Gonca Sezer ile: Yaşarken Açılan Kapı Üzerine
Gonca Sezer’in “Yaşarken Açılan Kapı” başlıklı solo sergisi, Nergis Abıyeva küratörlüğünde Quick Art Space’te açıldı. Serginin başlığı, Robert Musil’in Yaşarken Açılan Miras kitabından ödünç alınarak, hafızanın, aktarımın ve gündelik yaşam içinde fark edilmeyen sürekliliklerin ve kesintilerin izini süren kavramsal çerçeveye işaret ediyor. 5 Nisan’a dek ziyaret edilebilecek sergiyi sanatçıdan dinledik.
“Yaşarken Açılan Kapı” başlığı, Robert Musil’den ödünç alınan güçlü bir metafor taşıyor. Bu başlık sizin için nasıl bir düşünsel kapıyı aralıyor? Sergiyle kurduğu kişisel bağı nasıl tanımlarsınız?
Robert Musil’in ölmeden önce yayınladığı “Yaşarken Açılan Miras” adlı kısa anlatılardan oluşan derlemesi, Musil’in yaşamı nasıl gördüğüyle ilgili gözlemleri içeriyor. Şehrin hafızası üzerine düşündüğüm çalışmalarım Musil’in yaşam aralıklarına gönderdiği metinleriyle özellikle kapılar anlatısıyla da bağlanıyor.
Şehrin hafızası üzerine düşündüğüm ve ürettiğim işlerde benzer bir algı biçimiyle hareket ediyorum. Kapılar, cepheler, süslemeler gibi artık neredeyse görünmez hâle gelmiş mimari detaylar, bana göre kentin bu aralıklarını ve geçiş alanlarını temsil ediyor. Hem geçmişle bugün arasında duran hem de ne tamamen kapanmış ne de bütünüyle açık olan eşikler bunlar.
Küratör Nergis Abıyeva ile birlikte düşünürken “Yaşarken Açılan Kapı” başlığının, bu yüzden yalnızca bir imge değil; şehirle, hafızayla ve gündelik yaşamla kurduğum ilişkiyi de özetleyen bir düşünsel alan açmasını arzu ettik. Nergis’in sergi metninde Gülten Akın’ın “kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya” dizelerini hatırlatması gibi fark edilmeyen, sessizce varlığını sürdüren ve ancak durup bakıldığında açılan kapılar üzerinden, yaşamın ve belleğin katmanlarını birlikte düşünmek istedik.
Bu sergide son dört yılda ürettiğiniz desen, resim, asamblaj ve üç boyutlu işlerden oluşan kapsamlı bir seçki yer alıyor. Bu üretim süreci sizin için nasıl bir içsel ya da mekânsal yolculuğa dönüştü?
Kurtuluş ve Beyoğlu’nda yürüme yolumun üzerinde gördüğüm tarihsel (1920’lerde yapılmış binalar ve hanlar) yığınların ve yıkıntıların kapı ve dış süsleme motifleri, yaşadığımız coğrafyanın florasından ilhamla ve özenle yapılmış olan unsurlar, ne tam yok oldular ne de tam olarak yaşıyorlar. Dolayısıyla gözden kaçırılan bu tarihsel hafıza işlerime buluntu parçalar olarak eklendi. Bu çevrede yaşamaya başladığım yaklaşık beş yıl içinde dönüşümle birlikte hafızanın silindiğini görüyorum.
İstanbul’un Kurtuluş ve Beyoğlu çevresindeki mimari detaylar, özellikle bina cephelerindeki süslemeler bu serginin çıkış noktasını oluşturuyor. Gündelik hayatta çoğu zaman fark edilmeden geçilen bu motifler sizin için neyi temsil ediyor?
Yaşam alanlarındaki değişimler, insan doğa arasındaki ilişkilerin yeniden sorgulanmasına neden oluyor. Biz doğayla beraber yaşayan canlılar olarak yapılarda süslemelerde bu parçaları kullanır olduk. Çiçek ve hayvan motifleri yaşamımıza, aktarımlarımıza, alanlarımıza eklendi. Korumak ya da görünür kılmak yerine yıkmak, ulusların ve iktidarların yeniden yapılanma sürecinde hafızanın reddi aslında.
Art Nouveau estetiğiyle şekillenmiş demir ve taş işçiliğini, İstanbul’un doğasında var olan bitkilerle birlikte ele alıyorsunuz. Mimari süsleme ile doğa arasında kurduğunuz bu ilişki, işlerinizde nasıl bir hafıza alanı yaratıyor?
Tarihsel konumuyla bu yarımada kültürel değişimlerle günlük yaşam pratikleri arasındaki ilişkiler yaratım sürecinde de taleplerin değişimlerine yol açar. 20. yüzyıl başlarında gördüğümüz Art Nouveau akımı İstanbul’un binalarına uygulanmış. Ben 20. yüzyılın başından günümüze kalan Art Nouveau unsurlarla İstanbul’un faunasında ve florasında var olmaya çalışan bitki ve hayvanları bir arada göstermek, hafızanın hatırlattıklarının altını çizmek istedim.
Kent belleğini okuma pratiğinizde “süreklilik” ve “kesinti” kavramları önemli bir yer tutuyor. Bugünün İstanbul’una baktığınızda bu iki kavram sizin için nerelerde somutlaşıyor?
Bellek aktarımlarla ve kişisel deneyimlerle de gelişen bir kavram. Hızlı tüketilen zaman içinde yaşama dair eklentiler bir bitki ya da bu tür geçmişe tanıklık eden nesneler süreklilik ve kesintiler arasındaki bağı oluşturuyorlar. Arşivle uğraşmayı seven biri olarak bu faunanın parçalarını da inceleme fırsatını elden geldiğince değerlendirerek bitki ve hayvan türleri içinde kesintiye uğramış alanları düşündüm. Bence yaşam alanı canlıların dolayısıyla insanın da içinde bulunduğu yerdir.
Daha önceki sergilerinizde de toplumsal roller, eğitim tarihi ve kişisel bellek önemli izleklerdi. “Yaşarken Açılan Kapı”yı bu uzun soluklu pratiğiniz içinde nereye konumlandırıyorsunuz?
Bu sergi tarihsel bellek ve kişisel bellek arasında iz süren, bu olgulara yeniden bakan, doğa ve insan arasındaki ilişkiyi kent tarihiyle gösteren bir yapıya büründü. Zaman içinde ilk incelediğim binalardan olan Melek Han, sahibi değişince ismini de kaybetti, başka bir isimle dış cephe motif süslemelerinden bazılarının değişikliğe uğramasıyla (bu eklentilerinin ana motiflerle bir benzerlik taşıması üzerine düşünülmediği aşikar) yeniden otel olarak hayat buldu. Melek Han’ın demir kapısının stilize çiçek motifleri kısmen korunabildi. Ama diğer binaların çoğu Melek Han kadar bile şanslı değiller.
Sergide ilk kez izleyiciyle buluşacak yapıtlar yer alıyor. Bu yeni işlerde sizi en çok heyecanlandıran ya da zorlayan ne oldu?
Beni bu sergide malzeme olarak atık demir parçalarıyla çalışmak heyecanlandırdı. Bir demir ustasıyla birlikte parçaları yeniden eriterek yeni motifler yaptık. Demir ustasıyla işbirliği yapmak farklı bir deneyimdi. Bu eğip bükme ve yeniden kalıntı oluşturma fikri, geçmişin yaşam izlerini sürmek gibiydi. İzler bazen bir çizgi bazen de boşluklar, gölgeler halinde var oldular sanırım. Faunanın bana gösterdiği (görmek istediğim olabilir) şeyler daha çok arada yerde atılmış yıkık ya da yarım kalmış parçalardı. Bunları demirle beraber kullandım. Bir meşe palamutu ya da bir at kestanesi gibi.
Küratör Nergis Abıyeva ile bu sergide nasıl bir çalışma süreci yürüttünüz? Küratöryal yaklaşım, serginin anlatısını nasıl derinleştirdi?
1980’lerde Akademi’de resim okurken son yıllarımda tanıdığım, sanat çevresinde beraber bulunduğumuz can arkadaşım Murat Sinkil kitabını görünce, kitabın yazarı Nergis Abıyeva’yı merak ettim ve kendisine ulaşarak çalışmasının beni çok mutlu ettiğini söyledim. Nergis’in çalışmalarında arşiv, Türkiye sanat tarihi ve 1990’lı yıllar önemli bir yer tutuyor. Diyaloğumuz geliştikçe ve projemi anlatınca birlikte çalışmamız kolaylaştı.
Quick Art Space, geçiş alanı işlevini de yerine getiren bir alan. Bulunduğu konum olarak oldukça şeffaf sergi mekânı, sergiyi kurarken meraklı gözlerin sizi izlediği farklı bir yer. Binadakilerin yanı sıra, herkesin ziyaretine açık kamusal bir alan. Ayrıca tek bir işlevi yok, galeri olmanın dışında aslında bir dinlenme alanı. Kent hafızasını taşıyan işlerim, modernitenin başlangıcındaki pasajlar gibi, bir geçiş alanı işlevi gören bir binada sergilenmiş oldu. İşlerimi mekâna özgü bir şekilde uyarlarken Nergis ve serginin tasarımcısı Kubilay Özmen güzel önerilerle geldiler. Şimdi takdir izleyicinin.
İşlerinizde buluntu nesneler, gündelik yaşam kalıntıları ve görünmez hikâyeler sıkça karşımıza çıkıyor. Bu sergide izleyicinin hangi sessiz hikâyelere kulak vermesini umut ediyorsunuz?
Bu sergi üzerinden hafızaya yeniden bakmak, geçmişle şimdi arasında kalan yaşam izlerinin peşine düşmek gibi düşünülebilir. Buluntu nesneler, gündelik yaşamdan geriye kalan küçük parçalar ya da mimari detaylar, doğrudan bir hikâye anlatmaktan çok, bu izleri çağıran sessiz eşikler gibi.
Belki elde tutulan ya da açıkça görünen bir şey yok; ama bu yokluk, eksiklik anlamına gelmiyor. Aksine, görünmez olanın, bastırılmış ya da fark edilmemiş olanın hâlâ varlığını sürdürdüğünü hatırlatıyor. İzleyicinin de sergide, kesin cevaplar yerine, bu hikâyelere kulak vermesini umut ediyorum.
İzleyici bu sergiden ayrılırken, gündelik hayata dair hangi bakış açısını yanında götürsün istersiniz?
Sergiden ayrılırken izleyicinin tek bir anlamla değil, bir farkındalıkla baş başa kalmasını isterim. Şehrin yalnızca bize ait olmayan, başka yaşamların izlerini taşıyan katmanları olduğunu fark etmek; bakmak, görmek ve korumak arasındaki mesafeyi yeniden düşünmek yeterli olurdu.
Uluslararası pek çok ödülün sahibi olan Quick Tower, Viyana merkezli mimar Gerhard G. Feldmeyer-HPP Architekten tarafından denge konseptiyle tasarlandı ve Aralık 2015’te binanın inşaatı tamamlandı. Maher Holding’in Mart 2021’de binaya taşınmasıyla lobi katının dinamik yapısını geliştirmek için kâr amacı gütmeyen bir kültür-sanat alanına dönüştürme fikri doğdu.
Mayıs 2023’te Nergis Abıyeva’nın kurucu direktör olarak göreve başlamasıyla temelleri atılan Quick Art Space ilhamını Quick Tower’ın sürdürülebilirlik, yaşanabilirlik ve fonksiyonellik ilkelerinden alıyor ve Quick Tower’ın meydanından başlayarak lobi bölümünü kullanıyor. Kâr amacı gütmeyen bir kültür-sanat alanı olarak kurulan Quick Art Space, dinamik ve sürdürülebilir bir platform olmak amacıyla yola çıktı. Disiplinlerarası bir yaklaşımı benimseyerek sergi, atölye, performans, konuşma ve deneysel tiyatro gibi etkinliklerle bir buluşma yeri olmayı hedefleyen platform, yaşayan sanatçıları destekleme ve görünür kılma misyonunu taşıyor. Quick Art Space’in yönetim kurulu, başkan Mine Erdemoğlu, yönetim kurulu başkan yardımcısı Ahmet Yaşar ve üye Nergis Abıyeva’dan oluşuyor.
Kapak Fotoğrafı: Tahir Akkurt
İlginizi çekebilir: Nuray İmre’den Kevser Güler ile: 18. İstanbul Bienali’nin Ardından Kalanlar


Burcu Dimili 












Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!