Kate Bush: Stranger Things'le Bir Efsanenin Yeniden Keşfi
“Şarkının dizi ile bağlantısı Max’in arkadaşlarından hissettiği duygusal kopukluğu nasıl yakalayabileceğiyle ilişkilidir. Max’in “Tanrı ile bir anlaşma yapma ihtiyacı”, sevdiği insanlardan ilgi ve anlayış görme konusundaki çaresizliğini, yerlerimizi değiştirip sevdiklerimizin gözünden bakmamızı sağlayan karşılıklı bağı temsil ediyor olabilir. Bu, hayatın zorlu yokuşlarını tırmanırken bize rehberlik eden ve bizi ileriye iten bir armağan haline geliyor.” Oğlum Kerem bir Stranger Things hayranı. Nasıl olduğunu anlamadığımız bir şekilde bizden gizlice diziyi izlemeye başladığını fark ettikten sonra, kontrolümüz altında (Ebeveyn Rehberliği denen şekilde) seyretmesine izin verdik. Cinsellik, şiddet ve korku unsurları içeren bazı sahneleri, diziyi onunla izlerken ileri sararak sansürlüyoruz.

Dördüncü sezona başlamak üzere oturduğumuzda Kerem bir anda Kate Bush’un Running Up That Hill şarkısını mırıldanmaya başladı. Çok şaşırmıştım; zira sağlam bir rap ve hip-hop dinleyicisidir. “Şarkıyı nereden duydun?” diye sorduğumda, “Dizide çalıyor, ben de YouTube ve Spotify’dan dinliyorum.” dedi. Bunun üzerine kısa bir araştırma yaptım. Dizinin dördüncü sezonuyla birlikte şarkının ve elbette Kate Bush’un viral hale geldiğini, yayınlanışının üzerinden tam kırk yıl geçtikten sonra yeniden kült statüye yükseldiğini gördüm.
Kate Bush, pop müzik tarihinin en özgün seslerinden ve söz yazarlarından biri. Kendi müzikal kimliğinden hiç ödün vermeden, yenilikçi, cesur ve ‘art-pop’, ‘deneysel pop’, ‘barok pop’ olarak tanımlanabilecek müziğiyle 70’lerin sonundan 90’ların sonuna kadar pop müziğe damgasını vurmuş; kendine has ses tonu, teatral vokal tarzı ve dönemine göre sıra dışı klipleriyle, müziğinin ticari olmayan yapısına rağmen geniş kitlelere ulaşmayı başarmış bir kült isim.
Bush’un müzik dünyasında adını duyurması, 1978 tarihli The Kick Inside albümündeki Wuthering Heights şarkısıyla olur. Daha 19 yaşındayken çıkardığı bu ilk albümü, ertesi yıl Lionheart izler. Kendi deyişiyle biraz aceleye gelen bu ikinci albüm, ilki kadar ses getirmez. 1980’de gelen Never for Ever ise synthesizer ve davullarla önceki albümlerden müzikal olarak ayrılır; daha pop bir tada bürünür. Bush’la özdeşleşen Babooshka ve savaş karşıtı Army Dreamers gibi hit parçaların yanı sıra, epik bir pop şarkısı olan ve Bush’un vokal gücünü sergilediği Breathing de Birleşik Krallık listelerinde ilk 20’ye girer.
1982’de bir başka önemli albüm gelir: The Dreaming. Bugün bile sanatçının en deneysel ve ticari olmayan albümü olarak nitelendirilse de Birleşik Krallık Albüm Listeleri’nde 3. sıraya yükselmeyi başarır. Albümün kült statüsü zamanla artar ve birçok “tüm zamanların en iyileri” listesine dahil olur. Albümden Sat in Your Lap, There Goes a Tenner ve The Dreaming öne çıkan parçalar olur. There Goes a Tenner, teatral vokali, eklektik yapısı ve ritmiyle kesinlikle dinlenmesi gereken bir başyapıttır. Ben bu albümden Suspended in Gaffa parçasını da çok severim; Bush vokallerini sevenler için bulunmaz bir şarkıdır.
Müzik dünyasına hızla giren ve dört yılda dört albüm çıkaran Bush, üç yıllık bir aradan sonra 80’ler pop müziğine damga vuracak anıtsal bir albümle geri döner: Hounds of Love. Çalışma Bush’un ticari açıdan en başarılı albümü olur. Albümden Running Up That Hill, listelerde üçüncü sıraya kadar çıkar. Buna ek olarak Cloudbusting, Hounds of Love ve The Big Sky de listelerde kendine yer bulmayı başarır.
Hounds of Love, müzik tarihinde içindeki her şarkısının üst düzey olduğu nadir albümlerden biridir; öte yandan Cloudbusting için özel bir yer açmak isterim. Pop müzik tarihinin en mükemmel yaylı aranjmanlarından ve koro kullanımlarından birine sahip bu şarkı, benim en sevdiğim pop şarkıları listemde ilk 10 içinde yer alır. Bush, şarkıyı Peter Reich’in 1973 tarihli anı kitabı A Book of Dreams’dan esinlenerek yazmıştır. 20. yüzyılın önemli psikanalistlerinden Wilhelm Reich’in oğlu olan Peter Reich’ın kitabı, babasıyla ilişkisini derinlemesine anlatır. Bush’u özellikle etkileyen, Reich’in tutuklandığı ve hapiste kaldığı dönemde gerçekleşen ayrılığın yarattığı duygusal boşluk ve çaresizliktir. Bu esin ortaya pop müziğin en sofistike ve etkileyici şarkılarından birini çıkarır.
Böyle bir şarkıya çekilen klip de en az şarkı kadar özeldir. Büyük yönetmen Terry Gilliam tarafından tasarlanan ve bir başka önemli yönetmen Julian Doyle tarafından yönetilen klip, bir kısa film olarak kurgulanmıştır. Bush’un Peter Reich’ı canlandırdığı klipte, Wilhelm Reich’ı ise efsanevi aktör Donald Sutherland oynar.
Üç yıllık yeni bir aradan sonra 1989’da The Sensual World albümü gelir. Bu albüm de Bush’un entelektüel kişiliğinin bir ürünüdür. Albümün adı James Joyce’ın Ulysses romanından esinlenmiştir. Ben bu albümde, özellikle Love and Anger ve The Fog parçalarında Peter Gabriel etkileri hissederim. Bu hissimde, ikilinin Gabriel’in başyapıtı So (1986) albümü için yaptığı işbirliğinin etkisi büyüktür. İkilinin, yalnızca albümün değil, müzik tarihinin en etkileyici baladlarından biri olan Don’t Give Up için yaptıkları düet ve birbirlerine sarılarak söyledikleri o unutulmaz klip, beni hâlâ etkiler.
Klibi ilk seyrettiğimde Gabriel ve Bush’un romantik bir ilişki içinde olduklarını düşünmüş ve onları birbirlerine çok yakıştırmıştım. Gerçek yaşamdaysa Bush o dönemde beraber çalıştığı Ses Mühendisi Derek Peter Palmer ile uzun süreli bir beraberlik yaşamaktadır. Gabriel de Jill Moore ile evlidir.
1990’lara girildiğinde, dört yıllık bir aradan sonra Bush, The Red Shoes (1993) ile yeniden müzikseverlerin karşısına çıkar. Bu, onun yedinci albümü ve sonraki on iki yıllık sessizliğinden önceki son çalışmasıdır. Albümün esin kaynağı, İngiliz sinemasının kült ikilisi Michael Powell ve Emeric Pressburger’in aynı adlı filmidir. Büyük bir Bush hayranı olarak, bu albümün onun 80’lerdeki çalışmalarını müzikal açıdan yakalayamadığını düşünüyorum. Elbette bu görüşümde o dönem pop müzikle olan ilişkimin değişmesi gibi kişisel nedenleri de var. Albümün yayınlandığı tarihte İngiltere’de yaşıyor olmama rağmen pop müzikle ilişkimi neredeyse kesmiştim ve pop müzik benim için 80ler’e ait bir tür nostaljiden ve çocukluk/ilk ergenlik yıllarının anılarından ibaretti. Yayınladığı tarihte dinlediğim albümü çok uzun yıllar sonra kapsamlı ve derinlemesine dinlediğimde de fikrimde büyük bir değişiklik olmadı.
Bush, The Red Shoes sonrasında uzun bir sessizliğe bürünür ve sekizinci albümü Aerial 2005 yılında yayımlanır. Uzun yıllar sonra gelen bir çalışma olarak büyük ilgi gören albüm, müzikal olarak da Bush’un en başarılı işlerinden biri kabul edilir. Diğer albümlerinin eklektik yapısı burada daha baskındır; folktan rock’a, klasikten reggae’ye geniş bir alanda gezinir. Farklı bölümden oluşan bir çift albüm olan çalışmanın ilk bölümü daha bağımsız şarkılarından oluşurken ikinci bölüm bir güneşli yaz gününde gerçekleştirilen 24 saatlik bir açık hava gezisinin hikâyesini anlatır. Tüm Bush hayranları gibi 12 yıllık bir aradan sonra gelen albümde benim için müzikal olduğu kadar nostaljik bir anlamı da olan sanatçının 80’lerdeki etkisini yakalayamadığımı itiraf etmeliyim. 2002 yılında Bush pop müzikte özgün ve yenilikçi bir isim olarak ortaya çıktığı 80ler’deki çok farklı bir konumdadır artık. Pop müziğin neredeyse şablona indirgendiği; belirli formüllerle işlediği bir dönemde bir avuç özgün isimden biri olan Bush’un 2000ler’in çeşitlilikle şekillenen müzikal dünyasında o yıllardaki etkisini yapması elbette zordur. Yoksa albüm müzikal ve içerik açısından hala başarılıdır ve Bush için aslında bir gerileme anlamına da gelmemektedir. Özellikle How to be Invisible özel bir şarkıdır.
Bush, Aerial’dan altı yıl sonra, 2011’de iki albüm birden çıkarır. Bunlardan Director’s Cut, The Sensual World ve The Red Shoes albümlerindeki şarkıların yeni versiyonlarını içerir. Onuncu ve şimdilik son albümü 50 Words for Snow ise, ‘Eskimo dilinde kar için 50 farklı kelime vardır’ iddiasından/inancıdan yola çıkan, karlı bir atmosferde yazılmış şarkılardan oluşan bir konsept albümdür. Yoğun bir lirizm barındıran bu albümü genel olarak sevdiğimi söylemeliyim. Sanatçının oğlu Albert’in de katkıda bulunduğu açılış şarkısı Snowflake çok özeldir. Yoğun bir kişisel hikâye ve lirizm barındıran albüm biri hariç hepsi 8-13 dakika arasında değişen uzunluktaki şarkılardan oluşan müzikal olarak yoğun bir çalışmadır. Sizi karlı bir sabah bir ormanda yürümeye veya bir kış gecesi dışarıda yağan karı seyretmeye ve bunları yaparken de kendinizi ve evreni sorgulamaya davet eder.
Yeniden Doğuş: Stranger Things ve Zamansız Bir Şarkı
Gelelim Stranger Things ve Bush’un yeniden keşfine…
1985 tarihli single Running Up That Hill, Mayıs 2022’de dizinin dördüncü sezonunda yer alır almaz Spotify’da en çok dinlenen şarkı haline gelir. Sosyal medyadaki yayılımıyla popülerliği iyice artan şarkı, 1986’da elde ettiği üçüncülük rekorunu da aşarak Haziran 2022’de Birleşik Krallık listelerinde 1 numaraya yükselir. Bu, Bush’un Wuthering Heights’tan sonraki ikinci ‘bir numaraya yükselen’ şarkısı olur. Şarkıcı aynı zamanda, bir şarkının listelerde yeniden bir numara olması için geçen en uzun süre rekorunu Tom Jones’dan (42 yıl) alır. Bush ayrıca şarkısı bir numara olan en yaşlı kadın sanatçı unvanını elde eder (eski rekor Cher’e aittir). Hounds of Love albümü de ABD Billboard Alternatif Albümler listesinde bir numaraya yükselir.
Peki, günümüzün genç kuşakları neredeyse kendilerinden 40 yaş büyük bir şarkıya bu denli bağlanmıştır? Bu sadece sosyal medyanın gücü ve viral bir trend mi; yoksa daha derin nedenleri olan kültürel bir fenomen mi?
Dizinin müzik direktörü Nora Felder konuya yönelik olarak şu açıklamayı yapıyor:
“Şarkının dizi ile bağlantısı Max’in arkadaşlarından hissettiği duygusal kopukluğu nasıl yakalayabileceğiyle ilişkilidir. Max’in “Tanrı ile bir anlaşma yapma ihtiyacı”, sevdiği insanlardan ilgi ve anlayış görme konusundaki çaresizliğini, yerlerimizi değiştirip sevdiklerimizin gözünden bakmamızı sağlayan karşılıklı bağı temsil ediyor olabilir. Bu, hayatın zorlu yokuşlarını tırmanırken bize rehberlik eden ve bizi ileriye iten bir armağan haline geliyor.”
Felder’in sözlerini değerlendirdiğimizde şarkının yeni kuşaklar tarafından bu kadar çok beğenilmesinde sosyal medya trendlerinin ve görünürlülüğün etkisini yadsıyamasak da sözlerinin dizideki farklı karakterlerle özdeşleşen gençlerin mevcut hissiyatlarını bir şekilde yakaladığı gerçeğini kabul etmeliyiz. Bu hissiyatın özellikle yabancılaşma, kendi yalnız ve çaresiz hissetme, yaşamda anlam arayışı ve gelecek kaygısı gibi aslında doğrudan varoluşsal sorunlardan oluştuğunu söyleyebiliriz. Günümüzde dizideki gibi başka bir dünyadan gelen olağanüstü/doğaüstü güçler ve canavarlar ve onların yarattığı garip şeyler/olaylar yok ama doğrudan bu dünyada yaşayan olağan, sıradan insanlardan kaynaklı savaşlar, krizler ve garip olaylar gerçekleşiyor ve günlük yaşamı etkiliyor. Bugünün kuşakları, geçmiş kuşaklardan farklı olarak daha fazla bilgi/görüntü ve içeriğe maruz kalıyor ama post-gerçeklik döneminde bunların hangisinin gerçek hangisinin sahte/uydurma olduğunu bilemiyor. Gelecekte iş ve güvenli hayat garantisi ortadan kaybolmuş durumda. İşte bu ahval içinde gençler belki de bilinç altlarında tıpkı Max gibi yabancılaşmalarını ve yalnızlıklarını ve aşırı materyalist olmuş bir dünyada tanrı/allah ile bir antlaşma yaparak gerçek ilginin ve sevgiye ulaşarak aşmayı hayal ediyorlar.
Ben geleceğe dair karamsar düşüncelere sahibim. Distopyaların gerçek olacağı bir dünyada, hemen herkesin bir ceza olarak değil hayatta kalmak için bir zorunluluk olarak tıpkı Sisifos gibi kayayı tepenin en yüksek noktasına çıkarmaya mecbur olacağını ve onlar arasından bunu gerçekleştirmek için de şeytanla bir antlaşma yapmaya hazır birçok “Dr. Faust” çıkacağını düşünüyorum.
Tüm bu karamsarlığın yanında, hiç beklemediğim bir şekilde Stranger Things ve Running Up That Hill, dokuz yaşındaki oğlumla gerçek anlamda ilk müzikal buluşmamızı sağladı. Artık baba oğul, ezberden aynı şarkıyı beraber söyleyebiliyoruz.
Bu da kendi içinde, her şeyden büyük bir şey…
Kapak Fotoğrafı: Kate Bush
İlginizi çekebilir: Gürkan Sonat’tan Müzik Dünyasının Günceli

Bülent Tunga Yılmaz







Aile Tadında
Connie Francis - Pretty Little Baby, Linda Ronstadt - Long Long Time sosyal medya ve diziler sayesinde viral olan diğer eski şarkılardan aklıma gelenler. Farklı nesilleri ortak bir noktada buluşturduğu için sosyal medyanın bu etkisi hoşuma da gidiyor.
Bilmiyordum o şarkıların da viral olduğunu. Bir de hatırladığım kadarıyla Fletwood Mac'in Dreams şarkısı böyle bir viral olmuştu sosyal medyada.
Aynen o da oldu