İyi eğitimli ve sanatına tutkuyla bağlı; ancak “toplumun güzellik normlarına uymayan” bir kadın oyuncunun yaşamından bir kesite tanıklık etmemizi sağlayan “Yüzüm Güzel Aslında”, eril bakışın inşa ettiği sosyal yaşamda herhangi bir biçimde ötekileştirilen, ama bir şekilde mutlaka ötekileştirilen her kadının deneyimlediği “kadın olma meselesi”ne apaçık bir gerçekçilik ile odaklanıyor.

Yüzüm Güzel Aslında

Oyuncular Sendikası’nın sosyal etki odaklı girişimi, farklı kadın gruplarının sahnede ve ekranlarda temsil edilirliğine dikkat çekme amacı taşıyan “Kadınlar, Gölgeler ve Duvarlar” projesi, sahneyi yalnızca bir anlatı alanı olarak değil, aynı zamanda toplumsal yüzleşme alanı olarak görüyor. Sivil Toplum için Destek Vakfı ve Türkiye Mozaik Foundation desteğiyle hayata geçirilen proje kapsamında izleyiciyle buluşan “Yüzüm Güzel Aslında”, dört oyunluk bir seçki ile temsil hakkı bulamayan kadınlara dikkat çekiyor. Sizlere biraz ilkinden bahsetmek istiyorum, zira “Yüzüm Güzel Aslında” profesyonel oyuncuların kişisel hikâyelerini kamusal bir yankıya dönüştürürken, benim de kişisel tarihime şöyle bir göz atmama da vesile oluyor.

Özlem Dilan Atakul‘un yönettiği, İris Bilen‘in tek kişilik performansı eşliğinde “toplumun güzellik normlarına uymayan” oyuncu bir kadının yaşamının sıradan  bir kesitine tanık olduğumuz, Eren Azak imzası taşıyan oyunun yazım aşamasında sektörden pek çok kadın oyuncu ile odak görüşmeler yapılmış ve bizzat kendilerinin beyanları ile metin hazırlanmış. Projenin son gösterimine katılma şansı yakaladığım için kendimi çok şanslı hissettiğimi de eklemeden geçmek istemem.

“Yüzüm Güzel Aslında”nın tanıtım metnini gördüğümde, çocukluğumdan bir his öylece geri döndü. Çok iyi tanıdığım ama tanımlayamayacağım bir his, aşırı tanıdık olduğu için tedirginlik yaratmayan ancak rahatsızlık veren, hatta batan. Ben de otuz yıllık yaşamımda belki yüzlerce defa duyduğum bu cümlenin etkisiyle hemen kayıt yaptım. Sahne Galata’nın konumuna yürürken Tomtom’un tüm o ışıltılı ve renkli sokaklarında zihnimde bu cümle çınlıyordu. Kapıldıkça kapıldım bu cümlenin yankısına, kulağımda bir çınlamaya dönüşene kadar gördüğüm tüm vitrin camlarında, dekoratif aynalarda yansımama yeniden baktım. Sonra kronolojik bir akış belirdi, hani derler ya, ölümden önce yaşamın bir film şeridi gibi gözünün önünden geçer. Ben de bu sokaklarda bunu yaşadım sanki…

Daha küçük bir kız çocuğuyken, en sevdiklerimin bile ağzından düşmeyen o cümle, zihnimin derinliklerine tohumu bırakılan ve gittikçe daha da derine köklendiğini ancak fark edebildiğim bir düşünce kalıbıymış aslında ve o kalıbı önce fark ardından imhâ edeceğim bu günün film şeridi de, bu cümleyi bana sarf eden herkesin bana özel bir film şeridine dönüşmesiyle başladı, sanki hafızama sırayla listelenmişler gibi. 

Uzun bir giriş yaptım ama beni buraya sürükleyen yani bu oyuna getiren kişisel geçmişimin çok da kişisel olmadığını fark edişimin bir tık daha geniş çerçevede farklı bir anlam bulacağını düşünüyorum. 

img_5027-2
Fotoğraf Kaynağı: Aysu Uzer

Kendisiyle Barışık Olmama Durumuyla Barışık Olma Hâli

O güzelim Beyoğlu sokaklarını düşünün… Mesela, tasarım ürünlerinin, el emeği aksesuarların, özenli heykel ve bibloların şıkır şıkır parıldayan vitrinlerini… Her köşesine şehrin, kolektif bilincinin sanatsal dokunuşunun zuhur ettiği, süslü şekilli çerçeveleriyle aynaların yerleştirildiği sokaklarını. Mesela belki de ben, çocukluğumdan beri duyduğum bu cümleye birazcık kulak verseydim (hayatımın en çok kilo aldığım “şimdi” dönemimde), bu güzel sokaklarda şehrin sürekli değişen enerjisini görmeyi, yılbaşı için süslenmiş parıldayan ışıldayan tarihi apartmanların heybetli güzelliğine kapılmayı, yıllardır aşık olduğum o şehirle yeni bir bağ kurmayı, kısacası o anı deneyimlerken unutulmayacak bir coşku ve umut hissiyle dolmayı kaçıracaktım. 

Kaçıracaktım ve çok daha yüksek ihtimalle zihnimde o seslerin hâlâ yankılandığı bir zindanda hapis olacaktım. Yüzümün yansıdığı her bir yüzeyde, karşımdaki gerçekliğin büyüleyici güzelliğine tanık olamayacak, yalnızca kendi yüzüme, yüzümün noksanlıkları ile bedenimin fazlalıklarına takıldığım bir zindanda kalacaktım. Asma kilidini çözüp asla çıkamayacağım bir zindana….

img_4612-3
Fotoğraf Kaynağı: Aysu Uzer

Bahsedeceğim etkinin olası sonuçlarının büyüklüğünü, gerçekleşmesi mümkün olan özdeğer yıkımını şimdi görebiliyor musunuz? Sosyal medya sayesinde “iyi nasihatler verme” görüntüsü altında birilerinin aslında hangi duygularını dışa vurduğunu, hangi kompleksleri ile diğerlerine iç dünyasını yansıttığını, temelsiz kibrini, sadece birilerine “işte her şeyin en doğrusunu ben biliyorum,” diyebilmek arzusuyla parmak sallayabilmek için bu cümleleri kurduğunu… Benzeri pek çok açıklamaya vâkıf olduk.

img_4601
Fotoğraf Kaynağı: Aysu Uzer

“Ne kadar da güzel oldu, artık kimin kime “ne diyebileceği” ve “nasihat sınırları” üzerine bir yönergemiz oldu,” diyebilmek isterdim. Ancak bunları düşünürken aklıma hemen çok yakın bir zamanda, eskiden çalıştığım gazetenin çok kıymetli kültür-sanat yazarı ile bir filmin gala gösteriminde karşılaştığımda “Ama sen çok kilo almışsın, hemen vereceksin bak bunları! Bir dahaki görüşümde istemiyorum böyle!” deyişi geliyor. Hani sanki, ömrünün yarım yüzyılını kültür ve sanat üzerine doğru yorumlar yapabilmek arzusuyla harcamış (iyi ki de harcamış, yoksa bu zihniyetin bir de eğitimsiz hâliyle bizler nasıl heba olurduk, düşünmek dâhi istemiyorum), dilin imkânları ve sınırları üzerine düşünmemiş, ana uzmanlık alanı “iletişim” olmayan, ananemin herhangi bir komşusu misafirliğe gelmiş gibi. Aaa, sanki Melahat teyze gibi biri…. Oyunun can sıkıcı komşu teyzesini, asla duymak istemeyeceğimiz sözleri bize tüm patavatsızlığıyla bağıran, kabuslarımızın başrolü Melahat teyzeyi andığıma göre, lafı fazla uzattım. O hâlde, oyuna dönmemizin zamanı geldi.

ekran-resmi-2026-01-02-21-02-18
Fotoğraf Kaynağı: Yüzüm Güzel Aslında

İris Bilen ve Muhteşem Bir Performans

Sahneye bir kadın fırlıyor. Pek de bakımsız, makyajsız, öyle sahnede görmeye pek alışık olmadığımız türden. Bir de irice bir kadın, elinde bir sütyenle…. 

Perde açılmış belli ki, henüz benim zihnimin algısı açılmasa da. Sütyenli kadın bağırmaya başlıyor: “Sütyen! bin sekiz yüz bilmem kaç yılında erkeklerin göz zevkini tatmin etmek için icat edildi!” Sonra en önde oturan seyircilerden birini kıskacına alıyor, bir erkeği elbette, zavallı adamcağıza yaşamında biriktirdiği tüm nefretini kusarak devam ediyor: “Bu benim bedenim, seni heyecanlandırmak, sana haz vermek zorunda değilim! Değilim!..”

İçimden düşünmekten kendimi alamıyorum: “Aman Allahım! Şimdi ben, “öyle” bir oyuna mı geldim? “In your face” demek çok cool oluyor diye düşündükleri için toplumun yüzyıllarca yoğurduğu mayalı hamur gibi gün geçtikçe kabaran bir öfke ve nefret karışımını, olduğu gibi, içselleştirmeden, özümsemeden, sindirmeden, damıtmadan; dışarıda hazır buldukları hâliyle alıp doğrudan kullanan bir metne, böyle çiğ bir performansa mı geldim. Ahhh, yazık geçecek saatlerime…” (Elbette, tüm janrayıı töhmet altında bırakmak haddim değil, cüret de edemem, benim talihsiz üç beş deneyimim ile kazandığım bir ön yargım oldu bu konuda diyelim. Çok da üzgün olduğumu ekleyerek..)

Tam o anda, bu sinirli, belli ki feminizmle erkek düşmanlığı arasındaki ince sınırda kaybolan ve bakımsız kadın, kocaman bir  kahkaha atıyor: “Tek kişilik Kadın oyuncu dediğimizde bunu beklemiştiniz, değil mi?” Birden kendi kendisiyle dalga geçebilecek kadar olgun, ince hesaplanmış, emek verilmiş dahiyâne bir metin ve işinin ehli bir oyuncunun fevkalâdenin fevkinde bir performansıyla baş başa olduğumu anlayıp, derin bir nefes alırken kaslarımı gevşetiyorum. (Alkış sesleri) İris Bilen’in deliliğin sınırlarında dolaşıp yumuşayan, mutlulukla zirveye çıkıp hayal kırıklığı ile öfkesini birleştiren anlarda büründüğü hâller… Ruh hâlinin her bir basamağını izleyiciye eksiksiz bir performansla birleştirilmiş güçlü bir metnin, yetenek ile harmanlandığı bir alan açıyor. Sosyal normlara temellenmiş düşünce kalıplarımız da, tam o an, çatırdamaya başlıyor. (Başka bir arzum da kalmadı zaten.)

ekran-resmi-2026-01-02-21-02-08
Fotoğraf Kaynağı: Aysu Uzer

Yanlış anlaşılmak istemem, elbette yaşadığımız dünyanın genel geçer toplumsal normları ile delirtilen, kin ve nefret doldurulan her kadının istediği her fırsatta bağırmasını, hatta dünyayı ayağa kaldıracak kadar çıngar çıkarmasını gönülden desteklerim, inanın. Hatta keşke tüm kadınlar birleşsek ve günlük yaşamda susmak zorunda kaldıklarımızı bir sahilde el ele tutuşup denize haykırsak! Muhteşem olmaz mıydı?… (İlk 2026 hedefim: bunu gerçekleştirebilecek bir organizasyon ayarla) Ancak oyunun başlangıcının bu parodik tercihi ayrıca, seçilen tarzın ve dilin kıymetini vurgulayacak bir işlev de kazanıyor.

Hemen ardından, konservatuar mezunu, katıldığı kurslar ve sertifika programları ile eğitimine daha fazla yatırım yapmaktan kaçınmayan, büyük hayallerle çıktığı yolda, belki de biraz fazla yolun köşesinde kalmış bir yaşamı seyretmeye başlıyoruz: Telefonu sadece şişman kadın tiplemeleri için çalan, önü sonu düşünülmüş bir karaktere can vermeye uygun görülmeyen bu oyuncunun günlük yaşamına tanık oldukça, oyunun başındaki o kadının neden bu kadar öfkeli olduğunu da daha iyi anlıyor ve yürekten hak veriyoruz. 

Baskının Formları Değişiyor

Oyunun en dikkate değer kısımlarından biri de, manikür, pedikür, saç, makyaj derken daha audition’a gitmek için bile en az bir kaşelik masraf yaptığını söylediği sahneydi. Bu sahnenin neden çok ama çok etkileyici olduğuna şöyle kısaca değinirsem, en basit ve temel olarak “Kadın, bedenine çeki düzen vermek zorundadır. Çünkü kadın bedeni ontolojik olarak çirkinliğe meyillidir” inancı ile anlatabilirim sanırım. Ve bu bakışı bir ucundan tutarsak taaa Antik Yunan’ın saçı sakalı karışmış ünlü “bilge adam”larına ulaşıyoruz. Onlar ise bu bedensel çirkinliğin temelini; kadının varoluşunu açıklarken, ontolojik çirkinliğin aslında varoluşsal bir çirkinliğe dayandığını söylüyor. Böylece kadının yaradılışı gereği “kötüye ve çirkine” yatkın oluşuyla bedensel çirkinliği eşlememiz gerektiği fikri karşımıza çıkıyor.

Ama durun. Elimize bir sütyen alıp ilk gördüğümüz adama bağırmaya başlamadan bekleyin, çünkü daha yeni başlıyoruz. Hadi bu bilge adamlara biraz yakında bakalım:

  • Dünyada ilk kadının yaradılış öyküsünü anlatırken Hesiodos, Tanrıların Pandora’yı insanoğlunun başına bir ceza olarak yarattığını söyler. (Pandora kutusunu açtığında tüm kötülükler dünyaya salınmıştı böylece ilk kadını dünyadaki tüm kötülüklerin müsebbibi olarak konumlandırdı.)
  • Aristoteles, kadını “doğası gereği eksik” olarak tanımladı. Erkeğe kıyasla “eksik”, hiç kuşkusuz…
  • Platon, kadının doğasını erkekten aşağı gördü. Ona göre yaşamını doğru sürdüremeyenler dünyaya ikinciye geldiklerinde ceza mahiyetinde, kadın olurlardı.
  • Xenophon en iyi kadının en az görünen ve en az konuşan kadın olduğunu söyledi.

Bu fikirlerle yoğurulmuş, demokrasinin tohumlarının atıldığı Antik Yunan toplumu işte bu temel ile inşa edilmişti. Böylece kadınlar akıl ve muhakeme yeteneğine güvenilmeyen, eksik ve kötüye meyilli yaratılışıyla “vatandaş” sayılmadı, oy veremedi, toplum içerisinde aktif bir rol edinemedi. Ve sonuç olarak eve mahkum edildi. Çocuklarını büyütme görevleri bile çocuklar belli bir yaşa gelene kadardı, ki kendi “kötü” tabiatlarını erkek çocuklara yansıtıp onları etkilemesinler.

Buradan da tek tanrılı dinlerin “Elmayı yiyen Havva”sı ile kandırılmış Adem efendisine ulaşmamız pek zor olmasa gerek.  Ben bu listeyi sonsuza uzatabilirim, ama ana çerçeveyi çıkardığımızı düşünüyorum. İlgililerine Claudine Sagaert’in “Kadın Çirkinliğinin Tarihi”, Gretchen E. Henderson’ın “Çirkinliğin Kültürel Tarihi” isimli harika çalışmalarını ve elbette “Cinsiyet Belası”nı okuma listelerine acilen eklemelerini şiddetle tavsiye ederim.

Eskiden bu inanışlarla nasıl kadın oy verme hakkından yoksun bırakıldıysa, nasıl sadece çocuk doğurma makinası işlevi ile kendisine toplumda minicik bir yer bulduysa, tek tanrılı dinler de bu inanışın temelini kendi anlatıları ile sağlamlaştırdıysa, günden güne güçlenen ve gücünü, değerini eğitimiyle, üretimleriyle, katkılarıyla artıran kadınlar da bu baskı biçimlerini, onlara boyun eğmeyerek alaşağı etti.

Ancak baskının sureti yüzyıllar boyunca değiştikçe, yeni yeni baskılayıcı yollar bulundu. Artık istediği konuda okuyup uzmanlaşan, istediği kişiyle evlenen, istediği işte çalışan kadınlara yepyeni bir baskı ihtiyacı doğru. Bu baskının gösterileceği yer olarak, kendi bedenlerini dizginleme zorunluluğu  seçildi. Kadınlar, çirkinleşmeye meyilli bedenleri ile sürekli uğraşmak, bedensel güzelliğine önem vermek zorunda bırakıldı. Aynanın her eve girişiyle başlayan bu dönem, modern çağda billboardlar, reklam filmleri ve dergi kapakları ile güç kazandı. Güzel ve estetik görünmek zorunda bırakılan kadın bedeni, artık yepyeni bir eril tahakküm biçiminin boyundurluğu altındaydı. 

Hangimiz işe makyajsız gittiğimiz o gün tuhaf sorulara maruz kalmadık?  Ya da önemli bir toplantı varsa önceden kuaföre gidip bir fön çektirmemiz “gerektiğini” düşünmedik?

Kadın Kadının Yurdu (mu)dur?

Uzun lafı kısası, tarih boyunca erkeklerin üstünlük kurma arzusuyla kadınları hem bedensel hem psikolojik kıskaçlara aldığı, çeşitli saçma bahanelerle mental kapasite bakımında aşağılamaya çalıştıkları aşikâr. Gün geçtikçe magazin sayfalarından gündem bölümüne, gazete köşelerinde yer kapmaca oynayan bazı haberler de bu baskıların büyük kısmının sahnede ve ekranda olan kadınlara yönlendiği tezimizi doğruluyor.

Peki, ya Melahat Teyze? O neden böyle? Neden kadınlar birbirine sürekli “kadın olma” dersi veriyor? Sosyal medyada pratik bir yemek tarifi vereni kocasına yedireceği yemek için (?) yeterince uğraşmadığı  gerekçesiyle eleştiren kadınlar, birilerinin fotoğrafının altına eline, yüzüne, saçına yeterli ve doğru bakımı yapmadığı için hakaret eden kadınlar, birbirlerinin terfi almaması için minicik ofislerde çevirmedikleri dolap kalmayan kadınlar…

Erkekler dünyasının, kadınlara bıraktığı daracık alanı genişletmek için el ele veremeyen, birbirinin yurdu olamayan kadınlar, neden?  Bu da bir başka yazının, bir başka oyun ile zihnimde açılan labirentlerin konusu diyorum ve “Yüzüm Güzel Aslında” projesinde emeği geçen herkese güçlü alkışlar eşliğinde sonsuz teşekkürler gönderiyorum.

Kapak Fotoğrafı: Yüzüm Güzel Aslında

İlginizi çekebilir: Eda Geven’den 2025 – 2026 Sezonunda Yeni Oyunlar