İstanbul’a aşık olan biri, şehri bir de yazarlardan okuyup anlamayı sever. Ben de bu şehrin bir aşığı olarak, yazarların izinden adım adım sokaklarını dolaştığım o ilk günden bu yana İstanbul’un benim için artık başka anlamlar taşıdığını biliyorum.

Fotoğraf: Deniz Yılmaz Akman

Bir Beyoğlu Düşü’nde: Demir Özlü

Demir Özlü’yü ilk okumaya başladığım yıllar, üniversite bitmek üzere. Yazarın Sartre’a göndermeler yaparak anlattığı “bunaltılı” günlerini okumak bana iyi gelir, hayatta ne yapacağıma karar vermeye çalışan ergen ruhumu o satırlar bir şekilde tamamlardı. İlk kez, gerçek anlamda Beyoğlu’nu sevmeye Demir Özlü’yle başladım yine o günlerde. Satır altları çizilmekten, sayfaları kıvrılmaktan bir hal olmuş Bir Beyoğlu Düşü kitabının izinden vardım ilk kez Santa Maria Kilisesi’ne. En üst katındaki odasını en ince ayrıntılarına kadar anlatan yazarın meşhur apartmanı Çinili Han’ın önünden her geçişim bana İstanbul’u sevdirmeye yetti. O hanın mavi çinileri, kıvrımlı merdivenleri, hanın üst katlarındaki stüdyolardan gelen müzik sesleri… Arnavutköy Üvez Sokağı’ndaki Ümit Apartmanı’nı aradı gözlerim, her Boğaz semtleri yürüyüşümde. Salah Birsel’in kaleminde can bulan, Demir Özlü’nün yaşadığı o zemin katını bulmak uğruna bakındım durdum eski apartmanlara.

Santa Maria | Fotoğraf: Deniz Yılmaz Akman

Bir Beyoğlu Düşü, daha sonra senaryosuna gizlenmiş şekilde sinemaya Atıf Yılmaz tarafından uyarlanacaktı, Hayallerim, Aşkım ve Sen ismiyle. O filme de aynı hazla yaklaşıp Taksim Tünel’i, Beyoğlu’nun arka sokaklarını, neon renkli klüplerini, dumanlı birahanelerini en az kitap kadar benimseyerek defalarca izleyecektim. Ancak bir Beyoğlu çocuğunun Beyoğlu’nda varolan eserleri bu denli sevebileceğine emindim.

Yazar, İşte Senin Hayatın’da bütün açıklıkla hayatını kaleme alırken, ve kendisine sanki bir ayna aracılığıyla bakarken yaşamında en az Stockholm kadar yer etmiş, ilk gençlik yıllarının unutulmaz Beyoğlu sokaklarını anlatmaktan da kendini alıkoyamaz. Fatih’teki aile evi, Feriköy’deki çatı katı, tramvay gezileri, loklantalar, etkisinde kaldığı bir tablo… Hepsi, bir yandan nostos kavramıyla bütünleşir, bir yandan da şehrin (ve hatta ülkenin) yeni sosyal kimliğini beğenmeyen yazarın, aradığını bulamamaktan şikayet ederek gezinip durduğu hafıza mekanlarından ibaret olur. Bir serzeniş, bir özlem gizlenir bu mekanların arasına. Sirkeci Garı ve lokantası, eski Krepen yeni Aslıhan Pasajı, Lebon Pastanesi, Markiz, Balık Pazarı, Avrupa Pasajı, Olivo Geçidi, Narmanlı Yurdu, Hachette Kitabevi, Ayaspaşa Rus Lokantası… Yüzlerce mekan, yüzlerce sokak sanki yazarın kalbinde çoktan yitip gitmiştir ve sadece yazdıkça yeniden bulabiliyordur eski yaşamının o tadını.

“Çünkü, gerçekten kentini yitirmiş bir insan için artık her şey bir yarı gerçektir.”

Markiz | Fotoğraf: Deniz Yılmaz Akman

Sürgün yılları, Paris ve sonrasında Stockholm’de kurulan bir hayat, ülkenin değişen koşulları yazarı İstanbul’dan koparır. Aidiyetini artık sorgulamaya başladığı; ne Stockholm’e ne İstanbul’a kendini ait hissettiği bir dönemde daha da çok anlatmaya başlar Özlü İstanbul’unu. Gençlik kırgınlıklarını, siyasi kırılmaları, aşık olduğu kadınları ama en çok da İstanbul’un kendisini. Kendi Ithaka’sına yaptığı yolculukların arasında zihninde gidip gelen İstanbul imgeleri kendilerine kolayca yer bulur satır aralarında. Ithaka’ya Yolculuk, Sürgün Küçük Bulutlar, Bir Uzun Sonbahar’da yer yer biz de bu şehrin izlerini buluruz. Tarif edilemez bir lezzet verir okuyucuya eserlerin melankolisi, yazarın başıboş gezileri ve sonu gelmez gibi görünen yürüyüşleri.

Şehrin unutulmuş sanılan imgeleri, mekanlar ve insanlar aracılığıyla karşımıza çıkar bu sayfalarda. Tepebaşı, Eyüp, Fatih, Beyoğlu… Her semtin kahve falına bakarcasına yazarın adımlarını takip eden bir okuyucu olarak, olmadık köşelerde, sokak tabelalarında, evlerin önlerinde olmadık hazlar çıkarırım ben de kendi adıma.

Beyoğlu | Fotoğraf: Deniz Yılmaz Akman

Bir Çiçek Dürbününden Bakmak: Sait Faik Abasıyanık

Sanki bir çiçek dürbününün bize gösterdikleri gibi iç içe geçmiş, şekil şekil, renk renk insanları görürüz Sait Faik’te. Kafası bazen karışıktır, bazen hülyalı, bazen kusurlu anlatımları konu olur eleştirmenlerin yazılarına. Bir keresinde Nâzım da eleştirmiştir, dengesiz ruhunun sonucu olarak gördüğü kafası karışık bir öyküsünü. Arkadaşları da şakalaşır yazarın kendisiyle. Yazılarını yazarken uçup bir yerlere gittiğinden, belki de rakı şişesinde bir balık gibi hissettiğinden ötürüdür bu karışıklık, kim bilir. Orhan Veli’yle, Leyla Erbil’le gidip iki lafın belini büktükleri mekanlar onların kahkahalarını da kaydeder sanki. Trianon Pastanesi, Markiz, Neşe Meyhanesi, Lambo’nun Meyhanesi, Degüstasyon Lokantası, Eftalikus’un Kahvesi, Beyoğlu Elit Kahvesi, Sirkeci’deki Meserret Kahvesi, Baylan, Petrograd ve Nisuaz… Sevgisine bir türlü karşılık alamadığı Leyla Erbil’le bir fotoğrafları vardır yan yana, Cumhuriyet Meyhanesi’nde.

Şişli’deki İkbal Apartmanı | Fotoğraf: Deniz Yılmaz Akman

Yazar her ne kadar Burgazada ile özdeşleşmiş olsa da, Şişli’de de hayatının büyük bir kısmını geçirir. Adapazarı’ndan İstanbul’a taşındıktan sonra (1924) yazarın ailesiyle ilk olarak Süleymaniye’deki Kirazlı Mescit Sokak, sonrasında ise Şişli’deki Nakiye Elgün Sokak’ta bulunan İkbal Apartmanı’na taşındıklarını görürüz (1935). Uzun yıllar İkbal Apartmanı’nda yaşar ve çoğu kez Beyoğlu’na tramvayla değil de yürüyerek gitmeyi tercih eder. Orada arkadaşlarıyla buluştuğu mekanlar arasında elbette Çiçek Pasajı vardır. O zamanlar pasajı yaptıran kişinin adıyla; Hristaki Pasajı olarak anılan pasajda rakı içip sohbet etmeyi sever. Çiçek Pazarı’nda Bir Gezinti öyküsünde pasajdan şöyle söz eder:

Hristaki Pasajı Beyoğlunun en meşhur yerlerinden biridir. Orada alkolle çiçek, karidesle portakal, pavurya ile mandalina birbirleriyle anlaşmasa bile beraber bulunmaya mecburdurlar.”

Bir rivayete göre “Yüksekkaldırım’da güpegündüz…” sözleriyle başlayan Orhan Veli şiirinde geçen Mualla da Sait Faik ve Orhan Veli’nin sıkça yollarını düşürdükleri Alageyik Sokak’taki genelevde yaşar. Belki de bundandır sıkça yolu düşer ikilinin Alageyik’e.

“Yüksekkaldırım, gören olursa, acayiplerin yokuşudur. Yan sokakların isimleri pek güzeldir. Bir Alageyik Sokağı vardır hele…”

Burgazada | Fotoğraf: Deniz Yılmaz Akman

Burgazada’da, günümüzde müze olan köşk ise 1938’de yazarın ailesi tarafından yazlık ev olarak alınır. Burgazada’yı öyle sever ki yazar, sadece yazları değil her mevsim gidip vakit geçirir, balıkçılarla ahbap olur. Havada Bulut, Son Kuşlar, Papaz Efendi, Medarı Maişet Motoru eserleri ada ve insanlarını konu alanlardan birkaçıdır. Adadaki Rum balıkçılarla dost olan Sait Faik, onların hikâyesini uzun yıllar anlatacaktır.

Kör Agop | Fotoğraf: Deniz Yılmaz Akman

Kumkapı, bir diğer gözde semtidir yazarın. Buradaki Ermeni balıkçıları, plajları, merametçileri, meyhaneleri anlatır. Beleş Plaj, Sakarya Balıkçısı, Bir Karpuz Sergisi’nde Kumkapı’ya rastlarız. 1950’lerde yazarın, edebiyatçı dostlarıyla takılmayı sevdiği mekanlar arasında Kumkapı’nın en eski meyhanesi Kör Agop bulunur. Bugün halen açık olan meyhanede, günlerden bir gün Özdemir Asafla bir araya gelirler ve çevirisini yapacağı bir kitaptan bahseder. Geceleri Yalnız Yatamayan Adam adını verdiği kitap Georges Simenon’a aittir.

Fatih sokakları da yazarın öykülerinde daima kendine yer bulur. Lüzumsuz Adam’da ana karakter Mansur Bey’i Fatih’in Kıztaşı dolaylarında gezdirir yazar.

“Meyhaneden çıktım. Şimdi ahşap evlerin son ışıklarını seyir için bir kanepeye oturdum. Saat kim bilir kaçtı? Doğuda bir ışık vardı. Ortalık yalandan bir ağardı geçti.”

Yazar, tek başına dolaştığı ve kafasında kelimeleri döndürüp durduğu günlerde bazen gününü bir meyhanede noktalar. Bazen eş dostla, bazen yalnız. Meyin sohbetlere karıştığı bu mekanlar arasında Nevizade’dedeki Lambo’nun Meyhanesi, Çiçek Pasajı girişindeki Degüstasyon, Balık Pazarı’ndaki Cumhuriyet Meyhanesi ve Meşrutiyet’teki Mustafa’nın Yeri vardır. Nâzım Hikmet’in Saman Sarısı şiirine de konu olur bu buluşmalardan biri. Yer Kalamış’tır, mekan bir balıkçı meyhanesi.

“Kalamış’ta Balıkçının Meyhanesi’ne girdim ve Sait Faik’le
tatlı tatlı konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu
onun karaciğeri sancılar içindeydi ve dünya güzeldi…”

1950’lerde yazar ve sanatçıların uğrak yerlerinden, Adalet Cimcoz’un açtığı Maya Sanat Galerisi’ne ev sahipliği yapan Kallavi Sokak, yazarın Beyoğlu’nda sıkça yolunun düştüğü bir sokaktır.

Sait Faik’in siroz hastalığından ötürü vefatından (Mayıs 1954) önce gittiği son mekan ise yine Beyoğlu’nda yer alan Anadolu Pasajı içindeki Anadolu Birahanesi’dir. Özdemir Asaf’ın 1979 tarihli Sait Faik’in Kişiliği ve Son Günleri isimli yazısında o akşamdan detaylıca söz edilir.

Fotoğraf: Deniz Yılmaz Akman

Çarşı, Pazar, Esnaf: Selim İleri’yle Sokaklara Bakmak

Selim İleri, her romanında, her anlatısında İstanbul’dan kopamadığını gösterir bana. Kadıköyü’nden de kopamaz. Onu okudukça bu şehre neden bu denli bağlandığımı da anlarım. İleri, değişimlere karşı koyamadan ama bir şekilde şehri de geçmişinden koparmadan, anılarla iç içe yaşama sanatını öğretir okuyucularına. Bazen bir kolonya şişesinde, bazen sararmış dantelli bir sehpa örtüsündedir onun kelimeleri. Eski meyhanelerde, yitik tren garlarında, sahafta unutulmuş bir aile albümünde, kafası kırık aristokrat biblolarında, yarı açık valizlerde, telefon rehberlerinde, sarı sayfalarda… İçinde İstanbul olan her şeyde, biraz da Selim İleri vardır.

Kadıköy | Fotoğraf: Deniz Yılmaz Akman

Yazarın doğduğu Geren Apartmanı, “Bahariye benim için tramvay sesleridir” dediği Kadıköy’ün Bahariye semtinde, girişindeki bir butikle hala ayaktadır. Doğduğu evi de oda oda anlatır İstanbul Lale ile Sümbül kitabında.

“1949 Nisanı’nın son günü. Geren Apartmanı yorgun cephesiyle hâlâ yerli yerinde. Giriş katında doğmuşum. Beş yaşıma kadar oturduğumuz o kira evini hayal meyal hatırlarım. Önde, biri caddeye bakan iki oda. Klasik ev düzenlememizde olduğunca, pencerelisi oturma odası, içerlek olanı, yemek odasından küçük, dar bir koridora geçiliyor. Mutfak orada. Mutfağın avuç içi kadar bir balkonu var. Yatak odalarını gözümün önüne getiremiyorum. Ama mutfakta, yaz günleri, keskin çiroz kokusu şimdi de iştahımı kabartıyor. Patlıcan kızartmasının kokusunu unutmuyorum. Galiba mangalımız vardı ve mangalda çok sevdiğim cızbız köfte..”

Kadıköy’deki balıkçılar çarşısından da söz eder: “Biz balığı daha çok Kadıköyü Çarşısı’ndan alırdık. Kıpkırmızı, koskocaman tablalara serili incir yaprakları üstünde mevsimin balıkları. Hemen bitişikteki tezgâhta, hele güz gelmişse, kıpkırmızı turplar, yemyeşil kıvırcık salata, maydanoz, kırmızı soğan.”

Fotoğrafı Sana Gönderiyorum öykü kitabında Kadıköyü’nün tramvaylarını, kilise çanlarını da anar.

“Tramvayların sesleri hep uçarıyken, çanınki hüzünlü, ağırbaşlı, hatta matemlidir. Aya Triada’nın bahçesi çok güzeldi, handiyse küçük bir çamlıktı.”

Ve elbette Süreyya Sineması yazarın, uğrak semt mekanlarındandır.

“Süreyya süslü püslü sinemadır, büstler, heykeller, masklar, iki yanlı -deyiş yerindeyse- zengin merdivenler, yine heykeller, tavanın tam ortasında “Tiyatro mekteb-i ebedîdir, musiki ruhun gıdasıdır” yazısı…” diyerek detaylarıyla aktarır, çok sevdiği Süreya Operası’nı, kendi gençliğindeki Süreyya Sineması’nı.

Moda | Fotoğraf: Deniz Yılmaz Akman

Moda semti ve iskelesi yazarın arada vakit geçirip balıkçıları izlediği yerlerdendir. Çocukluk yıllarında, halasının Moda’daki Koço’nun altında yer alan ayazmaya giderek nasıl dua edip dilek dilediğini aktarır, anılarını anlattığı kitaplarında.

Yazar, Kadıköy dışında Cihangir (Kumrulu Sokak) ve Şişli’de de yaşamasına rağmen Kadıköy kadar öne çıkmaz yazarın kitaplarında. Sanki oralarda sadece yaşamış ama asıl hayatı Kadıköyü’nde öğrenmiş gibidir.

Yedikule Safa | Fotoğraf: Deniz Yılmaz Akman

Ben de her yıl bir kere Yedikule’yi ziyaret eder, Selim İleri’yi anarım. Yedikule demek Safa demek, Safa demek de Selim İleri demektir benim için. Bilirim, yaşamı sonlansa bile yazarın sözleri, bakışları, pişmanlıkları, anlık neşeleri bu tarihi meyhanededir halen.

Senaryosunu yazdığı Hiçbir Gece, Afife gibi filmlerin seti için Yedikule semtini seçer ve defalarca sokaklarında dolaşır. “Buraları, derler, çarşısı pazarı, balıkçısı, bakkalı, nalburu, manavı, küçük esnafıyla rızkından fazlasını istemeyenlerin ortamıydı.” Safa’ya dair de sözlerini aktarır Selim İleri: “Birkaç yıl önce ölen yaşlı sahibi Süleyman Kızıltay belli saatte gelir, takım elbisesi, kolalı gömleği, kravatı, o zarif haliyle masaları dolaşırdı. Herkes ayağa kalkardı. Böylece içki içmenin de bir eğitimi olduğunu hissederdiniz…”

Eh, Yedikule’ye gelindi mi bir kere, kapı komşusu Samatya’ya da uğranır. Bugün o geçmiş balıkçı semtinden eser yoksa da bilinir ki bir zamanların hatırına güzeldir Samatya. Çalışkan merametçileri, gözü pek azimli balıkçıları hayatta değildir belki ama Selim İleri’nin sözcükleriyle yeniden kurmayı bilirim hayalimde Samatya’yı. Belki de daha çok O’nun Samatya’sını.

“Yedikule bende, çocukluğumda Samatya`ya gidişlerimizle başlar. Aksaray`dan sonra Langa, Cerrahpaşa, Kocamustafapaşa, Yedikule, hepsi adeta tek bir semt, hepsi öz İstanbul. Hepsinde doku birliği…

Kapak Fotoğrafı: Deniz Yılmaz Akman

İlginizi çekebilir: Deniz Yılmaz Akman’dan Orhan Pamuk’un İzinden İstanbul: Güzelliklerle Dolu Bir Rota