkışmış bir ilişkiyi küçük bir mekânda değil, tam tersine geniş bir alanın içinde anlatmak oldu. Fiziksel olarak büyük bir alan varken, duygusal olarak sıkışmış olmak… Bu tezat, oyuncu açısından da çok daha güçlü bir his yaratıyor. Alan küçüldüğünde sıkışmışlık zaten kendiliğinden gelir ama kocaman bir boşluğun içinde o hissi taşımak, oyuncunun onu bedeniyle ve ruhuyla üstlenmesini gerektiriyor. Benim için bu daha doğru bir tercihti.

iyidegilimamaanlatacakkadardakotudegilim_zorlupsm_30_10_2025_10
Fotoğraf: Satsuma Sahne

Dekoru Cem Yılmazer tasarladı; ışık da onun imzasını taşıyor. Bu hayali sahnede bu kadar net ve temiz bir şekilde görebilmek benim için büyük bir mutluluk. Elbette tiyatroda bazen tek bir yatakla, bazen bomboş bir sahnede de oyun kurabilirsin. Ben de daha önce bunu yaptım. Ama bu hikâyede, bu dünyayı böyle kurmak istedim ve Cem bu hayali birebir hayata geçirdi.

Oyunun adı da yine bu sıkışmışlık hâlinden doğdu: İyi Değilim Ama Anlatacak Kadar da Kötü Değilim. Bazen gerçekten o kadar kötü hissedersin ki anlatmaya bile gücün kalmaz. Bazen de tam tersine, anlatmak istersin ama “o kadar da kötü değilim” diyerek kendini tutarsın. Bu cümle hem küçük bir teselli barındırıyor—“bunun altından kalkabilirim”—hem de çok tanıdık bir yorgunluğu. Kolunu kaldıramayacak hâlde olup hâlâ “iyiyim” demek gibi. Bu da oyunun merkezindeki o sıkışmış hâlin başka bir ifadesi aslında.

1-iyidegilim6
Fotoğraf: Satsuma Sahne

Oyunun konusuna gelince, aslında sadece tiyatroda değil, filmlerden dizilere ve günlük hayatta çokça işittiğimiz, gördüğümüz ve maalesef bazılarımızın yaşadığı bir durum işleniyor. Bu konuyu seçmenizin nedenini öğrenmek istiyorum. Oyunun, beni de içine alan noktası, bildiğimiz hikayeler gibi bitmemesiydi. Planlı bir kurgu mu oldu yoksa oyunu yazarken mi seyri değişti?

Dünyaya ve insan hikâyelerine baktığınızda aslında çok büyük bir sürpriz yok. İnsan var olduğu sürece, her çağda, her jenerasyonda benzer durumlar yaşanıyor. Zaman değişiyor, koşullar değişiyor, kuşaklar farklılaşıyor ama özde dönen meseleler pek değişmiyor. Hikâyeler başkalaşıyor, biçim değiştiriyor ama duygular aynı yerden akıyor. Anlattığım konu da bu anlamda “yeni” bir mesele değil. Ama benim ilgilendiğim şey, aynı hikâyeye başka bir açıdan bakabilmek. Mesela bir ilişkide aldatma olduğunda, genelde bunun tek bir sonucu varmış gibi düşünülür: Ayrılık. Oysa bazen iki taraf da isterse, bu bir kopuş değil, bir yüzleşme ve çabalama alanına da dönüşebilir. Bazen bırakılır, gidilir, vazgeçilir… Bazen de vazgeçilmez. Bu gri alanlar beni daha çok ilgilendiriyor.

Beden meselesi ise uzun zamandır üzerine düşündüğüm bir konu. Yaşadığımız çağda bedenin fazlasıyla öne çıktığı, hatta pazarlanan bir şey hâline geldiği bir dönemdeyiz. Dünyada da böyle. Sanatın, yaratıcılığın ve düşüncenin geri plana itildiği; bedenin ise neredeyse her şeyin önüne geçtiği bir çağ. Bu bana oldukça ürkütücü geliyor çünkü insanı da çok yoran bir yer burası. İnsan sadece bedeniyle var olan bir şey değil. Beden, öldüğümüzde geriye kalan bir kabuk gibi… Ruh durduğunda, geriye neredeyse bir taş parçası kalıyor. O yüzden benim arzum; beynin, yaratıcılığın, ruhun çok daha görünür olduğu bir dünya. Bu, ilişkiler için de geçerli. Her şeyin dokunmakla, sevişmekle tanımlanmadığı; bazen dokunmadan da, sevişmeden de derin bir bağ kurulabilen bir alanın mümkün olması… Benim anlatmak istediğim yer biraz burası.

İzlerken kadın erkek ilişkilerine de bu kez biraz daha dışarıdan bakma fırsatım oldu. Dedim ki, aslında biz kadınların adı çıkmış. Tartışmalarda olayları asıl kadın değil, erkek manipüle ediyormuş. Bir de Esra Hanım “erkekleri çözmüş ve ayrı dünyaların insanı olduğumuzun sağlamasını yapmış” diye geçirdim içimden. Sahnede Mine ve Mehmet’in ağzından dinledik ve izledik ama onların evlilikleri üzerinden ve oyunun ışığında günümüz ilişkileriyle ve tabi ki evlilikleriyle ilgili düşüncelerinizi bir kez daha sizden alabilir miyiz?

Bu hikâyeye bakarken, ilişkilere dair kişisel fikrimin ötesinde, iki tarafı da anlamaya çalışan bir yerden durmak istedim. Kadın da manipülatif olabilir, erkek de. Bu oyunun özelinde Memo, aldatmayı sakladığı ve dijital dünyada başka kadınlarla yazıştığı için saklama hâli üzerinden manipülatif davranışlar geliştiriyor. Ama aynı şekilde kadının da masum bir noktada durduğunu söylemek zor. Çünkü kadın, yakaladığı anda her şeyi açıkça söyleyebilirdi. Bunu yapmıyor. Bırakmaya cesaret edemediği için, vazgeçmek istemediği için ya da belki karşısındaki adamı gerçekten anlamaya çalıştığı için, ilişki bir noktadan sonra bir kedi–fare oyununa dönüşüyor. Oyun boyunca birbirleriyle hamle yapıyorlar; saklıyorlar, bekliyorlar, deniyorlar. Burada biri tamamen suçlu, diğeri tamamen mağdur değil. Benim ilgimi çeken de tam olarak bu gri alan. Bu yüzden hikâyede, erkeğin son tiradında anlatmaya çalıştığı şeyi duymak benim için önemliydi. Çünkü bazen bu tür ilişkilerde erkeklerin de ifade etme alanı kalmıyor.

Kadının, farkında olarak ya da olmayarak, erkeğe bu alanı açtığı anlar da var. Bu karşılıklı bir sıkışma hâli. Bugün ilişkilerde aldatma meselesinin sosyal medya ve dijital dünyayla birlikte daha görünür hâle geldiğini düşünüyorum. Ama aldatma yeni bir şey değil; insan var oldukça vardı. Yüzyıllardır süren bir mesele bu. Değişen şey, bunun içinde bulunduğumuz çağda daha da hızlanması ve yaygınlaşması. Çünkü yaşadığımız dünya, tatminsizlik üzerinden işliyor. Sadece ilişkilerde değil; her alanda. Daha fazlasını istemek, yetinememek, sürekli yeni bir şey aramak… Bir kişiyle yetinememek, bir şeyle yetinememek, bir hayatla yetinememek. Bu, bugünün dünyasının en temel problemlerinden biri. İlişkiler de bu büyük tüketim döngüsünün dışında kalmıyor.

Sahnede, anne kaybı yaşamış, göstermese de ciddi bir yas sürecinden geçen Mine ve ona destek olmaya çalışan eşi Mehmet ve onların “canım, aşkım ve seni seviyorum”ları arasında ilerleyen evliliğini izlediğimiz bir oyun var. Evlilik kurumunun aşka etkisi, kattıkları ve eksilttikleri olduğu muhakkak ve bazen de tam tersi. Çiftimizi düşündüğümüzde sizce “evlilik aşkı öldürüyor mu?”

Aslında “canım cicim” hali evlilik boyunca sahte değil. Mine ile Memo’nun arasındaki sevgi gerçek. Memo’nun dijitalde yaptığı şey fiziksel olmasa da bir aldatma evet; ama bu, ilişkideki her sıcaklığın, her şefkat anının yalan olduğu anlamına gelmiyor. Birbirlerini seven bir çift bunlar. Sevgi var ama yanlışlar da var. Bence asıl problem “evlilik aşkı öldürür mü?” sorusuna takılıp kalmak. Evlilik öldürmüyor. İnsan öldürüyor. Kadın da erkek de. Arsızlıkla, tatminsizlikle, sınır tutmayı beceremeyerek. Suçu imzaya atmak çok konforlu ama pek de dürüst değil. İmza atmadan da biten tonla ilişki var. İmza atıp hayat boyu sürenler de. Mesele evlilik değil; iki insanın ilişkiyi nasıl yaşadığı. O dengeyi kurabiliyorsan, o dikkat ve emeği gösterebiliyorsan bu bağ yıllarca sürebilir. Evlilik dediğimiz şey de zaten iki insanın ilişkisi; kutsal bir katil ya da romantik bir kurtarıcı değil. Mine ile Memo aslında birbirini seven, arkadaş olan iki kişi. Hikâyeyi başka bir açıdan anlatırken söylemek istediğim de bu: Biz hayatta klişelere gereğinden fazla anlam yüklüyoruz. “Mutsuzsan kesin başkasına sarılırsın” gibi cümleler mesela… Hayır. Her mutsuz insan başkasını kullanmaz. Bu da bir klişe. Klişeler bazen işe yarar, evet. Ama bazen de düşünmeyi bıraktığımız, sorgulamadan tekrarladığımız cümlelere dönüşür. Ve her klişe doğru olmak zorunda değil.

iyidegilimamaanlatacakkadardakotudegilim_zorlupsm_30_10_2025_13
Fotoğraf: Satsuma Sahne

İlişkilerden sonra yönetmenlik kimliğinize dönmek istiyorum. İlk kez yönetmenlik yaptınız hatta kendi yazdığınız oyunun yönetmenliğini yaptınız. Oyunu yazarken yönetmeni olmak planlanmış mıydı? Yönetmenlik şapkasını giymek nasıl bir duygu? Bundan sonra Esra Dermancıoğlu, kendi yazdığı veya başkası tarafından yazılan oyunlarda yönetmenlik koltuğuna oturacak mı? Belki bundan sonra uyarlamalar ya da klasikler gelebilir mi?

Yazmaya ve yönetmeye devam etmeye kararlıyım. Farklı hikâyelerle uğraşmak, klasik metinleri alıp onları başka bir bakış açısıyla, başka bir dünyaya taşıyarak yeniden düşünmek istiyorum. Bu benim için çok zevkli, aynı zamanda zihni gerçekten açan bir süreç oldu. Yazmak, yönetmek ve oynamak… Üçünü bir arada sürdürmek istiyorum. Bu yol beni besliyor ve heyecanlandırıyor.

Son olarak şunu söyleyebilirim: Memo ile Mine’yi seyretmeye gelsinler. İçinde güçlü bir mizah barındıran, ilişkilere biraz daha başka bir yerden bakma imkânı veren, seyirciye empati kurabileceği bir alan açan bir oyun oldu. Gelip bu yolculuğu bizimle paylaşmalarını çok isterim. Herkesi bekliyorum.

Gördüğünüz gibi, İyi Değilim Ama Anlatacak Kadar da Kötü Değilim’in daveti ve davet sebebi oldukça açık. İyi bir oyun, uyumlu oyunculuklar ve meraklandıran konusuyla bu oyun davetini geri çevirmemelisiniz. Şimdiden iyi seyirler!

Kapak Fotoğrafı: Satsuma Sahne

İlginizi çekebilir: Simay Yaz’dan “Fora” Oyuncuları ile: Aile İçi Kopukluğun Mizahi Yansımaları Üzerine